• 23 Ocak 2022
  • Düşünbil Portal
  • 0

Sanatçı, çevre aktivisti ve Alman Yeşiller Partisi’nin kurucusu olan Joseph Beuys, 1982 yılında, muhtemelen en ufuk açıcı çalışmasına başladı: Almanya’nın merkezindeki bir şehrin çevresine 7.000 tane meşe ağacı dikmek. Beuys, İkinci Dünya Savaşı’nda ağır bir şekilde bombalanan Kassel’in travma geçirmiş vatandaşlarını, doğal çevreleriyle yeniden bir araya getirmenin ve daha en başında, onları savaşa sürükleyen toplumsal yapılara alternatifler sunmanın bir yolu olarak 7.000 Eichen’ı (veya Meşeyi) düşündü. Her bir ağaç dikilirken, bir bazalt sütunu –volkanik bir bozulmanın soğumasıyla oluşan koyu siyah ve demir açısından zengin kaya– ile eşleştirildi. Bazalt sütunları, şehrin halka açık bir müzesi olan Fridericianum Müzesi’nin önündeki neoklasik bir çimenliğe Beuys’un dağınık bir şekilde yerleştirdiği bir yığından alındı. 

Londra’daki Tate Modern Müzesi’nin asistan küratörü Micheal Raymond gülerek “Bu, Trafalgar Meydanı’nın ortasına 7.000 kayayı boşaltmakla eşdeğerdi.” dedi. “Başlangıçta, Kassel halkı bundan nefret etti. Onlara son on yılda tanık oldukları bombalanan yerleri hatırlattı. Ama Beuys onlara meydan okuyup şöyle diyordu: eğer 7.000 ağacı dikecek yerler bulursak şehir merkezindeki bu yıkımı ortadan kaldıracağız.” Şehir plancıları, bahçıvanlar ve çevrecilerin yanı sıra şehir sakinleri de fidanların yerlerinin seçilip dikilmesine yardım etti. Otopark olması planlanan alanlar, birdenbire fidanların ve halka açık alanların yuvası oldu. Raymond bunu, “Artık pek çok insan bu ağaçları ve sağladıkları yeşil alanı büyük ölçüde takdir ediyor.” diye ifade etmektedir. 

Dünya, küresel bir pandeminin neden olduğu 16 aylık korku ve belirsizlikten kurtulurken çoğumuz, bu takdiri içtenlikle paylaşıyoruz. Tekrarlanan sokağa çıkma yasakları sırasında bir saatliğine bile olsa yakındaki park alanına “kaçma” fırsatı, gezegenin ekolojisiyle olan ilişkilerimizi yeniden şekillendirdi. Doğanın hem ölçüsüz güzelliğinin hem de kırılganlığının daha çok farkına vardık; Beuys’un bir uğraşı sırasında arttırmaya çalıştığı kışkırtıcı ve ileri görüşlü nitelikler, artık toplumun en yenilikçi değişim fikirlerinden bazılarının öncüsü olarak kabul ediliyor. Joseph Beuys’un İnsan-Doğa İlişkisini Yeniden Keşfi adlı makalenin yazarı Fabio Maria Montagnino, “Beuys’u keşfetmek bir kaynağa rastlamak gibidir” diyor. “Ne yapmamız gerektiğiyle ilgili birçok fikir bulursunuz. O, çok karmaşık bir kişilikti.”

Raymond, doğumunun yüzüncü yılında Beuys’un “yeni ufuklar açan” biri olmaya devam ettiğini söylüyor. “Politika, sanat ve aktivizmi birleştirmesi sebebiyle Beuys, 20. yüzyıl sanatının bir devidir.” Gerçi, Beuys’un meşelerine ulaşması biraz zaman aldı. Sanatçının doğal dünyayla bağı, doğanın kurtarıcı niteliklerine olan inancıyla şekillendi. Kassel’de yaptıklarını meydana getirme yolculuğu, bunu en iyi nasıl ortaya koyacağını içeren büyük felsefi değişimleri kapsıyordu. Uhrevi manzara resimleri bekleyen herkes hayal kırıklığına uğrayacak. Beuys’un sanatı sağlam, kafa karıştırıcı ve duygusal olarak zorlayıcı olabilir. Luftwaffe’de görev yaptıktan ve depresyonla savaştıktan sonra, Beuys, daha sonra profesör olarak atanacağı Düsseldorf Sanat Akademisi’nde anıtsal heykel alanında eğitim gördü. 1960’larda, sanat ve yaşam arasındaki geleneksel sınırlara meydan okuyan; film, resim ve performans yoluyla dönüşüm fikirlerini keşfeden; Yoko Ono’nun da aralarında bulunduğu bir sanatçılar ağı olan Fluxus’a üye oldu. 

