Blaise Pascal (1623-1662), bir fizikçi, matematikçi, geometrici, hesap makinesi tasarımcısı, tartışmacı ve bir Hıristiyan apolojistiydi, peki bir filozof muydu? Filozof teriminin o dönem üzerindeki etkilerini hesaba katarak, bu soruya muhtemelen hayır cevabı verecekti; çünkü geçirdiği dönüşümün anısına şöyle yazmış: “İbrahim’in tanrısı, İshak’ın tanrısı, Yakup’un tanrısı, filozofların ve bilginlerin tanrısı değildir.” Yine de Pascal günümüzde hala okunuyor çünkü döneminin felsefi düşüncesiyle yaratıcı biçimde iç içe geçmiş ve zamanımızın düşüncesi için de onun söylemelerine kulak verecek hala bir şeyler var.

Erken Yaşamı

Blaise Pascal, 19 Haziran 1623’te, Fransa’nın merkezindeki Auvergne Bölgesi’ndeki Clermont şehrinde doğdu. Ablası Gilberte 1620’de, küçük kız kardeşi Jacqueline ise 1625 yılında dünyaya geldiler. Sonraki yıl annelerini kaybettiler ve Pascal sekiz yaşındayken Paris’e taşındılar. Babası bir daha evlenmedi. Pascal on iki yaşındayken Öklid’in otuz ikinci önerisini keşfetti; daha sonra bilgin Mers Marinenne liderliğinde entelektüel çevrenin toplantılarına kabul edildi.

1638’de Pascal’ın babası gizli kapaklı siyasi bir olay yüzünden Bastille’de tutuklanma riskiyle karşı karşıya kaldı ve saklanmak zorunda kaldı. Neyse ki, bir tiyatro gösterisinin ardından Kardinal Richeliu’dan önce en küçük kızı Jacqueline, onun özrünü kabul ettirdi ve affedildi. (daha on üç yaşındaydı; erken gelişmişlik Pascal ailesine has bir özellik gibi görünüyor). Daha sonra baba, Normandiya’da vergi tahsildarlığı görevine atandı ve aile 1640’da Rouen’e taşındı. Bu sırada, 17 yaşında olan Blaise, konik kesitler üzerine bir makale yazdı. Ablası Gilberte 1641’de Florin Périer ile evlendi. Blaise’in çalışmalarını saklayarak günümüze kadar ulaşmalarını sağladıkları için Ablasına ve Périer Ailesi’ne teşekkür etmek gerek.

1642-1645 yılları arasında Pascal, aritmetik bir makine üzerinde çalışıyordu ki Charles Babbage bunun için iki yüzyıldır bekliyordu. 1646’da babası düşerek yaralandı ve Pascal’ın “ilk dönüşümüyle” sonuçlanan ve onu Port-Royal Manastırı’ndan dini eserlerle tanıştırmış olan Deschamps kardeşler tarafından bakıma alındı. Yıl sonunda ve 1647’de Pascal, vakumlama sisteminin doğasını araştıran pompalarla ilgili deneyler yaptı ve daha sonra kayın-biraderi Florin Périer’i de yanına alarak hava basıncının farklı yüksekliklerde farklı etkilerini gösteren deneyler yapmaya başladı, daha sonra da 1647’de Descartes ile tanıştı.

Babaları, 1651’de vefat edince, o ve kız kardeşi Paris’e yerleştiler; Blaise, daha sonra şehirden kısa aralıklarla ayrıldı. Matematik ve fizik üzerine yazılar yazmayı sürdürdü. 1654 yazında, Chevalier de Méré’den tamamlanmamış muhtemelen bir bahsin olası sonucunu bildiren bir mektuba yanıt olarak başlattığı yazışma, Fermat ile olasılık teorisinin temellerini atan bir diyaloğa dönüştü.

