Hayatımızda liderlikten sevgiye kadar her alana yön veren bu iç monoloğa çeki düzen vermek için yapmamız gerekenler!

Daha az hayal kuranlar kuşkusuz ki hayatta daha az şeyi hak ederler.” sözünün sahibi olan Debbie Millman, bugüne dek yapılan en iyi mezuniyet konuşmalarından birinde şunu tavsiye etmişti: “Sevdiğiniz şeyi yapın ve neyi sevdiğinizi anlayana kadar sakın pes etmeyin. Mümkün olduğunca çok çalışın, büyük hayaller kurun…” Polyanna bayağılığından uzak bu tavsiye, modern psikolojinin yeteneklerimiz ve potansiyelimiz hakkındaki inanç sistemlerimizin davranışlarımıza nasıl yön verdiğini ve başarımıza dair hangi öngörülerde bulunduğunu bildiğini göstermektedir. Bu anlayışın kaynağı büyük oranda Stanford Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan psikolog Carol Dweck’in Aklını En Doğru Şekilde Kullan: Başarının Yeni Psikolojisi [1] adlı kitabıdır.

Dweck’in araştırmasına göre, kendimiz hakkında taşıdığımız en temel inançlardan biri kişiliğimizde yer eden şeyleri nasıl gördüğümüz ve yaşadığımızla ilgilidir. “Sabit zihniyet”e göre, karakterimiz, zekâmız ve yaratıcı yeteneğimiz anlamlı bir şekilde değiştiremeyeceğimiz statik ögelerdir ve başarı da doğuştan gelen bu zekânın doğrulanması, bu ögelerin eşit sabit standartlara uygun olup olmadığının bir değerlendirmesidir. Her ne pahasına olursa olsun başarı için çabalayıp başarısızlıktan kaçınmak akıllı ya da yetenekli olma hissini devam ettirmenin bir yolu hâline gelir. “Gelişim zihniyeti” ise kendine meydan okuyarak gelişir ve başarısızlığı yeterince zeki olmamanın kanıtı olarak değil, gelişimimiz ve mevcut yeteneklerimizi ilerletip genişletmemiz için cesaret verici bir sıçrama tahtası olarak görür. Davranışlarımız, profesyonel ve kişisel anlamda başarıyla ve başarısızlıkla ilişkimiz ve en nihayetinde mutluluk kapasitemiz kaynağını çok erken yaşlardan itibaren sergilemeye başladığımız bu iki zihniyetten alır.
Dweck’in yirmi yıl boyunca çocuklar ve yetişkinlerle yaptığı araştırmalarda, zekânın ve kişiliğin insana dair kökleşmiş ve değişmez özellikler olmayıp geliştirilebileceğine inanmanın ortaya çıkardığı sonuçlar oldukça kayda değerdir:

Yirmi yıl süren araştırmalarım kendinize bakış açınızın hayatınızı sürdürme biçiminiz üzerinde derin bir etkisinin olduğunu göstermiştir. Olmak istediğiniz kişi olup olmayacağınız ve değer verdiğiniz şeyleri elde edip etmeyeceğiniz bu görüşe bağlı olabilir. Peki bu nasıl olur? Nasıl olur da basit bir inancın psikolojinizi ve bunun sonucu olarak da hayatınızı dönüştürecek gücü olur?

Mizacımızın değiştirilemez olduğuna inanmak (sabit zihniyet), kendinizi tekrar tekrar kanıtlamaya yönelik bir baskı doğurur. Sadece belirli miktarda zekânız, belirli bir kişiliğiniz ve belirli bir ahlaki karakteriniz varsa tüm bunların yeterli seviyede bulunduğunu kanıtlasanız iyi edersiniz. Bu en temel niteliklerden yoksun gözükmek ve bunların eksikliğini hissetmek sizin için pek de iyi olmaz.

[…]

Okullarında, kariyer yaşamlarında ve ilişkilerinde kendilerini içten içe tüketen “kendini kanıtlama amacını” güden pek çok insan gördüm. Bu insanlar her durumda zekâlarının, kişiliklerinin veya karakterlerinin onaylanmasını isterler. Her durumu “Sonunda başarabilecek miyim başaramayacak mıyım? Akıllı biri gibi mi görüneceğim aptal biri gibi mi? Kabul görecek miyim göremeyecek miyim? Kendimi popüler biri gibi mi hissedeceğim yoksa ezik biri gibi mi? . . .” diyerek değerlendirirler.

