Mantık: İnsan anlaşmazlığının limitleri ve yetersizlikleri ile katı bir uyumluluk içerisinde düşünme ve muhakeme etme sanatı. -Ambrose Bierce, The Devil’s Dictionary

Lewis Carroll‘un Alice ile ilgili iki ünlü kitabı ve geçtiğimiz yüzyılın en etkileyici felsefi eserlerinden biri olan, Wittgenstein’ın Felsefi Soruşturmalar’ı arasındaki şok edici benzerlikler bir çok kişi tarafından fark edilmiştir. Az bilinen bir gerçek ise Alice Harikalar Diyarında kitabının Wittgenstein’ın, dilin yanlış kullanımına dair bir mantıkçının kataloğu olarak, İngilizcede yazılmış en sevdiği kitaplardan biri olduğudur. Wittgenstein, metninde Carroll’un adını iki yerde anar ve onun felsefi saçmalığa dair işaret ettiği yerler ve Alice’in Carroll’un karakterleriyle girdiği saçma etkileşimler arasında çok sayıda benzerlik vardır. Öyle görünüyor ki, Wittgenstein, soruşturmalarını yazarken Harikalar Diyarı’nı düşünmekteydi; lakin onun düşüncesinde olduğu gibi, hiçbir şey tam bir kesinlikle söylenemez.

Yine de konuya dair birkaç ipucu vardır. Wittgenstein, daha sonra hocalık da yapacağı, o sıralar Bertrand Russell ve G.E Moore’un, dili mantıksal bir temele oturtma görevleri doğrultusunda çalışmakta oldukları İngiltere, Cambridge’deki Trinity College’de eğitim aldı. Carroll ve Wittgenstein arasındaki bir bağlantı, Martin Gardner’ın Annotated Alice’indeki bir notta bulunabilir. Bu not, Cambridge’deki bir çok kişi tarafından Russell’ın Alice Harikalar Diyarında’daki Çılgın Şapkacı illüstürasyonuna benzetildiğine ve hepsi hem meslektaş hem yakın arkadaş olan Russell, G.E Moore ve John McTaggart‘ın bir grup olarak ‘Çılgın Çay Partisi’ olarak anıldıklarına dairdir. Peki, bu üçlünün çılgın çay partisiyle kıyaslanmalarının nedeni yalnızca fiziksel benzerlikler miydi yoksa felsefi açıdan da bazı benzerlikler söz konusu muydu ?

Viktorya dönemi İngiltere’sinde, akıl hastanesi sakinlerine kurallara uyma ve diğerleriyle iletişime geçme gibi sosyal davranışların öğretilmesi için bir teknik olarak kullanılan, gerçek çılgın çay partileri vardı. Carroll’un bu tarz partileri, Akıl Hastalıkları Müdürü olarak görevleri arasında akıl hastanelerini denetlemek de olan en sevdiği amcasından öğrenmiş olma ihtimali yüksektir. Carroll, amcasının izinde, akıl hastalıkları ve matematiğe dair erken bir ilgi geliştirdi ve Harikalar Diyarı’na bunlardan birini alelade dahil etti: Zamanın durduğu ve saçmalıkların konuşulduğu yer. Russell’ın hayali olan evrensel ve sorgulanamaz mantık da değişmeyen ve sonsuz bir nitelikte, etkin bir şekilde zamanın dışındaydı. Cambridge’dekilerin bir çoğunun, Russell’ın çevresini tıpkı Alice’in Şapkacı’nın toplantısını bulduğu kadar kavranamaz bulduğunu varsayabiliriz.

Konfüçyüs, bir devleti yerle bir etmenin yolunun, bir yöneticisinin hiçbir çelişkiyle karşılaşmamış olması, o devletin yıkılmasının kesin sebebidir, der ve yönetici hata yaptığında bunun ona söylenmesi gerektiğini savunur. Değişmeyen bir mantık, bilgisayarlar için iyi bir işlence görevi görebilir; ama böyle bir mantık, iş insan etkileşimlerine geldiğinde genellikle işlevsiz hatta anlamsızdır. Mantık, etkileşim durumları üzerine konumlandırılmalıdır; mutlak kesinlik ya da izole argümanların yapısı üzerine değil. Güvensiz hissettiğimizde, değişmeyen cevaplar ve tek taraflı çözümler isteriz; ama aklımız yerindeyken hayatı, tıpkı Alice’inki gibi açık, gelişmekte olan ve diğerlerini de içeren bir macera olarak kucaklarız.

