Kimi kültürel pratiklere güçlü eleştiriler sunmaktan tutun da tehlikeli otoriterlerin ağır cezaları karşısında insanın kudretini ortaya koymaya kadar distopik romanlar, geleceğin olası toplumlarını resmederek okurlarına bir tür yol göstericilik yapıyorlar. Şimdi zaman makinenize atlayın ve bu distopik toplumların her birine konuk olun.

Zaman Makinesi (1895), H.G. Wells

En iyi kitapları arasında yer alan bu romanda H. G. Wells, bilim kurgu türünün öncülüğünü yaparak zaman yolculuğu kavramını işler. Zaman Makinesi gelecekte, yüzlerce yıl sonrasına seyahat eden zaman gezginini konu edinir. Bu zamanda muhtemelen evrim ve denetimsiz kapitalizmin etkisiyle insan ırkı ikiye ayrılmıştır: maceracı ve hedonist Eloiler ile geceleri dehşet saçan ve Eloiler ile beslenen korkunç yeraltı yaratıkları Morlocklar. Bu fütürist distopyada Wells, İngiliz toplumunun üst tabakaları tarafından benimsenen inanç ve pratiklere eleştiri sunarken, insanlığın ve yeryüzünün kaçınılmaz sonu konusunda da okuyucuyu uyarır. Kendinizi bu distopik fethe kaptırırken bir yandan da nefret dolu Morlocklara ve hatta geleceğe ait yengeç-yaratıklara karşı gözünüzü açık tutun. 

Demir Ökçe (1907), Jack London

20. yüzyılın ilk yarısında, faşizmin korkutucu yükselişi konusunda ürkütücü bir kehanette bulunan Jack London’ın ilk siyasi romanı Demir Ökçe, sönen kapitalizmin nasıl otoriter plütokrasiye dönüştüğünü ve varlıklı grupların nasıl çiftçileri esirlere, işçileri de köleye dönüştürdüklerini güçlü biçimde resmetmesindeki yeteneğinden dolayı, George Orwell ve Leo Trotsky gibi ünlü toplumsal eleştirmenlerin övgülerine mazhar olur. Bu yeteneği London, o dönemler futuristik olan 1912-32 dönemindeki “İkinci Devrim” hikayesi şeklinde, 26. Yüzyılda (huzurlu, sosyalist bir toplumda, ekonomik ve sosyal refah içinde yaşayan) kurgusal karakter olarak bir tarihçinin ağzından okuyucuya aktarır. Bu tarihçi devrimin siyasi liderinin taraftarı olan Avis Everhard tarafından kaleme alınmış el yazmasını düzenlemektedir. Bu el yazması, plütokrasinin nasıl alt tabakadan insanları harcadığını ve gizli çıkarcılar vasıtasıyla demokrasiyi toplumdan dışladığının yanı sıra devrimin böylesi her yerde olan güçlü bir dayatmaya nasıl yenik düştüğünü hikayelemektedir. Bu muhteşem distopik roman, faşist rejimlerin karşısında demokrasinin önemini kabullenir bir bakış sergilerken, ikinci dünya savaşı öncesi dönemin komplo ve saldırılarını öngörür.

Biz (1920), Yevgeny Zamyatin

Rusya’nın en aykırı yazarlarından olan Yevgeny Zamyatin, 1920’de belki de en temel distopik metni kaleme almıştır. Rusya 1988’e kadar basımını yasaklamış olsa da Benim (ya da İngilizcedeki ismiyle Biz) ülkede el yazması olarak dolaşmış ve 1924 gibi erken bir tarihte Amerika’da yayımlanmıştır. Roman, numaralarla tanımlanan, cam evlerde yaşayan, atanmış seks partnerleriyle birlikte olan ve aynı üniformaları giyen vatandaşların yaşadığı “Tek Devlet” teki hayatı, komşu gezegenleri elde etmek için tasarlanmış bir hükümet projesinin mühendisinin günlük kayıtları vasıtasıyla aktarır. Bu yönüyle Benim’in George Orwell’ın Bin Dokuzyüz Seksen Dört (1949)’ü gibi birçok modern distopik metnin temellerini oluşturan metin olduğuna inanılır. Sürekli ve kim tarafından seçildiği bilinmeyen “Hayırsever” ve onun totaliter diktatörlüğü vasıtasıyla Zamyatin, katı utulitarizm ve liyakatın tehlikeleri hakkında uyarıda bulunur. Zamyatin’in distopyası öyle cüretkardır ki, romandaki bir örnekte dişi bir karakterin üremesine çok kısa olduğu gerekçesiyle izin verilmez.