Başka bir zihniyete göre ise bu özellikler; aslında elinizdeki onlu perden içten içe endişelenmenize rağmen kendinizi ve dünyanın kalanını elinizde floş royal olduğuna ikna etmeye çalıştığınız poker oyununda dağıtılan bir el değildir. Bu zihniyette size dağıtılan el yalnızca gelişim için başlangıç noktanızı teşkil eder. Bu gelişim zihniyeti temel özelliklerinizin, göstereceğiniz çabalarla geliştirebileceğiniz şeyler olduğu inancına dayalıdır. İnsanlar her yönden (doğuştan gelen yetenek ve becerileri, ilgi alanları ve mizaçları açısından) birbirinden farklı olsa da herkesin uygulama ve deneyimle değişmesi, gelişmesi mümkündür.

Bu zihniyete sahip kişiler herkesin her şey olabileceğine; yeterli motivasyonu ve eğitimi olan herkesin Einstein veya Beethoven olabileceğine mi inanırlar? Hayır, fakat bu kimseler bir kişinin gerçek potansiyelinin bilinmez (ve bilinemez) olduğuna, yıllarca süren tutku dolu bir çalışma ve eğitimle neler yapılabileceğini öngörmenin imkânsız olduğuna inanırlar.

Dweck’e göre, “gelişim zihniyetini” bu kadar çekici kılan şey, kişide onaylanma açlığından ziyade öğrenme tutkusu yaratmasıdır. Bu zihniyeti diğerinden ayıran özellik, zekâ ve yaratıcılık gibi insani niteliklerin, hatta aşk ve arkadaşlık gibi ilişki rollerinin çaba ve planlı uygulama sayesinde geliştirilebileceğine yönelik kanıdır. Bu zihniyete sahip insanlar başarısızlık karşısında cesaretlerini yitirip köşeye çekilmezler. Kendilerini bu tarz durumlarda başarısız olarak görmek yerine bu durumlardan ders çıkarırlar. Dweck şöyle yazar:

Kendinizi geliştirmek varken neden zamanınızı tekrar ve tekrar kendinizi kanıtlamak için harcarsınız? Eksik yanlarınızın üstesinden gelmek varken niçin bu eksik yanlarınızı gizleyesiniz? Sizi gelişmeye zorlayacak arkadaşlar veya partnerler yerine niçin sadece pohpohlayacak kişileri seçersiniz? Son olarak, sizi ileriye taşıyacak deneyimler yerine niçin denenmiş ve doğruluğu kanıtlanmış şeylerin peşine düşesiniz? Hayatınız yolunda gitmediğinde bile (veya özellikle böyle zamanlarda) kendini geliştirme tutkusu ve buna duyulan bağlılık, gelişim zihniyetinin ayırıcı özelliğidir. Bu zihniyet insanların hayatlarının en zor dönemlerinde kendilerini geliştirmelerine imkân sağlayan zihniyettir.

Bu fikir elbette yeni değil; hatta tam aksine kişisel gelişim kitapları ve içi boş “her şey senin elinde!” klişeleri için kullanışlı bir malzeme. Fakat Dweck’in çalışmasını farklı kılan şey zihnin (özellikle de gelişmekte olan zihnin) nasıl çalıştığına dair titiz araştırmalara dayanması ve sadece bu zihniyetlere yön veren ögelerin değil, aynı zamanda bu ögelerin nasıl yeniden programlanabileceğini de tanımlamasıdır.

Dweck ve ekibi, sabit zihniyete sahip kişilerin risk ve çabayı yetersizliğin bir göstergesi olarak gördüklerini keşfetti. Oysaki zihniyetle çaba arasındaki ilişki iki yönlüdür:

Kişinin bu zihniyeti benimsemesi bir anda kendisine meydan okumanın değerini ve çabanın önemini fark edivermesiyle olmaz. Araştırmamız bunun doğrudan gelişim zihniyetinden kaynaklandığını göstermiştir. İnsanlara gelişim zihniyetini ve bu zihniyetin ilerlemeyi merkezine alışını anlattığımızda meydan okuma ve çaba ile ilgili fikirler hemen ardı sıra geliyor.

Sabit ve gelişim zihniyetlerini kavramaya başladıkça bir şeyin başka bir şeye nasıl yol açtığını, niteliklerinizin değiştirilemez olduğuna dair inancınızın sizi ne tür düşünce ve eylemlere sürüklerken, geliştirilebilir olduğuna dair inancınızın sizi ne gibi düşünce ve eylemlere yönlendirerek tamamen farklı bir geleceğe taşıdığını göreceksiniz.