Pascal’ın hayatının bu andan sonra ilginç bir hal almaya başladığı söylenebilir. 23 Kasım 1654 gecesinde “ikinci dönüşümü” olarak bilinen bir deneyim yaşadı. Ölümüne kadar bu deneyimin belgesini hep kıyafetlerine iliştirerek bir anı olarak kayıtlarında tuttu. Bu belge o kadar özeldi ki kıyafetleri arasındaki değiş-tokuşunu bile hizmetçileri değil kendisi yapıyordu.

Pascal, Port-Royal’ın Jansenist manastırını sık sık ziyaret etmeye başladı. Kız kardeşi Jacqueline de bu manastırda rahibe oldu. Jansenizm, 17. yüzyıl Fransa’sında şüpheli bir dini hareketti. Augustinus Cornelius Jansen’in ölümünden sonra yayınlanan kitabında temellenen, lütuf teolojisi etrafındaki meseleler, bugün hala anlaşılmaz görünüyor. Pascal, her ne kadar Jansenist fikirlere mesafeli durduysa da kendini hep bu tartışmaların içinde buldu.

Bunun için bir sürü sebebi vardı. Bu sebeplerden biri, kız kardeşine ve onun manastırına olan bağlılığıydı. Bununla birlikte, otorite sorgulamaları ve kilise otoritesinin nereye kadar uzandığı konusunda da endişe duymaktaydı. Pascal her ne kadar deneysel bir bilim adamı olsa da kilisenin teolojik gerçekleri belirleme yetkisi olduğunu kabul etmişti. Ancak farkı biliyordu. Paris Üniversitesi, beş önermesini “sapkın” olarak kınamanın da ötesinde sadece Augustinus Cornelius Jansen’in çalışmasını tanıyacaklarını belirttiğinde Pascal, bu farkın altını çizdi: İkinci sebep, teologların diğer eğitimli insanlardan daha fazla yetkinliğe sahip olmadığı gerçeğiydi.

Bu konulardaki düşüncelerinin yansıması Taşra Mektupları oldu. Bunlardan ilki 1656 Ocak’ta, on sekizinci ve sonuncusu da 1657 Mart’ında ortaya çıkan bu mektuplar isimsiz olarak yayınlandı, Eylül 1657’de papalığın “Yasak Kitaplar Dizini”’ne alındığı için aslında doğru bir tercihti.

İlk üç mektupta; Üniversite’nin Arnauld’un Jansen savunmasını kınamasına değinen Pascal, Arnauld’a karşı birleşmiş iki fraksiyonun -Cizvitler ve Dominikalar- aslında lütuf teolojisi konusunda birbiriyle aynı fikirde olmadığını, ancak farklı terimleri ifade ederken aynı terminolojiyi kullanmayı kabul ettiğini belirtiyordu. Anti-Jansenist bir şekilde tüm erkeklerin “yeterli lütfa” erişebildiğini açıklamaktan mutluluk duyarken, diğer tarafta cazip olan karşısında Tanrı’dan “etkili lütfu” almaları için yeterli lütfun yetersiz olduğu meselesindeki saçmalığı bir bilim adamı olarak fark etmişti.

Geri kalan mektuplarda Cizvitlerin kendi yazılarından alıntılar yaparak onların vicdani ve ahlaki konulara çözüm yollarını inceleyen doktrinlerini eleştirdi. Cizvitler kilisenin babaları ve doktorları yerine çağdaş otoritelere güveniyordu. Pascal, ise bilimde reddederken teolojide geleneksel otoriteye inanıyordu. Ayrıca Cizvitler “olasılık fikrine” güvenilmesine izin vermişlerdi. Bu, mantıksal olarak en doğru görüşün ne olduğunu seçmek demek değildi, diğer görüşlerin de doğru olabileceğini kabul etmek demekti; bu, kişinin başvurmak istediği ahlaki konuma en uygun görüşü seçmek anlamına geliyordu. Pratikte ise, bu Cizvitlerin her zaman günahları mazur görmenin bir yolunu bulabileceği anlamına geliyordu.