Wittgenstein, Tractatus’unu (1921) -Russell’ın önsözüyle- yayınladığında, doğruluk tablosu yönteminin sabit bir mantık için temellendirici bir işlevi olacağına inandı ve söz konusu yöntem günümüzde hala okullarda öğretilmektedir. Fakat daha sonra Wittgenstein, yek, evrensel, tek anlamlı mantık fikrini terk etti ve Felsefi Soruşturmalar’ında (1953) altında evrensel bir mantığın yatmadığı, çeşitli dil oyunlarını ve aile benzerlikleri doğrultusunda birbirleriyle ilişki içinde olan yaşam biçimlerini pratik ediyor olduğumuzu savunmaya başladı. Wittgenstein’ın, Russell’ın tek mantık gayesini terk edişinin, Alice’in Şapkacı‘nın çay partisini usanarak terk edişine benzediği söylenebilir.

Değişim geçirmiş Wittgenstein, bir şeyin, kelimenin, ifadenin, kuralın ya da pratiğin anlamının tek bir mantık, kurallar düzeni ya da otoriter son bir yorumlamaya bağlı olmadığını; aslında kullanıldığı bağlamla belirlendiğini savundu. Tıpkı bir fren kolunun, tren kabininin geri kalan kısmıyla bağlandığında iş görmeye başlaması durumunda olduğu gibi, şeyleri sanki onlar evrenselmişcesine, özel durumları dışında incelediğimizde nasıl çalıştıklarını anlayamayız. Alet kutusundaki çeşitli araçlar ya da tren kabinindeki kumanda tuşları gibi dilin işlemesini sağlayan bir çok yol vardır ve bizler oynadığımız oyunları ve yaşam biçimlerimizi değiştirebiliriz. Nasıl hareket edeceğimizi bilmenin esasında, dil, mantık ya da matematik değil; bütünüyle anlamak ihtiyacında olmadığımız durumlara karşı hissettiğimiz aşinalık vardır.

Bu bizi Harikalar Diyarı’nın her yerinde varolan bir probleme götürüyor. İşleri bizim gibi yapanlar bize tanıdık hissettirirken, bizim gibi yapmayanlar ise alışılmadık, garip ve ilginç – ki bu 2 kelime, Alice ve Wittgenstein’ın maceralarında ve soruşturmalarında sık sık kullandıkları kelimelerdir- hissettirir. Çünkü anlam, bütünüyle tek bir standarta bağlı değildir ve şeyler kendimiz ve diğerleri tarafından bilinemeyecek kadar farklı yollarla, farklı biçimlerde kullanılabilir ve yorumlanabilir. Her etkileşimde diğerleriyle ne kadar hem fikir olup olmadığımızın, ne zaman göz ardı edip ne zaman saldıracağımızın, ne zaman tartışıp ne zaman teslim olacağımızın kararına kendimiz için varmalıyız. Söz konusu tepkilerin fazlalığı, Çılgın Şapkacı’nın, Mart Tavşanı’nın ve Kırmızı Kraliçe’nin Alice’e karşı tavırlarıyla ortaya koyulmuştur. Bu karakterler, bize, hata ve yanlış anlamaları önlemek için, kendimizi incelemede diğerlerinin pozisyonlarını kullanmaya karşı çıktığımızda, bazı tepkilerin nasıl absürdlükler ve saçmalıklarla sonuçlanabileceğini göstermektedir. Bazen kendimizi, sürekli taviz verirken buluruz. Bu bazen oldukça zordur. Bu konuyla ilintili olarak düşünürsek, Wittgenstein, Schopenhauer’in, kirpilerin kış günlerinde ısınmak için, rahat bir uzaklık yakalayana kadar ileri geri gidip sarılmalarına dair hikayesini alıntılamaktan büyük zevk duyardı.

