Frank ailesi Almanya’da yükselen Nazi hareketi nedeniyle Hollanda’ya ilk taşındıklarında, Yahudiler olarak, artık istenmedikleri ülkelerinden kaçacak bir yer bulduklarını ümit etmişlerdi. Amsterdam’daki yaşamları güzel başlasa da (Otto Frank’in başarılı bir işletmesi vardı ve kızları Margot ile Anne iyi arkadaşlar edinmişlerdi) çok uzun sürmedi. 1930’ların sonunda Alman güçleri Hollanda’yı da tehdit etmeye başladığında Otto, ailesini buradan kaçırmaya, hiç olmazsa saklanacakları bir yer bulmaya çalışıyordu.

10 Mayıs 1940’ta herkesin korktuğu şey oldu.

Almanya, Hollanda, Fransa, Belçika ve Lüksemburg’a karşı Fall Gelb (Sarı Harekât) adını verdiği harekâtı başlattı. 13 Mayıs’ta Hollanda kraliçesi Wilhelmina ve kabinesi, emrindeki kişilere “Yahudi yurttaşlarımıza iyi bakın” diyerek ülkeden kaçtılar. Ertesi gün, Alman bombardıman uçakları Rotterdam’da yaklaşık 900 kişinin ölümüne ve 27.000’den fazla binanın zarar görmesine neden olan bir yangın fırtınası başlattı. Hollandalı başkumandan, General Henri G. Winkelman’ın teslim olmaktan başka seçeneği yoktu.

140.000 kadar Yahudi’nin yaşadığı Hollanda, coğrafyası itibarıyla kaçmayı zorlaştıran bir ülkeydi. Reichskommissar Arthur Seyss-Inquart yönetimindeki yeni mülki idare döneminin başlangıcında çoğu kişi işgal güçlerinin günlük yaşamı alt üst etmeyeceğini ümit ediyordu. Babası Amsterdam’daki matza (hamursuz ekmek) fabrikasında çalışmış bir gayri-Musevi olan Joop Zoutberg, “Almanlar 1940’ın mayıs ayında geldiklerinde düzgün insanlara benziyorlardı,” diyor ve ekliyordu, “O ilk zamanlarda hiçbir zarar vermemişlerdi.”

Fakat ulusal güvenliğin başındaki SS (Koruma Timi) generali Hanns Rauter’in etkisiyle baskılar hızla arttı. Çıkarılan yönetmeliklerle Yahudiler‘in devlet memuru olmaları yasaklandı, ticari varlıklarını ifşa etmeleri zorunluluğu getirildi ve Yahudi çocukları tamamı Yahudi olan okullara gönderildi. Parklara ve kafelere “Yahudiler Giremez” tabelaları asılmaya başlamıştı. [Anne’in arkadaşı Eva] Schloss’tan bu kısıtlamalara şöyle bir tepki geldi: “Başlangıçta bizim için büyük bir sorun oluşturuyordu. Ne yüzme havuzuna gidebiliyor, ne toplu taşımayı kullanabiliyor ne de sinemada film izleyebiliyorduk.” Sinema yasağı film bağımlısı Anne’i rahatsız ediyordu, bu yüzden Otto, bir film ve projeksiyon makinesi kiralayarak filmleri evde izleyebilmesini sağlıyordu.

Sonrasında 1941’in ocak ayında Almanlar ülkedeki 159.806 Yahudi’nin ve 19.561 yarı Yahudi’nin kayda geçirilmelerini zorunlu hâle getirdi. Amsterdam’daki Anne Frank House’da tarih uzmanı olan Gertjab Broek bu durumu LIFE dergisine, “Bu kendi kendini raporlama sistemiydi. Yani büyükannesi ya da büyükbabası Yahudi olan herkes bunu yetkililere bildirmek zorundaydı,” şeklinde aktarıyor. “Bugün kulağa çok tuhaf gelse de çoğu kişi bunu yaptı.”

Bazıları direnişe katılarak kimlik kartlarını çaldılar ve köprüleri kundaklamak için Müttefik Devletler’le çalıştılar. Şubat 1941’de Almanların merkezî meydanda Yahudilere saldırmasından sonra, Komünist parti büyük bir grev çağrısı yaptı. Bu eylem, Nazilerin azmini kırmaktan çok, onları daha da baskı uygulamaya itti. General Rauter’in grevi bertaraf etmesiyle 7 kişi öldü, 76 kişi yaralandı, 427 kişi de tevkif edilerek Buchenwald toplama kampına gönderildi.

Tüm bunlar olup biterken, Otto’nun işleri büyüyordu. Artık daha çok alana ihtiyacı olan Opekta 1940 Aralık ayında yeni bir adrese taşındı: 17. yüzyılın ünlü Westerkerk kilisesinin yakınlarında 18. yüzyılın başından kalma, kanal kenarındaki bir bina olan Prinsengracht 263’e. Tuğladan yapılma bu bina dört katlıydı ve aslında bir tanesi arka arkada eklenmiş iki binadan oluşuyordu. Yahudilerin hayatları üzerinde artan kısıtlamalar yüzünden, Otto işlerini yavaşça Jo Kleiman’a ve Victor Kugler’e devretti.