Beuys, bu kavramlardan yararlanmakla beraber onları daha da geliştirdi. Sanatın politik olduğunu, herkesin özünde bir sanatçı olduğunu ve hepimizin daha adil, insancıl ve ekolojik olarak sürdürülebilir bir gelecek yaratmak için birlikte çalışmak zorunda olduğumuzu ileri sürdü. Bu görüşü feci şekilde gerekliydi. Batı Almanya’da, savaş sonrası ağır sanayileşmenin etkisi fazlasıyla belli oluyordu. Beuys’un kurduğu Özgür Uluslararası Üniversite’nin temelinde ise sosyal heykel kavramı ya da toplumsal müdahaleler niteliğinde sanat yatmaktaydı. 24 Haziran ve 1 Ekim 1977 tarihleri ​​arasında, 100 Günlük Özgür Uluslararası Üniversite başlıklı bir sanat etkinliğinde Beuys, üniversitenin çalışmalarını ve potansiyelini gösterdi. Bunu, küresel sorunlar ve zorluklar etrafında odaklanan bir dizi atölye çalışması, panel, sanatsal performans ve yerleştirme sanatı aracılığıyla yaptı. Etkinlikte çekilen fotoğraflar, kendine has fötr şapkasını takmış Beuys’un küçük bir figürünün, bir grup kendinden geçmiş yüzün arasında oturduğunu gösteriyor. 

Özgür Uluslararası Üniversite birkaç yıl boyunca bir kuruluş olarak kalmaya devam edip etkisini sürdürdü. Buna rağmen 7.000 Eichen (7.000 Meşe), muhtemelen projenin en can alıcı dışavurumuydu. Beuys, İskoç galeri sahibi Richard Demarco’ya kendi sanat eseri hakkında şunları söyledi: “Doğanın sorunları ve insanların çalıştıkları yerlerdeki sıkıntıları arasında bulunmak için daha fazla dışarı çıkmak istiyorum. Bu, daha önce katlandığımız tüm sorunlar için bir terapi niteliğinde olacak.” Ne de olsa travma geçirmiş bir insana doğal dünyayla yeniden bağ kurmayı ve onu sevmeyi, ondan ellerini toprağa, bir fidanın köklerinin etrafına koymasını istemekten daha fazla ne ilham verir? Beuys’un eski bir öğrencisi olan Pieter Heijnen, bir fidan dikimi sırasında Beuys ile birlikte olduğunu anımsar ve sanatçının efkârla şunları söylediğini işittiğini aktarır: “Ağaç uzadığında, onu diken kişi çoktan gitmiş olacak. Bu ağaçlar burada olduğunda, Kassel’e kaç kuş akın edeceğini hayal edin. Bu 7.000 ağacın dikilmesi, tamamen heykelle ilgilidir. Özgünlüğün bulunmamasıdır. Ağaç kendini var ettiğinde bu, sadece doğadır. Arasından esen rüzgâr eşliğinde cıvıldayan kuşlarla dolu bir ağaç… müziktir! Bu, geleceğe kadar uzanan Heykel’dir.”

Hayat Ağacı

Sanatçının ağaçlara olan sevgisi aşikârdır. Şimdi, Beuys’un canlandırıcı ve nesiller boyu süren doğa konsepti, Londra’da bugünlerde Beuys’un Meşe Palamudu şeklinde ortaya çıkıyor. Bu, Alman kentinden toplanmış meşe palamutlarından yetiştirilen 100 fidanı öne çıkaran bir projedir. Palamutlar, Ackroyd & Harvey namıdiğer İngiliz sanat ikilisi Heather Ackroyd ve Dan Harvey tarafından toplanmıştır. Bu ikili; sanat ve aktivizm, biyoloji ve ekoloji, mimari ve tarih arasındaki kesişme noktalarında bulunan ve Beuys’unkilere benzeyen çalışmalarıyla tanınır.

Tate Modern’in güney terasında sıralar halinde duran bu proje, devam eden bir projenin son vücut bulmuş halidir. Sürekli büyüyen fidanlar 2009’dan beri farklı yerlerde sergileniyor ve kendi zarif ormanlarını oluşturacak kadar uzunlar. Yine de Raymond’ın, dünya çapında fidanlarını görenlerden sergiye yönelik aldığı temel duygusal geri bildirim, “koruyucu” mu olmuştur? Ackroyd buna katılıyor: “Sık sık söylüyorum, bu ağaçlarla göbek bağımı kesmedim. Canlı maddelerle işlev görüyor.” Ve şu anda tehdit altında olan, canlı maddelerdir. Global Forest Watch’a göre 2020 yılı, gözlemin başladığı 2002 yılından bu yana ağaç kaybının yaşandığı en kötü üçüncü yıl. Dünya topraklarının sadece yüzde üçü, kendine özgü hayvanlarının sağlıklı popülasyonları ve rahatsız edilmemiş bir yaşam alanı ile ekolojik olarak el değmemiş durumdadır. Beuys’un öne sürdüğü gibi, doğaya olan sevgimizi daha proaktif bir şeye dönüştürmek için zamanımız neredeyse tükendi.