[…]

Zihniyetler, kişinin uğruna çaba gösterdiği şeyleri ve başarıya bakış açısını değiştirir … hatanın tanımını, önemini ve etkisini değiştirir … çabanın en temel anlamını değiştirir.

Dweck, yaratıcı başarıyı destekleyen bir numaralı özelliğin tam olarak gelişim zihniyetine atfedilen dayanıklılık ve başarısızlık azmi olduğu düşüncesine katılan 143 yaratıcılık araştırmacısının katıldığı bir anketten şöyle söz ediyor:

Bir zihniyetin içine girdiğinizde yeni bir dünyaya girmiş olursunuz. Sabit özellikler dünyasında başarı, akıllı veya yetenekli biri olduğunuzu kanıtlamanızla; kendinizi onaylamakla ilgilidir. Değişken özellikler dünyasında ise başarının temel şartı yeni şeyler öğrenmek için kendinizi zorlamanızdır, yani kendinizi geliştirmektir.

Dünyaların birinde, başarısızlık hata yapmakla ilgilidir. Kötü bir not almak, bir turnuvayı kaybetmek, işten kovulmak, reddedilmek… Tüm bunlar akıllı da ve yetenekli de olmadığınız anlamına gelir. Diğer dünyada ise hata gelişmemekle ilgilidir. Değer verdiğiniz şeylere ulaşamamak. Bu durum potansiyelinizi ortaya koymadığınız anlamına gelir.

Dünyaların birinde çaba kötü bir şeydir. Hatalarınız gibi bu da akıllı da ve yetenekli de olmadığınız anlamına gelir. Öyle ya, akıllı veya yetenekli olsaydınız çabalamanıza gerek kalır mıydı ki? Gelgelelim diğer dünyada, sizi akıllı veya yetenekli kılan şey çabadır.

Fakat Dweck’in en önemli araştırması, bu zihniyetlerin nasıl doğduğunu ortaya koymaktadır. Çocuklara, başarıyla sağlıklı bir ilişki kurmayı öğretirken, kişinin varlığını hissettirmesinin çocuğu övmesinden neden daha önemli olduğuna dair teoriler üzerinde bu çalışmanın etkileri görülebilir. Araştırmaya göre bu zihniyetler yaşamın çok erken dönemlerinde ortaya çıkmaktadır. Yaptıkları çığır açıcı çalışmada Dweck ve meslektaşları dört yaşındaki çocuklara şöyle bir seçenek sundular: Çocuklar ya kolay bir yapbozu tekrar yapacaklardı ya da daha zor bir yapbozu yapmayı deneyeceklerdi. Bu küçük çocuklar bile iki zihniyetten birinin özelliklerine uygun şekilde davrandılar. “Sabit” zihniyete sahip olanlar güvenli tarafta kaldılar: Mevcut yeteneklerini doğrulayacak daha kolay yapbozları seçecek, araştırmacılara akıllı çocukların hata yapmayacağını göstereceklerdi. “Gelişim” zihniyetine sahip olanlar ise yeni bir şey öğrenmeyeceklerse neden herkesin aynı yapbozu tekrar tekrar yapmak isteyeceğini sordular. Başka bir deyişle, sabit zihniyetli çocuklar zeki görünmek için başarılı olmak istiyorlardı. Gelişim zihniyetine sahip olanların amacı ise kendilerini geliştirmekti. Zira onlara göre başarı her geçen gün daha zeki olmakla ilgiliydi.

Dweck, iki zihniyet arasındaki farkı gayet güzel yakalayan bir yedinci sınıf öğrencisinin sözlerini şöyle aktarır:

Bana kalırsa zekâ çalışarak elde edebileceğiniz bir şey … doğuştan gelen bir şey değil. … Çoğu çocuk vereceği yanıttan emin değilse soruyu yanıtlamak için el kaldırmaz. Fakat ben genellikle elimi kaldırıyorum çünkü yanıldığım zaman hatamın düzeltileceğini biliyorum. Kimi zaman da el kaldırıp “Bu soru nasıl çözülebilir” veya “Bu soruyu anlamadım. Yardım edebilir misiniz?” diyorum. Böylece zekâmı geliştiriyorum.