Her ne kadar tartışmalı bir çalışma olsa da sağlam bir entelektüel temele dayanan Mektuplar’a Pascal, entelektüel titizlik eksikliğini kınayarak başlar ve bunun ahlaki titizlik eksikliğine nasıl yol açtığını gösterir ve inanmaya uygun olandan ziyade gerçeği aramamızı ister.

Tanrı’nın Bahisçisi

Bu sırada Pascal’ın en iyi hatırlandığı eser, notları ve taslaklarının ancak ölümünden sonra Pensées (Düşünceler) başlığı altında toplanan, 1670 yılında yayınlanan ve asla tamamlanmayan, Hıristiyan dini için özgür bir savunma, yani entelektüel bir yargı çalışmasını kapsayan yapıtıdır.

Pascal’ın hedef kitlesi, içinde bulunduğu çevre, yani eğitimli asiller ve burjuvalardı. Bu adamlar (ve sayıları giderek artan eğitimli kadınlar), çağdaş düşüncenin etkisi altında, geleneksel Hıristiyanlıktan uzaklaşıp deizm ya da akılcılığa doğru kayma eğilimindeydiler. Pascal ise, Hıristiyanlığın gerçeğini on yedinci yüzyıl felsefesi bağlamında göstermeyi amaçlamıştı. Bununla birlikte, o gününün akılcı düşüncesiyle uğraşırken, akılcı olmayanın gücünü de kabul etmişti. [Muhtemelen en ünlü cümlesi “Le coeur a ses raisons que la raison ne connaît point”olmalı, (“Kalbin kendi nedenlerini bilmediği nedenleri var” ) buradaki “bilmek”, “tanımak, aşina olmak” anlamında yorumlanabilir ve cümle daha iyi bir tercümeyle, “Akıl kalbin nedenlerine yabancıdır” şekline ifade edilebilir.]

Geleneksel savunucular tanrı varlığının kanıtlarıyla başlarken, Pascal, bunun yerine cevap gerektiren bir soru olarak insan olma durumdan başlar. İnsan hayatını bir hapishane hücresinde kaderini bilmeyen ve onu bulmak için sadece bir saati olan bir adamla karşılaştırır, ona göre bir saat bile talihi değiştirmek için yeterlidir. Doğanın aksine, insan o bir saati, talihini keşfetmeye çalışarak değil, sahip olduğu eli oynayarak harcamalıdır. Benzer şekilde, insan hayatındaki tek kesinlik ölümün kaçınılmazlığıdır, dolayısıyla ölüm sorusunun cevabını aramak gayet doğaldır. Bu soru bizi Pensées’ teki kötü şöhretli fikrini akla getiriyor: “Pascal’ın kumarı”. (Metin, Pascal kumar matematiği üzerinde çalıştıktan kısa bir süre sonra 1655 tarihinden itibaren böyle adlandırılmış olabilir.) fHapishane hücresindeki adam kumar oynamaya davet edilir ve Hıristiyan inancı üzerine bir bahis oynar, eğer kazanırsa fedakarlığın sağladığı bir hayat kaybından çok daha değerli olan ebedi mutluluğa erişecektir.

Bu argümana açıkça ve sıkça verilen cevap, dünyevi kaybın gerçek ve gösterilebilir oluşuna karşın kazanımın varsayımsal ve belirsiz olmasıdır. Bunu kendisi de kabul eden Pascal, bir diyalog tarzında (muhtemelen kendi iki yönü arasında) yazar ve diyaloğundaki kuşkucu, en iyi seçeneğin hiç bahse girmemek olduğuna vurgu yapar. Bunun yanıtı, “Evet ama bahse girmek de gereklidir,” olur. Öbür dünya inancı üzerine bahis oynamazsanız, dünyayla bahse girmiş varsayılırsınız, yani şu ya da bu şekilde bahis oynamak dışında başka bir seçenek yoktur. Burada, Pascal bize varoluşsal seçimlerden kaçamayacağımızı ve eylemsizlik olarak gördüğümüz şeyin aslında sonuçlarını kabul etmemiz gereken aktif bir seçim olduğunu hatırlatır. Pascal’ın düşüncesinin bu yönüyle Fransız varoluşçuluğunun öncüsü olarak görülebilir.