Cesur Yeni Dünya (1932), Aldous Huxley

Aldous Huxley’in duygularını ve uyumsuzluklarını baskılayan toplumu, deneysel, etkili bir şekilde işlediği romanı belki de bu listedeki en bilinen distopyadır. Cesur Yeni Dünya’da -hisseden, düşünen ve yaratıcı özelliklere sahip bir birey olarak ilkel manevi değerleri taşıyan- Vahşi John ve annesi, görünüşte ütopya olan yaşama adımlarını attıklarında, yeni dünyanın getirdiği ölme hakkının yanı sıra ağrı dindirici ve mutluluk verici bir uyuşturucu olan Soma’nın tehlikeli etkileriyle de yüz yüze kalırlar. Ortaya çıkan, roman yazarının ustaca sergilediği, düşünen hisseden insanın hazır ve nazır uyumunun bedelinin resmedildiği katıksız bir trajedidir.

Atlas Silkindi (1957), Ayn Rand

Başyapıtı Atlas Silkindi’ de Ayn Rand, çok da uzak olmayan bir gelecekte fazlaca bürokratik ve yozlaşmış otlakçılar tarafından yönetilen kolektif yönetimin Amerika Birleşik Devletleri’ni ekonomik çöküşün eşiğine getirdiği bir distopya yaratıyor. Rand’in başkahramanı, demiryolu işletmesinde büyük bir işkadını olan Dagny Taggart ve şirketi devletin düzenlemeleri doğrultusunda sürekli engellerle karşılaşır. Mevcut durumda iki seçeneği vardır; işini sürdürebilmek için bu yolsuzlukla yalnız başına bitmek bilmeyen bir savaşa dahil olmak ya da uzun yıllardır emek verdiği şirketi bırakıp, toplumun (bilim adamları, sanatçılar, sanayiciler gibi) tüm üretken ve yaratıcı üyelerinin rasyonelliğin ve otonominin hâkim olduğu bir dünya yaratmak umuduyla kaçtığı Galt’s Gulch isimli gizli ütopyaya katılmak.  Bu distopik romanını, takipçileri Rand’ın kişisel felsefesi olan Objektivizmin sözcüsü olarak görmekteler.

Otomatik Portakal (1962), Anthony Burgess

Islah olmaz bir çetenin, devlet yönetimindeki toplumun bezdirici monotonluğunu tehdit ettiği Fütürist bir distopyada “ultra şiddet” içeren tasvirleriyle bilinen Otomatik Portakal okurlara şiddet eğilimli bir genç olan Alex vasıtasıyla, kullandığı İngiliz, Amerikan ve Rus argosundan türetilmiş birey dili ile aktarılır. Burgess, anti-kahramanı “kankaları” ile birlikte normal vatandaşlara karşı rastgele şiddet eylemleri yaparken izler; acımasızca bir dövüşle doruk noktasına ulaşan ve öldürücü bir hal alan olayların ardından Alex, arkadaşları tarafından terk edilir ve yaşlı bir kadını öldürdüğü gerekçesiyle polis tarafından tutuklanır. Devlet destekli bir ıslahhanede yoğun bir psikoterapi almaya zorlanır; burada eski, sapkın benliğini unutana kadar, ona iğrenç şiddet eylemleri izletilir. Bu özgün distopik evrende Burgess, insan doğasının muhalif zihinlerinden ve ahlaksızlığını mükemmelleştirebilirliğinden doğan çelişkileri ve bunların üzerine kurulu uç siyasi sistemleri usta bir maharetle açığa çıkarır.