Dweck insanları, beyinlerinin zor sorulara yanıt verirken ve geri bildirim alırken nasıl davrandığını incelemek için Kolombiya’daki beyin dalgası laboratuvarına getirdiğinde işler daha da ilginç bir hâl alacaktı. Sabit zihniyete sahip olanlar sadece mevcut yeteneklerini yansıtan geri bildirimlerle ilgileniyorlar; yeni şeyler öğrenip kendilerini geliştirmelerine yardımcı olabilecek bilgilere ise kayıtsız kalıyorlardı. Yanlış yanıtladıkları sorunun doğru yanıtını duymaya bile ilgisizlerdi çünkü bunu en baştan başarısızlık sayıyorlardı. Gelişim zihniyetine sahip olanlar ise yanıtlarının doğru veya yanlış olmasına bakmaksızın, mevcut bilgi ve becerilerini genişletmelerine yardımcı olabilecek her şeye dikkatle yaklaşıyorlardı – başka bir deyişle onlar için öncelik öğrenmekti; kendilerini başarı ya da başarısızlık cenderesine sokmamışlardı.

Bu bulgular özellikle eğitim ve kültürel zekâyı değerlendirmemiz bakımından önemlidir. Çoğunluğu ergenlik çağında olan yüzlerce öğrenci üzerinde yapılan bir başka çalışmada Dweck ve çalışma arkadaşları her 10 öğrenciye sözel olmayan bir IQ testinden alınmış oldukça zor problemler verdiler, sonrasında da öğrencileri performanslarından ötürü övdüler – çoğu öğrenci soruları doğru cevaplamıştı. Fakat bu övgüler iki farklı şekilde iletildi: Bazı öğrencilere “Tebrikler, [X sayıda] problemi doğru yanıtladın ve çok iyi bir sonuç elde ettin. Sen bir dahi olmalısın,” denirken diğerlerine “Tebrikler, [X sayıda] problemi doğru yanıtladın ve çok iyi bir sonuç elde ettin. Çok çalışmış olmalısın,” dendi. Kısacası bazı öğrenciler yeteneklerinden ötürü övülürken bazıları çabalarından dolayı övüldü. Elde edilen bulgular bu noktada şaşırtıcı olmasalar da rahatsız edici sayılırlar.

Yeteneğe yapılan övgü öğrencileri doğrudan sabit zihniyete sürükledi ve öğrenciler bu zihniyete uygun belirtiler göstermeye başladılar: Onlara bir seçenek sunduğumuzda kendilerini zorlayacak ve onlara bir şeyler öğretecek yeni görevleri reddettiler. Eksik yanlarını ortaya çıkaracak ve yeteneklerinin sorgulanmasına neden olacak hiçbir şeyi yapmak istemediler.

[…]

Bunun aksine çabalarından ötürü övüldüklerinde, öğrencilerin %90’ı yeni şeyler öğrenebilecekleri zorlayıcı görevin kendilerine verilmesini istediler.

Çalışmanın en ilginç kısmı ise bir sonraki adımdı: Dweck ve çalışma arkadaşları öğrencilere daha zor problemler verdiler. Öğrenciler bu problemleri çözmekte o kadar da başarılı olamadılar. Yeteneğinden dolayı övgüler dizilen çocuklar bir anda aslında o kadar da akıllı veya doğuştan zeki olmadıklarını düşünmeye başladılar. Dweck bu olayı şu sözlerle aktarıyor:

Başarılı olmaları dâhi olduklarını gösteriyorsa başarısız olmalarının anlamı yetersizliklerinden başka ne olabilirdi ki.

Oysa çabalarından dolayı övülen çocuklar için karşılaştıkları zorluklar bir hata veya zekâ zayıflığı göstergesi değil; sadece daha fazla çaba sarf etmeleri gerektiğinin belirtisiydi. Belki de en önemlisi, bu iki zihniyet çocukların süreçten aldıkları zevkin dozunu da etkilemişti. Kolay soruların sorulduğu ilk tur, çocukların tümü için keyif vericiydi. Ancak ne zaman ki sorular zorlaşmaya başladı, işte o zaman yeteneklerinden dolayı övülen çocuklar için süreç artık keyif verici olmaktan çıkmıştı. Çabalarından dolayı övülen çocuklar ise problemleri çözerken keyif almakla kalmıyor; sorular zorlaştıkça daha çok eğlendiklerini de söylüyorlardı. İkinci gruptaki çocuklar problemler zorlaştıkça performanslarında önemli iyileşmeler yaşarken ilk gruptakiler “ya başarırsın ya da hata yaparsın” şeklindeki zihniyetleri yüzünden cesaretleri kırılmışçasına gittikçe daha kötü bir performans ortaya koymaya başlıyorlardı.

