İnsanın biri içinde, biri dışında olmak üzere iki gevezesi vardır. İlk geveze zihnimizdir ve durmaksızın konuşur; (kendisini) etiketler, yargılar, (kendisiyle) savaşır, sevişir, (kendisini) över, yerer, susmaya karar verdiğini söyler, susamadığını ifade eder, kısa bir an susar ve devam eder. Zihin tüm bunları öylesine büyük bir hızda yapmaktadır ki, insan kimi zaman “kendisinden yorulduğu” hissine kapılır. Artık düşünmeyi istememek işte tam olarak bu hissin doğurduğu bir arzudur.

İkinci geveze dilimizdir. O da tıpkı zihnimiz gibi konuşur, (diğerlerini) etiketler, yargılar, (diğerleriyle) savaşır, sevişir, (diğerlerini) över, yerer, kısa bir an susar ve devam eder. Bu trafik çift yönlüdür ve başkalarından da bize doğru akar. Tüm bunlar öylesine hızlı gelişmektedir ki, insan kimi zaman “diğerlerinden yorulduğu” hissine kapılır. Artık kimseyle konuşmamayı ve yalnız kalmayı istemek işte tam olarak bu hissin doğurduğu bir arzudur.

Elbette zihin daima kendimize; dil başkalarına çalışır diye bir kaide yoktur. Zamanının büyük kısmını zihninde başkalarını evirip çevirmekle ya da dilini kendi kendini anlatmakla kullanarak geçiren insanlar vardır. Fakat bana göre, zihnimiz çoğunlukla kendini irdelemekle meşguldür, dilimiz ise mütemadiyen başkalarının uğraşları konusunda görüş bildirir.

Peki durum buysa, yani içimde bir geveze durmaksızın kulağıma beni, benim önceliklerimi, duygularımı, eksikliklerim ve övülmeye değerliğimi fısıldıyor ancak kelimelerim başkalarını hedef alıyorsa, ve aynı şey karşımdaki kişi için de geçerliyse, kelimelerin objektifliğine güvenebilir miyim?

Durumu gözümde canlandırdığımda; zihnimdeki korku, öfke, beklenti ve ümitler yumağından dökülmüş, ama zırh ile kuşatılmış kelimeler karşı tarafa ulaşmak üzere yolculuğa çıkıyor. Karşımdaki kişinin zihinsel yumağından dökülmüş kelimeler de dili aracılığıyla bana doğru bir yolculuğa çıkıyor. Bu yumaklar havada birbirine dolanırken çoğu zaman birbirimizi anlamaktan çok uzak kalıyor ve birbirimize giydirilmemiş, çıplak kelimelerimizi ulaştıramıyoruz.

“Gevezelik, insanın herhangi bir var olana, onunla bir varlık ilişkisine girmeden yönelmesidir.”

Gevezeliğin kötülüğü ve susmanın erdemi, tarih boyunca filozof ve yazarlar tarafından pek çok sefer vurgulanmıştır. Heidegger gevezeliği, “insanın herhangi bir var olana, onunla bir varlık ilişkisine girmeden yönelmesidir” şeklinde tanımlar. Çünkü geveze için aslolan varlık değil sözcüklerdir. İlişki yüzeyseldir, varlığın üstü örtülüdür. (1)

Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarı Plutarkhos (M.S. 46–M.S. 120) gerçek ve soylu eğitim alan çocukların, konuşmaktan önce susmayı öğrendiklerini ifade etmiştir. Gevezeler ve Meraklılar isimli metinde ise, gevezelik üstüne düşünmüş, gevezeliğin tedavi edilmesi gerektiğinden bahsetmiştir.

 “Niçin dilim kalbim gibi çarpıyor?”

Plutarkhos, dışsal gevezeliği tedavi etmek için çeşitli egzersizler önerir. Örneğin; gevezeye, hayali mücadelesini kalemiyle vermesini, haykırışlarını bu şekilde dile getirmesini öğütler. Öğütlerinden bir tanesi de, “tam konuşacağımız, yani sözlerin dudaklarımızdan taşacağı anda, ihtiyat ve dikkatli düşünmeyi harmanlayarak kendimizi durdurmayı alışkanlık haline getirmek”tir. “Bu zorla ortaya çıkmaya çalışan sözler ne ifade etmektedir? Niçin dilim kalbim gibi çarpıyor? Konuşmakta ne gibi bir yarar, susmakta ne gibi bir sakınca var? Bu sorular sorulmalıdır.”

“Zira sözlerden ezici bir yükmüş gibi kurtulmak mümkün değildir. Bir kere söylendiler mi, içinizde aynen kalmaya devam ederler”. (2)

Duygu, düşünce ve fikirler zihnin dolambaçlı yollarında, pek çok etkiye açık bir yolculuk yaparken, dile yansımaları da dolambaçlı olacaktır. Yani eğitilmemiş geveze bir zihin, fazlasıyla giydirilmiş kelimeler doğuracaktır. Zihinsel gevezeyi eğitmek meşakkatli bir yolculuktur. Bu nedenle belki de daha kolay olan eğitmeye dış gevezeden, dilden başlamak, kendimizin ve başkalarının sözcüklerinin ardını görmeye çalışmak, bunun için de konuşmak için yanıp tutuştuğumuzda kendimize sormak: Niçin dilim kalbim gibi çarpıyor, söylemek istediği bunca önemli şey nedir?

Var olanlarla salt varlık ilişkisine girmenin, sözcüklerin yanıltıcı doğasında zihinlerimizi soymanın mümkün olduğuna inanıyorum. Ancak kalabalıktan fazla uzaklaşmak, kalabalığı gözden yitirmemize neden olur, öte yandan kalabalığın tam ortasındayken de iyi bir görüş elde etmek mümkün değildir. Kalabalığa kapılmayacak kadar yakın, ama onu okuyacak kadar uzak durmak, “kelime kalpazanlığı yapmadan konuşmak sırrı”nı bilmek gevezenin varabileceği en güzel hedeftir.

“Kalpten kalbe yol vardır. Bu yol dardır, oradan çok ince duygular geçer. Susarsanız, susarım, anlaşırız. Zekamız kelimeleri sevdiği kadar kalbimiz bunlardan nefret eder. Kalbimizin dili sükùttur. Çünkü hiçbir duyguya isim verilemez. Kendilerine birer ad taktığımız duygular, şuurumuzda kabuk bağlamış, aklileşmiş ve kalple rabıtasını kesmiş kalb unsurlarıdır. Kelime kalpazanlığı yapmadan konuşmak sırrını kalb bilir.” (3)

Kaynaklar:

(1) Erengil, C. (2003). Sıradan Yaşam Üslubu. Düşün ve Ötesi İnternet Dergisi. Alınan yer: http://www.dusunuyorumdergisi.com/us_dusun/tarih-bilinci-ve-kimlik-sorunu-sayi-8/
(2) Plutarkhos. Gevezeler ve Meraklılar (G. Aker, Çev.). Kırmızı Kedi Yayınevi: 713(4).
(3) Safa, P. Bir Akşamdı. Ötüken Yayınları: 63

Yazar: Seval Dönmez

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.