Naziler, Avrupalı Yahudileri ortadan kaldırma planlarını açıkça ortaya koymuşlardı. 1942’nin başlarında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonların Pearl Harbor saldırısı sonrasında savaşa girmesiyle, Naziler’in sert önlemleri (cracked down) daha da hızlandı. Üzerinde Jood yazan 569.355 adet sarı yıldız bastırıp Yahudilerin bu yıldızları kıyafetlerine dikmelerini zorunlu kıldılar. “Kardeşim Heinz kıyafetindeki yıldızı söken bir arkadaşının tutuklandığını ve o günden sonra ondan bir daha hiç haber alınamadığını söyledi,” diyor Schloss.

Hollanda’dan kaçmanın imkânsız görünmeye başlamasıyla Otto Frank’in aklına yeni bir fikir geldi.

Formun Altı

Ailesini Amsterdam’da saklamak için Kleiman ve Kugler’in yardımıyla bir plan yaptı. Miep çocukken Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avusturya’nın yiyecek kıtlığı çektiği günlerde ailesi tarafından Viyana’dan Amsterdam’a sığınmacı olarak gönderilmişti. Bu yüzden Otto kendisine ve yeni evlendiği Jan’a saklanan bir ailenin sorumluluğunu üstlenmek isteyip istemediklerini sorduğunda, hiç tereddüt etmeden evet dediler. Bep Voskuijl* de daha sonra bu yardım grubuna katıldı ve Otto Hermann van Pels ve ailesini de kendileriyle birlikte saklanmaya davet etti. 263 numaralı binadaki ofisin arkasında küçük bir daire oluşturdular. Yeri hazırlamak için gizlice konserve ürün, kurutulmuş balık, tahıl ve diğer ihtiyaçların yanı sıra mobilya, yatak takımı, mutfak eşyaları ve tabak stokladılar.

1942’de 13 yaşına giren Anne’in doğum günü için, Otto, Rin Tin Tin’in oynadığı The Lighthouse by the Sea filmini kiralamıştı. Anne birkaç gün önce köşebaşında bir kitapçıda görüp çok beğendiği ekoseli bir günlüğü hediye olarak aldığında mutlu oldu. “Aldığım en güzel hediyelerden biri” dediği bu günlüğün ilk sayfasına “Şimdiye kadar kimseye söyleyemediğim şeyleri umarım sana söyleyebileceğim. Dilerim benim için büyük bir rahatlık ve destek kaynağı olursun,” yazmıştı.

Anne günlüğünü mektup yazar gibi tutuyordu. Oluşturduğu hayalî mektup arkadaşı, adını Cissy van Marxveldt’in eğlenceli ve gamsız bir genç kız ile onun Kitty adındaki en iyi arkadaşını anlatan bir öykü dizisindeki karakterden alıyordu. Etrafında olup bitenlere rağmen, Anne hep pozitifti, arkadaşlarıyla Café Delphi ya da civardaki bir dondurma salonuna gidiyor, masa tenisi oynuyor ve günlüğünün ilk sayfalarını hoşlandığı erkekler ve arkadaşları hakkında yeniyetme düşünceleriyle dolduruyordu.

Ne var ki, 5 Temmuz’da yetkililerden Margot’a bir mektup geldi.

Duyurulan planlarda 16 ila 40 yaşları arasındaki Yahudilerin iş gücü için Almanya’ya gönderileceği açıklanıyordu ve Margot’a şimdi bir rapor sunması emrediliyordu. O gece Jan ve Miep yanlarına birkaç kıyafet, havlu ve ayakkabı aldılar. Kızlar okul çantalarını doldurdular – “İlk aldığım şeyler; bu günlük, daha sonra bigudiler, mendiller, okul kitapları, bir tarak ve bazı eski mektuplardı” diye yazdı Anne. Otto, İsviçre’nin Basel kentindeki kız kardeşi Helene Elias’a ortadan kaybolacaklarını haber vermek için şifreli bir mektup gönderdi.

“O zamanlar saklanacaklarını biliyorduk,” diyecekti oğlu Bernhard daha sonra. “Fakat nerede saklanacaklarına dair hiçbir fikrimiz yoktu. O günden sonra da bir daha haber alamadık.”

*Elisabeth “Bep” Voskuijl, Hollanda işgali sırasında Anne Frank ve ailesinin Nazi zulmünden gizlenmesine yardımcı oldu. Anne Frank Günlüğü’nün ilk versiyonlarında kendisine “Elli Vossen” takma adı verildi.

©® Düşünbil (2020)

Yazar: Daniel S. Levy
Çeviri: Rüstem Sayar
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak: time.com

Please complete the required fields.