Russell gibi biz de, kendimiz ve diğerleriyle aramızdaki çelişkilere ve çekişmelere son verecek ve insan davranışının nesnel bir bilimi olarak bizi sürekli acı çekme ve delilikten kurtaracak demir kadar sağlam bir mantığın hayalini kurabiliriz. Tıpkı August Comte’un orijinal pozitivist hayali gibi. Ve Russell gibi Comte da, insan ikilemlerini çözmede, matematiğin açıklığıyla mantık ve sosyolojiyi kullanacak, böylelikle kuşku ve serzenişin sesini bastırarak tek anlamlı sonuçlara varabilecek, bilimsel şekilde planlanmış sosyalist bir toplumun özlemini çekti. Şüphesiz ki, insan etkileşimlerinin böyle bir bilimi ya da mantığı, diğerleriyle etkileşimimizdeki her türlü çelişkiyi ortadan kaldırabilecek böyle bir bilimin varolması muhteşem olurdu. Fakat böyle bir durumda da insan yaşamı zorlukla fark edilebilirdi. Etkileşimler bizim için genelde açık-uçlu ve kafa karıştırıcıdır; yine de bunları tanıdık hale getirebiliriz, özellikle sürekli bir şekilde kafamızın karıştığı yerlerde. Harikalar Diyarı’na bu açıdan yaklaşmak, bize paylaştığımız yaşam biçimlerini ve oynadığımız oyunları nasıl oynadığımızı göstererek, birbirimizi nasıl anlayıp nasıl anlamadığımızı daha iyi bir şekilde görmemizi sağlayabilir.

Harikalar Diyarı’nın, Alice’in kendini bir rüyanın içinde bulduğu ve bir saat takmakta olup, geç kalmaktan endişelenen Beyaz Tavşan’ı takip ettiği açılış sahnesini hatırlayalım. Söz konusu bu absürdlük Alice’i Harikalar Diyarı’nın içine çeker. Felsefi Soruşturmalar’da Wittgenstein, bir köpeğin sahibinden korkacağını söyler; ama aynı köpeğin sahibinden yarın da korkacağından şüphe duyar. Beyaz Tavşan bir kuralı çiğnemekte olduğundan endişelenmektedir; asla geç kalmamak gerektiği kuralını. Ama Kraliçe’nin ve biçimsel toplumun isteklerini uygulamada başarısız olmaktadır. Wittgenstein hiçbir zaman Aristoteles okumamış olduğunu belirtse de, klasik bir eğitimden geçmiş olan Carroll mutlaka Aristoteles okumuştu ve Beyaz Tavşan’ın ‘muhakeme edebilen hayvan’ denilen absürd bir aradalığın vücut bulmuş hali olduğunun kesinlikle farkındaydı. Bu, tabii ki, Aristoteles’in insanlığı tanımlama şeklidir. İnsalık gibi, kurallar ve oyunlar da hem ideal hem de reel’dirler. Wittgenstein’a göre, soyutlamaların iş üstünde olması durumunda; idealler ve evrenselleri, -sanki basit ideallermiş ve Harikalar Diyarı gibi bütünüyle sadece akılda bulunan şeylermişcesine- reel ve belirli olanlardan ayrı olarak düşündüğümüzde kafamız karışabilmektedir.

Beyaz Tavşan’ı takip etmekte olan Alice, üç ayaklı cam bir masa, altın bir anahtar ve bahçeye açılan küçük bir kapı keşfeder. Carroll dışarıda çocuklarla oynamayı, salonlarda meslektaşlarıyla sosyalleşmeye tercih ediyordu. Alice kapıdan girecek kadar küçüldüğünde anahtara ulaşamadığını farkeder. Anahtar burada, benzer şekilde Buddha, Konfüçyus, İsa, Muhammed ve bir çok başkası tarafından öğütlenmiş, ‘Altın Kuralı’ temsil ediyor olabilir: “Başkalarına, sana nasıl davranılmasını istiyorsan öyle davran”. Bu kadar evrensel ve kültürlerarası bir kuralın, günlük etkileşimlerimizde unutulması , işe yaramayacakmış ya da alakasızmış gibi görünmesinden dolayı olabilmektedir. Ambrose Bierce‘ın söylediği gibi, Hristiyanlık, insanın komşusunun ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için hayret verici derece uygun bir dindir. Diğerleri bize istediğimiz şekilde davranmamakta ise kuralı unutup böyle karşılık vermek uygun gibi görünüyor. Ya da söz konusu anahtar, tartışma ve çelişkileri çözecek kilit olguyu, soyut olarak yakalanabilir ama her nasılsa gerçek etkileşimlerde ulaşılamaz olan mantığın ta kendisini temsil ediyor olabilir mi ?