IQ soruları tamamlandıktan sonra araştırmacılar çocuklardan diğer arkadaşlarına bir mektup yazıp deneyimlerini anlatmalarını ve problemlerden kaçını doğru yanıtladıklarını söylemelerini istediklerinde araştırmanın en sarsıcı bulgusuna ulaşılacaktı. Sabit zihniyetin en zehirli yan ürününün sahtekârlık olduğu bu bulguyla anlaşılmıştı: Yeteneklerinden dolayı övülen çocukların yüzde 40’ı aldıkları puanları şişirerek yazmış, yalan söylemişlerdi. Dweck’in bu konuda ne kadar sarsıldığını kendi yazdıklarından anlamamız mümkün:
Sabit zihniyette, hele bir de yetenekli biriyseniz, eksiklikler utanç vericidir. Çocukların bu yalanları söylemeleri bu sebeptendi. Sıradan çocuklara sadece zeki olduklarını söyleyerek onlardan yalancı kişiler yaratıyor oluşumuz gerçekten endişe verici.

İki düşünce yapısının farkı işte tam da burada anlaşılmaktadır: Gelişim zihniyetine sahip kişiler için “kişisel başarı, kendinizin en iyi versiyonunu ortaya çıkarmak için çalıştığınız zaman gelir”. Hâlbuki sabit zihniyete sahip birisi için “başarı, kendi üstünlüklerini kolayca tesis etmekten ibarettir. Herkesten daha değerli olmaktır.” İkinci grup için, başarısızlıklar bir ceza ve bir etikettir. İlk grup için ise bu tür aksilikler motive edici ve öğretici girdilerdir, bir uyarı işaretidir.

Fakat bu anlayışın en büyük etkilerinden biri iş veya eğitim hayatında değil aşkta karşımıza çıkar. Dweck’in bulgularına göre, aynı zıtlık insanların kişisel ilişkilerinde de kendisini göstermektedir: Sabit zihniyete sahip kişiler ideal eşlerinin kendilerini bir kaidenin üzerine koyup “tek kişilik bir dinin tanrısı” muamelesi yapacaklarına inanırlar. Gelişim zihniyetine sahip kişiler ise kendilerini eksiklikleriyle birlikte sevecek ve o eksikliklerini gidermede kendilerine seve seve yardım edecek, yeni şeyler öğrenmeye ve daha iyi bir insan olmaya teşvik edecek kişileri tercih ederler. “Gerçek aşk” hakkındaki pek çok toksik kültürel mitimizin temelinde sabit düşünce yapısının olduğunu Dweck şöyle aktarır:

Gelişim zihniyeti her şeyin geliştirilebilir olduğunu söyler. Herkesin -sizin, eşinizin ve ilişkinizin- gelişip değişmesi mümkündür.

Sabit zihniyette ideal olan anlık, mükemmel ve sürekli uyumluluktur. Zira böyle olması gerekir. Yepyeni ve mutluluk dolu bir hayata adım atmak gibi. “Sonsuza kadar mutlu mesut yaşadılar…” gibi.
[…]
Tek sorun sabit zihniyete sahip kişilerin, güzel olan her şeyin kendiliğinden gerçekleşmesini beklemeleridir. Bu kişilerin ilişkilerinde eşler sorunlarını birbirlerine yardım ederek çözmezler. Sorunlar birbirlerine duydukları aşk sayesinde sihirli bir şekilde çözülür, tıpkı uykusundan prensinin öpücüğüyle uyanan Uyuyan Güzel veya acınası hayatı prensi tarafından bir anda değişiveren Sinderella gibi.

Zihin okuma miti de böyle değerlendirilebilir. Bu mite göre ideal bir çift birbirinin zihnini okuyabilmeli ve birbirinin cümlelerini tamamlayabilmelidir. Dweck, insanların ilişkileri hakkında konuşmaya davet edildikleri bir çalışmadan şöyle bahseder:

Sabit zihniyete sahip olanlar hem kendilerinin hem de eşlerinin ilişkilerini nasıl gördükleri konusundaki küçük tutarsızlıklar hakkında konuştuktan sonra, bunu bir tehdit olarak görüp düşmanca tavırlar sergilediler. En küçük bir tutarsızlık bile aynı görüşleri paylaştıklarına dair inançlarına yönelik bir tehditti.