Damızlık Kızın Öyküsü (1985), Margaret Atwood

Damızlık Kızın Öyküsü’nde Margaret Atwood gelecekte, kadınların eş, hizmetçi, taşıyıcı şeklindeki bir hiyerarşide sınıflandırıldığı teokratik bir Amerika tasarlar. Öykü, yaşamdaki tek amacı sosyal hiyerarşide daha yüksek tabakadaki kısır kadınlara taşıdığı bebeği vermek olan hizmetçi kızın el yazısı anlatımı ile okuyucuya sunulur. Yeni rejimde anlatıcıya verilen ismiyle Offred, yalnızca bedeninin kabiliyeti doğrultusunda tanımlanır. Kendinden iğrenir hale gelen Offred, teokratik rejim öncesindeki ailesi, arkadaşları ve yaşamındaki anılar ile kendisine bir avuntu sağlar. Damızlık Kızın Öyküsü, aşırı muhafazakâr ideolojilerin ellerinde kadınların karşılaşabileceği dehşeti konu alan güçlü bir feminist metin niteliği taşır.

Adam ve Çocukları (1992), P.D. James

1992 yılında kaleme alınan ve 2021 de geçen P. D. James’in romanı, insan nüfusunun kısırlaştığı, otoriter İngiltere Muhafızı’nın düzeni sağladığı ve anarşinin kolayca baskın güç haline gelebileceği öngörülebilir bir gelecek tasarımlıyor. Ölmekte olan bir nüfus karşısında, İngiltere Muhafızı yaşlılar için toplu “gönüllü” intiharlar, tutuklulara yapılan acımasız muameleler, zorunlu sperm testleri ve kadınların kontrolleri gibi çeşitli düzenlemeler getirir. Bu distopik gelecekte, okur, muhafızın kuzeni olan Üniversite profesörü Dr. Theo Faron’un seçilmemiş diktatöre karşı muhalefet topluluğu oluşturan aykırılara katıldığına tanık olur. The Children of Men okuyucularına kesif bir uyarı yapmakla kalmaz, aynı zamanda, yaşamın tüm gariplikleri ona karşı yığılırken bile uğruna yaşayacak ve savaşacak bir şeyler bulan ana karakterin iç yolculuğunun izlerini sürmemizi de sağlar

Seçilmiş (1993), Lois Lowry

Solgun gözlü Jonas, 12 yaşına girdiğinde, savaş, korku, acı ve seçimlerin var olmadı bir ütopyada saygın bir görev olan acı ve anı Alıcılığı rolüne layık görülür. Yorgun ancak iyiliksever bir büyükbaba figürü olan Seçilmiş ile tanışır; seçilmiş ona dünyanın ve başka yerlerin, renklerin, tutkunun, aşkın, nefretin ve savaşın olduğu zaman ve yerlerin anılarını bahşeder. Yaşadığı toplumun monotonluğundan memnun olmayan Jonas, serbest bırakılmanın ne demek olduğunu öğrendiğinde öfkesi katlanır. Lois Lowdry’nin bu ünlü romanında yarattığı distopyada seçilmiş ile Jonas, topluma, eksik olan şeyleri bahşetme konusunda birlik olurlar.

Yol (2006), Cormac McCarthy

Cormac McCarthy’nin Pulitzer ödüllü distopik romanı Yol’da, belirtilmeyen bir felaketin ardından kargaşanın hâkim olduğu post-apokaliptik Amerika’da hayatta kalanlar olarak, baba ve oğlu topladıkları yiyecekler ve bir tabanca ile kıyamet sonrası caddelerde dolaşırlar. Oğlunu ne pahasına olursa olsun hayatta tutmaya kendisini adamış baba ve oğlu açlıkla mücadelelerini her köşe başında bir kenara bırakıp, ara sıra karşılarına çıkan hayatta kalanlarla muhatap olmak durumunda kalırlar. Aynı zamanda eski yaşamlarındaki mutlu anılarını ve sevdikleri ile ilgili hatıralarını canlı tutmaya çalışırlar ki bu da hiç kolay değildir. Usta yazımı ve dehşet verici imgelemiyle Cormac McCarthy müthiş bir yıkımın karşısında beliren nahoş bir umudu ve değerlerin ardındaki dirayeti anlatır. Bu özelliği Yol’u belki de 21. yüzyılın en önemli distopik romanı haline getirir.

Yazar: Mic Anderson
Çevirmen: Naciye Taşdelen Sağlam
Kaynak: britannica

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.