İşin aslı her neyse; Alice, kendisi ve anahtar arasındaki mesafeden umutsuzlaşmış bir şekilde ağlamaya başlar, daha sonra kendine durmayı emreder. Bize Alice’in genellikle sanki iki kişiymiş gibi davrandığı, kendisine tavsiye verdiği ama yerine getirmede başarısız olduğu ve bir keresinde kendine karşı oynadığı kriket oyununda hile yaptığı gerekçesiyle kendini cezalandırdığı söylenir. İki Alice arasında belli bir mesafe vardır: Diri kendisine ve kendi hatalarına odaklanmış, kurallar ve ahlaklar dayatan yanı; öbürü ise diğer şeylere odaklanan ve kurallara uymayı unutan yanı. Bu aslında hem Freud’un “süper ego” ve “id”ine benziyor; azarlayan ebeveyn ve ihmalkar çocuk; hem de Aynanın İçinden’deki ülkenin Kırmızı ve Beyaz Kraliçe’lerine.

Alice kapının bir tür cennete açılacağını düşünür, tıpkı bir çocuğun bir gün yetişkin olacağının ve bütün dertlerinin biteceğinin hayalini kurması gibi. Ama sonunda bahçeye ulaştığında, tıpkı onun iki yanı gibi, kurallara uymayı reddeden hayvanlarla oynanmakta olan kriket oyunuyla ve onu yöneten cani bir tiranla karşılaşır. Alice bu duruma akıl sır erdiremez, zaten Harikalar Diyarı’nın problemlerini de çözemeyecektir. Altın anahtara, gözyaşları sayesinde küçükken bulunduğu durumdan kurtulduğundan hiçbir şekilde ulaşamaz. Ne Kraliçe’nin bahçesindeki oyunu kazanabilir, ne de Kral’ın, mahkeme odasında, şüphelerinden kurtulabilir. Bunun yerine daha da büyür ve sinirlenir, her şeyin bir saçmalık olduğunu haykırır ve öfke içerisinde rüyasından uyanır. Alice bu öyküye tıpkı Beyaz Tavşan gibi ürkek ve unutkan olarak başlar; hatta onun emirlerine dahi uyar. Ama tıpkı Kızıl Kraliçe gibi cesur ve yargılayıcı bir şekilde bitirir; hatta o idam kararına bile karşı çıkma cürretini kendinde bulur.

Çay partisine gelmeden hemen önce, Cheshire kedisi Alice’e Mart Tavşanı ve Şapkacı’nın tıpkı oradaki diğer herkes gibi deli olduğunu söyler. O bir köpeğin sinirliyken hırıldadığını, mutluyken kuyruğunu salladığını; bir kedinin ise sinirliyken kuyruğunu salladığını, mutluyken hırıldadığını belirtir. Alice ise ona hırıldama değil mırlama dendiğini söyler; kedi de ne istersen onu de der. Her pozisyon kendi karşısındakine ters görünür. Tıpkı melez Beyaz Tavşan, Mart Tavşanı ve Şapkacı’nın hayvan ve insan olmaları gibi; biçimsel ve biçimsel olmayanın bir arada olması gibi. Şapkalar, Carroll’un zamanında uygun kıyafetlerdi ve mantıkçı rolünü oynayan Şapkacı, daha sonra kendisinin olmadığını, sadece sattığını kabul ettiği bir şapka takmaktaydı. ‘Aynanın İçinden’ kısmında, bir çok kişi tarafından Carroll’la bağdaştırılan Beyaz Şövalye, havadan kelebek topladığını ve onları kendini doyurmak için sattığını söyler. Bu durum bir mantıkçı ya da filozofun, fikirleri hiç yoktan yaratarak öğrencilere satması gibidir.

Buğdaylar içinde uyuyan kelebekleri arıyorum: Onları papaz yahnisi yapıyorum ve sokakta satıyorum. Onları insanlara satıyorum, dedi, Fırtınalı denizlere açılanlara; işte böyle kazanıyorum ekmek paramı- Azıcık vereyim, eğer isterseniz.”