Ackroyd dalgın bir şekilde, “Beuys bir adım geri çekilip nerede olduğumuza bakacak olsa ne derdi diye düşünüyorum.” diyor. “Çünkü bu, yıkımdan başka bir şey değildir. Beuys hayattayken gözler önünde olan trajediyi yaşıyoruz. Bunu görebilirdi. Daha politik ve toplumsal konuşmaların başlangıcıydı ancak özelleştirme, metalaştırma ve tüketiciliğin hepsi hızla arttı. Doğal dünyaya saygı duymaya kaldığımız yerden devam etmeli ve onun bir parçası olduğumuzu anlamalıyız.” Nefes kesen bir memento mori’yle [1] ağaçların terası, Tate’in Tankları üzerinde yer alır. Burası, binanın galeri alanlarına dönüştürülmüş bodrumunu oluşturan dairesel üç adet eski yeraltı petrol tankıdır. İçlerinden birinde, Beuys’un kendi eseri olan Yirminci Yüzyılın Sonu, düşünceli düşünceli orada durur: Eser, dört tanesi Friedrichsplatz’daki kötü şöhretli yığından gelen 31 adet yontulmamış bazalt bloktan oluşmaktadır.

Harvey coşkuyla, “Bu güzel bir birliktelik” der ve devam eder “çünkü kuşkusuz petrol ancak bitkilerin fotosentez yapmasıyla mümkün olabilir.” Ama Tate’in Raymond modelini canlandıran şey tezattır. “Tank alanı, yeraltı mezarlığına iniyormuş hissi verir; 
bloklar tabuta benzer, melankolik bir ağırlığa sahiptir. Ama yukarıdaki ağaçlar gerçekten de hayat saçıyormuş gibi hissettiriyor. Çok daha mutlu bir ortam.” Ve nihayetinde ağaçların, tüm ağaçların sunabileceği şey budur: daha iyi zamanlar. “Şu anda, Beuys’un Meşe Palamutları’na ve ağaçları son hallerine getirmeye nasıl başlayacağımıza, daha bireysel bir şekilde kendimi adamaya çok ihtiyacım var.” Bir sonraki evre şimdi başlıyor. “Şu an ile 2025 yılı arasında, toprağa mümkün olduğu kadar çok ağaç dikmek istiyoruz.”

Umut edilen şey, ağaçların muhteşem ve sahiden onarıcı olan “yaşam alanları mozaiğinin” bir parçasını oluşturmasıdır ki bu; yerel topluluğun özellikleriyle, ihtiyaçlarıyla ve vahşi yaşamıyla derin bir şekilde bütünleşmiştir. “Her ağacın o yerin ekolojisiyle, doğasıyla ve insanlarıyla sohbet etmesi gerekecek; bu, çevremizdeki doğa için daha derin bir değer, saygı ve sevgi duygusu yaratmak için gereklidir.” Fidanlardan yedisi, gelecek yıl Tate Modern çevresine kalıcı olarak dikilecek. Beuys’un Meşe Palamutları sergilerinin her birinde bilim, edebiyat, hukuk, sanat, mimari, siyaset ve ekonomi alanlarından davet edilen konuklarla halka açık bir dizi “sohbet” yer almıştı. Şair ve yazar Ben Okri’nin fidanların etrafındaki performatif bir unsurla bir günden fazla sürecek bir projede yer alması ile Tate Modern de onlardan farklı olmayacak. Ackroyd mutlu bir şekilde “Bir tür ağaç salonu olacak” diyor.

Konuşmalardan elde edilen düşünceler, daha sonra Ackroyd ve Harvey’in 2019 yılındaki çim paltolarından birinin üzerine bastırılacak. Beuys, doğal dünyayı ve onun kuvvetlendiricisi olarak sanatı neredeyse her insan etkinliğinin merkezindeki bir odak noktası yapma ihtiyacını fark ettiği gibi, bu dürtüyü de hemen fark ederdi. Raymond “Ağaçlar, umudun mesajıdır” der ve devam eder: “Olumlu değişiklikler yapmak elimizde ve umarım insanlar sergiden bu çıkarımı yapabilirler. Bazı insanların gelip şöyle düşündüklerini öğrensem çok sevinirdim: ‘Gidip bir ağaç dikeceğim. Bu, yapabileceğim bir şey.’ İnsanların bunu radikal bir hareket olarak görmeleri için zaman ayırmalarını ve ayrıca bu ağaçların ne kadar güzel olduğunu fark etmelerini istiyorum.’’

Dipnot:

  1. Kökenleri Klasik Antik Çağa ve Hristiyanlığın ilk zamanlarına uzanan “memento mori”, ölümün kaçınılmaz olduğunu hatırlatarak Latince’de “ölümü hatırla” anlamına gelir. (e.n.)

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Bel Jacobs
Çeviren: Meryem Şimşek
Çeviri Editörü: Selin Melikler
Kaynak: bbc.com

Düşünbil Portal

Düşünbil Portal, bilim, felsefe ve psikanaliz alanlarında yazılı ve görsel içerikli makale, deneme ve çeviri yayınlayan çok içerikli bir portaldır. Genel okur-yazar kitlenin bilinçlenmesini ve farkındalık kazanmasını amaçlamaktayız. “Düşünen her insan gençtir” vizyonu ile her genç insana hitap etmeyi amaçlayan Düşünbil Portal, dergi ve etkinliklerle bu amacını geliştirmektedir.

https://www.dusunbil.com