Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, hikâyelerini anlatırken bunların hayal ürünü olduğunu belirtir. Pek çok yazar yaşamını kaleme alırken çoğunlukla kendi hayatını tüm gerçekliğiyle gözler önüne sermekten çekindiği için hikâyelerin içerisine biraz hayali konular yerleştirir. Fakat Dostoyevski’nin eserindeki konuların bu yönde olduğu pek de iddia edilemez. Çünkü yazar eserde düşüncelerinden söz ederken ve hikâyeler anlatırken, eserin kahramanını yüceltmeye çalışmaz. Tersi bir biçimde bir anti-kahraman üretir.

Yeraltı, toplumdan, kültürden kaçmanın mekânsal boyutudur. Yeraltında yazar kendisinin gerçek dünyasındadır. Çünkü yazar toplum içinde ilişki halinde iken maske takmak zorundadır. Yaşam gerçekte nefret ettiği insanları aşağılama ve toplumun kendisini hor görme düşüncesi arasında gidip gelmektir. Tıpkı Gregor Samsa’nın bir böcek olarak yaşadığı odası gibi, yeraltı da yazarın toplumdan kaçtığı -başka bir deyişle maskelerine ihtiyaç duymadığı- bir boyuttur. Fakat Dostoyevski’nin yeraltı adamı, bunu yalnızca mekânsal olarak değil, karakter gelişimi olarak da yapar ve yeraltına sığınır. Yani o yeraltını toplumun ya da paradigmanın dayatmasına rağmen topluma karşı kullanır. Bu nedenle yeraltı yazarın mekânsal olarak yaşadığı yerden ibaret değil, yazarın kendisidir.

Çağımızda aklı başında olan her insan korkaktır, köle ruhludur ve ne yazık ki böyle olmak zorundadır.”(1)  Dostoyevski paradigmanın dayatmasını somut anlamda bir duvara benzetir. Bu duvarı yıkmak insan için imkânsızdır. Çünkü insan bu duvarı yıkmak için bir eylemde bulunduğunda, kendisinden daha dayanıklı sert bir duvara karşı her zaman kaybedecektir. Bu nedenle insan bu duvarı yıkabilecek güçte değildir. Fakat Dostoyevski bu noktada her şeye rağmen duvara (paradigmaya) karşı bir karşı duruş sergiler. Ona göre duvarı yıkamamak, duvarı sevebileceğimiz ya da onu kabul edeceğimiz anlamına gelmez. Duvar orada bir tahakküm ya da bir dayatma aygıtı olarak dursa da insan yine kendi özgür iradesinin belirlenimiyle yaşayabilir.

Dostoyevski’nin, Yeraltı’nda değindiği önemli konulardan biri, insanın çıkarının ne olduğuyla ilgili bölümdür. Çünkü bu bölümde Dostoyevski, genel kabulün aksine insanın çıkarının kabul edilenden farklı olduğunu iddia etmektedir. İnsan her zaman kendi çıkarına karşı eylemlerde bulunur. Bu eylemler insana dayatılan ya da insan için zorunlu bir noktadan değil, aksine insanın özgür iradesi ile seçtiği ve yapmak istediği eylemlerdir. O halde yazar için, insana belli ve belirlenmiş bir ahlaki eğitim verildiği halde insan çıkarının aksini gerektirecek şekilde eylemde bulunur. Bu düşünce biçimi Dostoyevski’nin yaşadığı dönemde dâhil olmak üzere, paradigmanın insanı tanımlama biçimine oldukça zıttır. Dostoyevski’nin özellikle eleştirdiği durum, kendi döneminin aydın insanına göre de aynı şekilde zıttır. Bu düşünceyi yalnızca Dostoyevski’nin yaşadığı dönemle kısıtlamak yanlış olur. Çünkü bu düşünce aynı zamanda felsefi düşünceler tarihine ve özellikle ahlak felsefesine bir eleştiri niteliği taşır.

Pek çok alanda yapılan insan tanımı, birbirinden farklı olsa da aslında paylaştıkları ortak bir payda vardır. Bu ortak payda Dostoyevski’nin tanımladığı anlamın zıttı olan bir insan tanımıdır. Etik, siyaset, ekonomi, iktisat ve sayabileceğimiz daha pek çok alan insan tanımlarını kendi alanlarının sınırladığı bir düzlemde yapıyor olsalar da, insan çoğu zaman koşullarının ne olduğunu fark etmeksizin kendi çıkarı doğrultusunda hareket eder. Bu hareketin kaynağı mantıksal bir edinimin sonucu olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla insan, mantıksal bir çerçevede hareket ederek karar alır ve eylemlerde bulunur. Mantıksal olandan kasıt insanın akılsal bir varlık olarak tanımlanmasından ötürüdür. Fakat Dostoyevski, paradigmanın tanımladığı insan biçimin eleştirdiği gibi, akılsal olarak bir insan tanımını da eleştirir. Çünkü ona göre, insan akılsal bir varlık değil, bütünüyle duygusal bir varlıktır. İnsan her ne kadar kendi uygarlığını bilim ve mantık üzerine kurduğunu düşünüyor olsa da aslında bilimsel olmanın ya da mantıksal olmasının ötesinde duygularını referans alarak eyler. Yazara göre, insan her an, “ne dersiniz baylar, sırf bütün bu logaritmacılar cehennemde yansın diye, mantık denen şeyi bir tekmede yok edip gene o eski aptallığımızla başımıza buyruk yaşasak nasıl olur?”(2) diyebilecek nankörlüktedir. Bu nedenle Dostoyevski’nin Yeraltı’na referansla bir insan tanımı yapılacaksa, insan akıl ve mantığın doğrultusunda değil, canının istediği bir biçimde eylemde bulunur. İnsanın mantıksal bir varlık olduğu düşüncesi Dostoyevski’ye göre, bilge insanların bir dayatması olarak karşımıza çıkar. Oysa yazara göre insan için yalnızca gerekli olan özgür iradedir.

Özgür irade, Dostoyevski için oldukça önemlidir. Çünkü nasıl aydınlanma ile birlikte akılsal bir insan tanımı yapılmışsa, Dostoyevski’de akılsal ya da mantıksal olanın yerine özgür iradeyi koymuştur. Ona göre, özgür iradeyi dışarıda bırakan bir insan tanımı, insanın insani özelliklerini elinden almak ve onu mekanik bir varlık haline getirmektir. Eğer bilim insanın akılsal bir varlık olarak hangi koşullarda, hangi duygu durumuna gireceğini ve bu koşullara karşı nasıl bir eylem biçiminde olacağını belirlerse insanın insan olmaklığı elinden alınmış olur.

Dipnotlar:

(1) Fyodor Dostoyevski, Yeraltından Notlar, Can Yayınları, Çev. Ergin Altay, İstanbul, 2017, S. 61.
(2) Fyodor Dostoyevski, Yeraltından Notlar, Can Yayınları, Çev. Ergin Altay, İstanbul, 2017, 34.

Yazar: Abdullah Gülsever

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.