Alice çay partisine geldiğinde, Mart Tavşanı ve Şapkacı onu görünce bağırırlar, “Yer yok! Yer yok!” Acaba onlar Alice’in orada istenmediğini mi kastediyolardı, yoksa dışarıda olduklarından gerçek anlamıyla bir ‘yerin olmadığını’ mı söylüyorlardı? Alice bunu bir hakaret olarak yorumlar ve kızgın bir şekilde oturur. Mart Tavşanı ona şarap teklif eder, sonra ise aslında hiç şarap olmadığını söyler. Alice bunun kaba bir hareket olduğunu belirtir; Mart Tavşanı da buna karşın, bir yere davetsiz oturmanın kaba bir hareket olduğunu söyler. Şapkacı, Alice’e “saçlarını kestirmelisin,” der. Alice bunu da kaba bulduğunu belirtir. Şapkacı da buna bir bilmeceyle karşılık verir; cevaplanmayacak bir bilmece: “Bir kuzgun neden yazı masasını sever?” Neden bize kaba davranan insanlara kaba davranırız, neden bize tam olarak nasıl davranılıyorsa onlara öyle davranırız? Bu varoluşun çözülemeyen bir bilmecesi olarak kalacaktır.

Alice, “Cevabı tahmin edebileceğime inanıyorum,” der. Mart tavşanı şöyle cevap verir: “Cevabı bulabileceğini düşündüğünü mü kastediyorsun?” Alice onaylar, tavşan şöyle devam eder: “O zaman ne kasettiğini söylemelisin.” Biz diğer insanların niyetlerine dair hükümlerimizi onların söz ve davranışlarından ayrı olarak veremeyiz. Gerçekten de Alice buna karşı çıkar ve “en azından dediğim şeyi kastediyorum? Bu aynı şeydir bilirsin,” der. Tam bu noktada Şapkacı olaya mantıkçı olarak dahil olur ve Alice’i, Wittgenstein’ın Russell‘ın mantığı yanlış anladığına dair fikrindeki gibi, yanlış yorumlar. Şapkacı ikisinin aynı şey olmadığını söyleyerek karşı çıkar, “Ne yiyorsam onu görüyorum”un “Ne görüyorsam onu yiyorum” ile aynı olmadığını söyler.

Formel mantıkta öğrenilen ilk şeylerden biri “eğer A varsa B de vardır”ın, “eğer B varsa A da vardır” ile aynı şey olmadığıdır. Şapkacı burada müthiş bir şekilde, yediğimiz her şeyi görmemizin; gördüğümüz her şeyi yememizden baya farklı olduğu örneğini verir. Yine de Alice, “dediğim şeyi kastediyorum” dediğinde, söylediği o spesifik şeyi kastettiğini söyler; her koşulda dediği şeyi kastettiğini değil. Yalan söyleme yeteneği olmadığı evrensel iddiasını ortaya koymaz ama cevabı tahmin edebileceğini söylediğinde, bunu aynı zamanda kastettiği ve bunu kastettiğini söylemesi ve gerçekte de söylemesinin aynı şey olduğu belirli iddiasını ortaya koymaktadır. Mantık ve Matematik’te, A + B; B + A ile aynı şeydir, öyle ki “Alice bunu dedi ve kasetti” ile “Alice bunu kastetti ve dedi” demek aynı şeydir.

Şapkacı’nın mantığı kusursuzdur ama Alice’i yanlış anlar. Alice istenmeyen bir misafirdir ve Şapkacı onun hatalarını gözlemektedir. Burada Russell ve Wittgenstein arasında bir ilişki mevcut mudur? Wittgenstein bizim, belirli bir şeyin kullanılma şekli ya da her muhtemel durumda ne anlama geleceğini tasarlarken, ‘bazı’ kavramından , ‘hepsi’ye hızlı ve kolay bir geçiş yaptığımızı söyler. Bazen gerçekleşen bir şey, her zaman da gerçekleşebilir; ama böyle olması şart değildir. Filozoflar kendi iddialarını genellikle istisnaları hesaba katarak ‘genel’ olarak, fakat rakiplerinin iddialarını evrensel, istisnalarla çelişir bir şekilde yorumlarlar. Kurallar ve pozisyonlar evrensel ve mutlak olabilir; ama olmak zorunda da değildir. Eğer Sam iyidir dersem, onun her açıdan kusursuz olduğunu mu, bir kaç kusura rağmen iyi olduğunu mu, yoksa tamamen kötücül biri olmasına rağmen bugün bir nişancıya ihtiyacımız olduğundan iyi olduğunu mu kastettiğimi bilemezsiniz. Hans Sluga, kızına evde durmasını söyleyen anne örneğini kullanır; kıza güvenmek, eğer ev yanmaya başlarsa kız için bu öğüdün geçersiz olacağından yeterince zekice ve makuldur.