Fakat tüm ilişki mitleri arasında en yıkıcı olanı, emek isteyen bir ilişkinin son derece kötü bir ilişki olduğu ve herhangi bir görüş veya tercih ayrılığının kişinin partnerindeki bir karakter kusurundan kaynaklandığı inancıdır. Dweck ise gerçeklerle yüzleşmeyi öneriyor:

Hiçbir aksilik yaşanmadan bir başarı elde etmek nasıl mümkün değilse, çatışmaların ve sorunların olmadığı mükemmel bir ilişki de aynı şekilde mümkün değildir.

Sabit zihniyete sahip kimseler ilişkilerindeki çatışmalardan bahsederken suçlayıcı konuşurlar. Suçladıkları taraf kimi zaman kendileridir, kimi zaman ise partnerleri. Sonrasında da suçu bir özelliğe, bir karakter kusuruna atarlar.

Fakat konu orada kapanmaz. İnsanlar söz konusu sorundan dolayı partnerlerinin kişiliğini suçladıklarında, partnerlerine karşı öfke ve nefret hissederler.

Sorunun kökeni değiştirilemez özellikler olduğundan, nihayetinde çözüme ulaşılamaz. Bu nedenle sabit zihniyete sahip kimseler partnerlerinin herhangi bir kusurunu gördüklerinde ona duydukları saygıyı yitirip ilişkilerine dair bir memnuniyetsizlik yaşamaya başlarlar.

Gelişim zihniyetine sahip kişiler ise kimseyi suçlamadan partnerlerinin eksikliklerini kabullenebilir ve ilişkilerinden tatmin olmaya devam edebilirler. Onlara göre yaşanan çatışmalar bir kişilik veya karakter sorunu değil, bir iletişim sorunudur. Bu dinamik, romantik birlikteliklerde olduğu kadar arkadaşlıklarda hatta insanların ebeveynleriyle aralarındaki ilişkilerde dahi geçerlidir. Dweck bulgularını şu şekilde özetliyor:

İnsanlar bir ilişkiye başladıklarında kendilerinden farklı bir partnerle karşılaşırlar. Fakat o zamana kadar farklılıkların üstesinden nasıl gelineceğini henüz öğrenmemişlerdir. İyi bir ilişkide taraflar bu becerilerini geliştirirler. Onlar bu becerilerini geliştirdikçe de hem kendileri ilerleme kaydeder hem de ilişkileri sağlamlaşır. Fakat bunun olması için insanların partnerleriyle aynı tarafta olduklarını hissetmeleri gerekir… Bir güven ortamı oluştukça taraflar birbirlerinin gelişimine son derece ilgili hâle gelirler.

Tüm anlatılanları özetlemek gerekirse zihniyetimiz; bize çevremizde olan biteni anlatan yorumlayıcı bir süreçtir. Sabit zihniyette bu süreç, iyi bir insan olup olmadığınızı, partnerinizin bencil biri olup olmadığını veya yanınızdaki kişiden daha iyi biri olup olmadığınızı değerlendirirken en ufak bir bilgiyi dahi kanıt olarak kullanan, her şeyi sürekli yargılayan ve ölçüp biçen bir iç monolog tarafından puanlanır. Gelişim zihniyetinde ise bu iç monolog yargılayıcı olmaktan ziyade kendine yeni şeyler katmaya ve yapıcı bir eylem ortaya koymaya yarayacak her türlü girdinin arayışında olan, yeni şeyler öğrenmeye duyulan müthiş bir istektir.

Aklını En Doğru Şekilde Kullan: Başarının Yeni Psikolojisi kitabının kalanında Dweck, bu temel zihniyetlerin nasıl oluştuğunu, hayatın farklı alanlarında bu yapıların ne gibi ayırt edici özelliklerinin karşımıza çıktığını ve çok daha verimli ve besleyici olan gelişim zihniyetini benimsememiz için bilişsel alışkanlıklarımızda nasıl değişiklikler yapmamız gerektiğini soruşturmaya devam ediyor.

[1] Dweck C. (2016). Aklını En Doğru Şekilde Kullan: Başarının Yeni Psikolojisi (Uğurcan Kaya, çev.), Yakamoz Yayıncılık.

©® Düşünbil (2020)

Yazar: Maria Popova
Çeviren: Rüstem Sayar
Çeviri Editörü: Onur Demir
Kaynak: brainpickings.org

Please complete the required fields.