Pascal, derin kavrama yeteneği olan bir psikologdu. Ölüm sorunuyla yüzleşilmesi gerektiğinin farkındaydı fakat birçokları bunu araştırmaktan kaçınıyordu. Yazılarında sıkça kullandığı, “eğlence-delilik (divertissement – distraction)” kelimelerini; notlarının çoğunda başlık olarak kullanırdı. Hapishanedeki adama dönersek; hücresinde kart oynuyor; en sonunda dikkati neyden dağılıyor? Ölümden mi, yoksa evrendeki yerini kavrayışından mı?

Kart Dağıtıcısı

On yedinci yüzyıl, insanlığın kendisini nasıl gördüğüne dair büyük bir değişikliğe tanık oldu. Pascal’ın anlayışı iki şeyden etkilendi: Mikroskop ve Teleskop. Mikroskop, sonsuz küçük olanın bilinmeyen dünyasını, teleskop ise evrenin sonsuzluğunu ortaya çıkardı. (Papa’nın 1633’te Galileo’yu kınamasının ne bilimsel ne de Hıristiyan düşüncesi üzerinde önemli bir etkisi olmadığının görülmesi kayda değerdi. Pascal da Batlamyus Sistemi’nin artık geçerli olmadığını kabul etti.)

Bu yeni düşünce evreninde insanlığın yeri nedir? Açıkçası, insanların daha önce kendilerine verdiği kişisel önemi sürdürmesi artık pek mümkün değil; fakat Pascal, saygınlığımızı korumamızı sağlayan iki faktör olduğunu savunuyor.

Birincisi, insanlığın evrenin sonsuz küçüklüğü ile sonsuzluğu arasındaki bir orta noktayı temsil etmesidir. “Sonunda, doğa ile kıyaslandığında insan nedir? Sonsuza kıyasla hiçbir şey, her şey hiçlikle karşılaştırıldığında, her şey ve hiçbir şey arasında, aşırı uçları anlamaktan sonsuz kadar uzak bir araç.” İnsanlık, her iki sonsuzluğun da en uzak noktasına ulaşamayabilir, ancak merkezi konumu nedeniyle bu iki nokta arasında yer alanları kavrayacak yüceliğe sahiptir.

Ayrıca, “İnsan sadece bir sazdır, doğanın en zayıfıdır, ama bir düşünce sazıdır.” Evren onu ezebilir; ama o öleceğini bildiği halde, evren hiçbir şey bilmez.” Bu nedenle bütün saygınlığımız düşünceden ibarettir” – ya da belki bugün biz “bilinçten ibaret” deriz. Kâinatın geri kalanı bilinçten yoksundur; sadece insanlar onun verdiği saygınlığın tadını çıkarır.

Az önce alıntıladığım notun ardından Pascal tek bir cümle ekledi: “Le silence éternel de ces espaces infinis m’effraie.” (“Bu sonsuz alanların ebedi sessizliği beni korkutuyor.”) Yorumcular, bunun Pascal’ın kendi düşüncesini mi yoksa varsayımsal akılcı bir düşünceyi mi temsil ettiğini tartıştılar. Bana göre soru anlamsız. Her ikisi de bu yeni ve sonsuz evreni tasarlanırken ortaya çıkan dehşeti paylaşacaklar; Pascal, Hıristiyan inancında korku ile başa çıkmanın bir yolunu bulurdu.