Aslında delilik Russell’ın en büyük kabusuydu.

Wittgenstein’a göre Russell, mantığı, belli özel durumlara bağlılığını göz ardı ederek evrensel ve aritmetik düşündüğü için yanlış anlamıştır. Mutlak kesinlik fikri aklıselimlik için bir dayanak mıdır? Yoksa Alice’in Harikalar Diyarı rüyasında rüya ve gerçeği karıştırması gibi ya da Şapkacı’nın Alice yorumu gibi bir yanılsama mıdır? Russell ve çevresini Şapkacı’nın çay partisine benzeten Cambridge’dekiler muhtemelen ikinci ihtimali düşündüler. Russell, radyoya felsefe ve edebiyat eserlerini tartışmak için çağrıldığında, çoğu konuya dair oldukça istekliyken sadece Alice Harikalar Diyarında‘yı tartışırken isteksizdi. Bunun sebebi muhtemelen başkaları tarafından deli olduğunun düşünülmesinden nefret etmesi ve Şapkacı’yla ilişkilendirilmesinden alınmasıydı.

Aslında delilik Russell‘ın en büyük kabusuydu. 17 yaşındayken bir arkadaşını boğarak öldürme teşebbüsünde bulundu ve kendini durdurmayı zar zor başarabildi. Sadece bir kaç yıl sonra Cambridge’de McTaggart ve Moore’la okul arkadaşıyken, amcası Willy’nin ağır sinir bozukluğunun etkisiyle, bir sokak serserisini boğduğunu ve birini öldürdüğü iki adamı bıçakladığını öğrendi. Willy Russell bir daha hiç iyileşemedi. Kalan yıllarını, katatonik bir rüya ülkesine geçerek, bir akıl hastanesinde geçirdi. Bertrand Russell, amcasına genetik açıdan bir nefes kadar yakın olması dolayısıyla, deliliğin birden aklını ele geçirmesi ihtimalinden çok korktu ve bir deli tarafından boğulma ya da bir deli olarak birini boğma fikirlerinden sürekli rahatsızdı. Bir insan, insan etkileşiminin bundan daha rahatsız edici halini hayal edemez herhalde. Hayatının büyük bir kısmında Russell, diğerlerinin sıcaklığından uzak bir şekilde bir akvaryumda yaşayan bir balık gibi hissetti.

Diğer taraftan, gençliğinin en mutlu anlarından biri, 11 yaşındayken abisi Frank’ten Öklit geometrisini öğrendiği andır. Matematik ona, evrensel ve sonsuz olanın yanı sıra çelişkili olmayan ifadeleri vaadetti. Üzücüdür ki, kısa bir zaman sonra Öklit’in teorilerinin, ispatlanmayı bekleyen prensipler yani aksiyomlar üzerinde durduğunu keşfetti. Ve dahası, hayatının büyük bir kısmı ve kariyeri, Amerikalı pragmatist ve psikolog William James‘in ona verdiği tavsiyeye bir çözüm aramakla geçmiştir :

Sana son sözüm şudur: Somut gerçekliklerle ilişkini korumak istiyorsan matematiksel mantığa elveda de.”

Russell, buna cevap olarak bir arkadaşına şöyle yazdı:

Bu iki seçenek arasından, sembolik mantıkla olan ilişkimi korumayı daha fazla tercih ederim.”

Bu Harikalar Diyarı işidir (delicedir). Tıpkı Russell’ın, Whitehead’le beraber on yıl boyunca üzerinde çalıştığı, 1910’da yayınlanan ve çok az insanın okuyabileceği , 1 + 1 = 2’yi kanıtlamaya odaklı 362 sayfalık Principia Mathematica‘yı yazması gibi. Daha sonra, hemen bir sonraki yıl 1911’de, Wittgenstein aniden Russell’ın odasında belirmişti…

Yazar: Eric Gerlach
Çeviri: Anıl Özden
Kaynak: The Philosopher

Please complete the required fields.