René Descartes temelde her birimizin düşünen bir şey olduğunu savunur. Düşünce bizi tanımlayan; hayvanlardan, ağaçlardan ve taşlardan ayıran faaliyettir. Sanırım bu, felsefenin, zihnin yaşamı olarak sunulmasına ve koltuklarına gömülmüş, hayal dünyasında yaşayan felsefecilerin de uyandırılmasına yardımcı oldu. Ancak insanlar özünde yalnızca zihin dahilinde yaşamazlar. Diğer filozoflar bunun farkına varmış ve bizim iç deneyimimiz ile günlük bedensel süreçlerimiz arasında bir bağlantı kurmuşlardır: Yürümek. Bir ayağı öbürünün önüne atma eylemi bir ritim, bir hareket meydana getirir ve bu, ruhu yüceltebilir. Öğretmekten düşünmeye, bir sonraki gezintiniz için işte birkaç öneri:

Aristoteles: Yürü ve konuş.

Aristoteles öğretirken bir aşağı bir yukarı yürüme alışkanlığından ötürü bir gezginci* olarak anılırdı. Onun için yürümek konuşmaya ve muhtemelen düşünmeye olanak verir. Ancak Aristoteles’in yürüyüşü meşhur olsa da bu alışkanlığa sahip ilk filozof kendisi değildir. Platon Protagoras’ta Sokrates’in, öğrencilerinin öğretmenlerini takip etmesinden duyduğu memnuniyetten şöyle bahseder: “Protagoras’ın yolunu kesmemek için ne kadar nazik davrandıklarını gördüm. Ne zaman yanındakilerle birlikte geriye dönse, arkasındaki dinleyiciler oldukça düzenli bir şekilde iki yana ayrılır ve bir taraftan dönüp yine onun peşine düşerlerdi. Bu oldukça hoştu.” Dönemin komedi yazarları da Platon’un “akıllıca planlar” yaparken bir yandan bacaklarını yormasıyla dalga geçmişti.

Jean-Jacques Rousseau: Her şeyi kendini rahat hissettiğinde incele.

Rousseau için yürümenin en büyük faydası sizin kendinize göre hareket edebilmeniz, dilediğiniz kadar az ya da çok şey yapabilmenizdir. İçinde gezdiğiniz ülkeyi görebilir, isterseniz sağdan veya soldan gidip yoldan çıkabilir, dikkatinizi çeken herhangi bir şeyi inceleyebilirsiniz. Emile’de kendisi şöyle yazar: “Yürüyerek gezmek; Thales’in, Platon’un ve Pisagor’un gezdiği gibi gezmektir. Bir filozofun nasıl başka türlü gezebildiğini, nasıl kendini gözlerinin önünde ve ayaklarının altında yatan zenginliklerin denetiminden alıkoyabildiğini anlamakta güçlük çekerim.” Ayrıca rahat koltuklu at arabalarıyla gezenlerin her zaman “mahzun, kusur bulan veya hastalıklı” olduğunu; buna karşın yürüyenlerin “her zaman şen, kaygısız ve her şeyden memnun” olduklarını da ekler.

Henry Thoreau: Doğanın seni etkilemesine izin ver.

Thoreau’ya göre insanlar doğanın bir parçasıdır ve doğanın içerisinde yürümek ruhen serpilmenin yolunu açar. Yabanda bulunmanın bizi etkileyebileceğini, dağ havasının ruhumuzu besleyebileceğini öne sürer. “Yürümek” makalesinde (1) şuna odaklanmamızı salık verir: “Ruhen değil, cismen ormanda bir mil kadar yürüdüğüm zaman uyanırım… Eğer ormanın haricinde bir şey düşünüyorsam ormanda ne işim var?” Doğada yürümenin faydasını hissedebilmek için onun içimize dolmasına izin vermeliyiz ki doğayı tamamıyla özümseyebilelim.

George Santayana: Hareket edebilme ayrıcalığı üstüne düşün.

Santayana bitkilerin kımıldayamadığına, buna karşın hayvanların istedikleri gibi yer değiştirebildiklerine dikkat çeker. Yolculuğun Felsefesi‘nde (2) bu “bir yerden bir yere hareket edebilme” (locomotion) ayrıcalığının “aklın anahtarı” olup olmadığını sorar ve şöyle yazar: “Bitkilerin kökleri (Aristoteles’in deyimiyle ağızları) onları nihai bir biçimde zemine bağlar ve saplanmış oldukları yerde içlerine nüfuz edebilecek herhangi bir besini sülük misali emmeye mahkûm eder. Belki hemen yakınlarda daha zengin bir toprak parçası veya daha korunaklı yahut daha güneşli bir köşe mevcuttur ancak onlar oraya göç edemez, o kıskanılası komşu parselleri görüp de düşleyecek gözlere yahut hayal gücüne sahip bile olamazlar.” Oradan oraya hareket edebilmek, hayvanlara dünyanın daha büyük bir kısmını deneyimleme, başka yerlerde nasıl şeyler olduğunu hayal edebilme imkânı tanır.

Frédéric Gros: Sessizliği duy.

Bu keyifli röportaja göre kendisi yeteri kadar yürümüyor olsa bile Gros yürüme felsefesine başka herhangi bir filozoftan daha fazla katkıda bulunmuştur. Kendisi tek başımıza, tercihen doğanın içerisinde yürümemiz gerektiğini iddia eder. Kalabalık sokakları, yolları ve kamusal alanları bir kez ardınızda bıraktınız mı onların gürültüsünü de geride bırakırsınız. Artık hız, itiş kakış, yaygara, adımların patırtısı, fondaki uğultular, tek tük anlamsız kelimeler, hırlayan motorlar yok. Yürümenin Felsefesi‘nde de (3) dediği gibi gitgide sessizliğe kavuşursunuz: “Her şey durgun, beklendiği gibi ve rahattır. Dünyanın gevezeliğinden, koridor yankılarından, homurtularından uzaktasınızdır. Yürümek: bu, başta sizi kulaklarınızdan aldığınız muazzam bir nefes gibi çarpar. Sessizliği, estiği gibi bulutları üfüren taze bir rüzgarmışçasına hissedersiniz.” Yürüdükçe biriken sessizlik canlandırıcı, yenileyicidir.

Çağlar boyunca ve çeşitli sebeplerle dışarı adım atmaya ve dünyayı yürüyerek keşfetmeye teşvik edilmişizdir (hatta zaman zaman buna zorlanmışızdır). Gerek kafamızı boşaltmak, yeni perspektifler edinmek için olsun, gerekse sırf doğanın harikalarını özümsemek adına. Belki de herkesin ayağına bir çift ayakkabı geçirip başka dünyaları keşfe çıkarak kazanacağı bir şeyler vardır.

*Gezginci: Peripatetic, Aristoteles felsefesini izleyen, Antik Yunanda kurulmuş felsefe ekolüdür (ç.n.)

Kaynakça

(1) Thoreau, Henry David. Walking. Lulu. com, 1979.

(2) Santayana, George. “The philosophy of travel.” The Virginia Quarterly Review 40.1 (1964): 1-10.

(3) Gros, Frédéric. A philosophy of walking. Verso Trade, 2014.

©® Düşünbil (2020)

Yazar : Emily Thomas
Çeviren : Narod Dabanyan
Çeviri Editörü : Onur Demir
Kaynak: blog.oup.com

Please complete the required fields.