Kumardan Çekilme

1658’de Pascal notlarını ve taslaklarını tomarlar halinde düzenledi ve savunma planını açıklayan bir konuşma hazırladı. Aynı zamanda Jansenist tartışması ve geometri üzerine incelemeler yaparken bir taraftan da başka polemikler üzerine yazmakla meşguldü. Henüz 1659’un başlarında (hala teşhis edilemeyen) ciddi bir hastalık geçirdi. Mayıs’tan Eylül 1660’a kadar Clermont’ta Périer Ailesi’yle kaldı ve durumu iyiye gitti. Kız kardeşi Jacqueline’in, Ekim 1661’deki ölümüyle teolojik tartışmalara olan ilgisi sona erdi; insan, kız kardeşinin ona ne kadar ilham verdiğini merak ediyor. Pascal, 1662’nin ilk üç ayında, Paris’te bir topluma taşıma ağı olan les carrosses à cinq sols ağını kurdu ve böylece başarılarına ilk kentsel toplu taşıma sisteminin oluşturulmasını da ekledi. Haziran ayında ağır hastalandı ve 19 Ağustos 1662’de otuz dokuzuncu yaş gününden iki ay sonra öldü.

Apolojisi asla bitmedi. 1658’den sonra Pascal devamlı notlar ve taslaklar hazırlaya devam etti fakat bir daha asla düzenlemedi. Bu tamamlanabilmesi asla mümkün olmayan gerçek bir sorudur. Pascal, on yedinci yüzyılın ortalarında ortaya çıkan insani durumun keskin bir analizini yapmıştı ve dönüşümünün bir sonucu olarak, sorunun cevabının ne olduğunu biliyordu. Ancak hiçbir zaman dönüşüm deneyimi ve entelektüel bağlılığını uzlaştıran, onu sorudan cevaba geçirecek bir yol bulamamış gibi görünüyor. İlk başta mucizeleri değerlendirdi (1656’da Marguerite Périer’in mucizevi iyileşmesinden derinden etkilendi); sonra kehanetlere baktı; ama sonunda bu sorunu yine çözemedi.

Belki, her halükarda Pascal’ın çalışmalarının eksik olması, onu bitmiş savunmasında daha yararlıdır. Pensées’de, kendi zorlukları ve zamanının zorluklarıyla güreşen, mucizeler ve kehanetler üzerine kendi çağında açmaza sürüklenen büyük bir düşünür ile karşılaşırız. Bugün ise Pascal, insanlık durumu ve ölüm meselesi üzerine bizimle hala konuşuyor.

Pascal’ın Bahsi (Kumarı)

Bu böyle devam eder. Her birimiz İsa Mesih’e inanıp inanmama konusunda bir seçim yapmalıyız. Öyle ya da böyle, birçoğumuz bu seçimi elimizde kesin bir kanıt olmadan yaparız. Bu nedenle etkili bir bahis oynamak zorundayız. Fakat, hangi bahis türünü seçmemize yardımcı olacak olası sonuçları karşılaştırabiliriz. Eğer İsa’ya inanma üzerine bahis oynarsak ve haklıysak, o zaman ödülümüz ebedi mutluluk olacaktır. Eğer İsa üzerine bahse girer ve yanılırsak, o zaman çok az kaybettik -belki de birkaç dünya zevkini kaçırdık. Bununla birlikte, İsa’ya karşı bahse girersek -yani, ona inanmamaya karar verir- ve yanılmış olursak, o zaman sonsuz yaşamı kaçırırız. İşte bu yüzden Pascal, İsa’ya inanmanın akılcı olduğunu savunuyor.

Metinler Üzerine Not: Provincial Letters (Taşra Mektupları) ve Pensées (Düşünceler)’in her ikisinin de çevirilerine ulaşılabilir. Yine de, en iyisi Pascal’ı orijinal dili olan Fransızcasından okumak. Büyük bir düşünür olmanın yanı sıra, notlar ve taslaklar yazarken bile olağanüstü bir düz yazı tarzı vardı.

©® Düşünbil (2020)

Yazar: Martin Jenkins
Çeviren: Ayşegül Atalay
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak: philosophynow.org

Please complete the required fields.