Aydınlanma, mutluluğu özgürlükte bulmaktır.

Aydınlanma nedir? Diğer birçok soyut kavram gibi, aydınlanma kelimesi ya da fikri de örneğin “ağaç” kelimesinde olduğu gibi dünyadaki gerçek veya somut bir şeye işaret etmez.

Aydınlanma 18. yüzyılın, aynı zamanda Akıl Çağı olarak da bilinen Aydınlanma Çağı’nın önde gelen fikirlerinden biriydi. Aydınlanma, bireyin aklî melekelerini kullanmasının önem kazanması, bilim, ve devletin ve insanların zihinleri üzerindeki kilise baskısının azalması ile bağlantılı olarak geldi. Sonuncusu ki daha sonra tartışacağım, büyük önem taşır.

Düşünürlerin aydınlanmaya şekil vermeye yahut onu tanımlamak için çalışmaya başlaması neredeyse kaçınılmazdı. 18. yüzyıl boyunca fikirler dünyasına egemen olan Alman filozof Immanuel Kant, aydınlanmayı “insanlığın kendi girmiş olduğu vesayetten kurtulması” olarak tanımlamıştı.

“Vesayet” başkalarının rehberliği altında olmak anlamına gelir. Topluma hangi açıdan bakarsak bakalım, insanların her daim başkalarının rehberliği altında olduğu haklı olarak söylenebilir. Bir doktor gördüğümüzde, sıklıkla tıbbi konular açısından en yüksek yetkiye sahip olduğunu varsayarız. Arabalarımızı tamir ettirdiğimizde, genelde tamirci bize ne söylerse ona inanırız. Kiliseye gittiğimizde ya da haberleri dinlediğimizde, bize ne söyleniyorsa tereddüt etmeden inanırız, özellikle de önyargılarımızı doğruluyorsa.

İnsanlar başkalarının vesayeti altında olmaktan keyif alır. Bu şekilde mutluluğu yakalar ve kendilerini güvende hissederler. Ne var ki, aynı anda hem darkafalılık sığınağınızda güvende hem de aydınlanmış olamazsınız.

Şimdi, Kant fazlaca insanın başkalarının rehberliği altında olduğunu söylerken haklıdır fakat toplumun buna bağlı olduğu gerçeğini ihmal eder. Sağlam bir toplum yapısı insanların birbirlerine karşılıklı olarak bağımlı olmalarına dayanır. Tarihteki en üstün zekâlar bile öyle ya da böyle kendilerinden önce gelenler tarafından yönlendirilmiş veya onlardan ilham almışlardır.

İnsanların aklî melekelerini kullanmaları ve şeyleri kendi başlarına keşfetmeleri gerektiğine bir dereceye kadar katılıyorum fakat, en nihayetinde, keşfettikleri bir başkası tarafından yapılan bir keşif olacaktır. O hâlde esasen, inanç sıçraması* pahasına, başka bir kişi tarafından yapılmış keşfin muteber olduğuna güvenmeliyiz. Bunu nasıl yapacağız? Pekâlâ, başkalarının muhakemelerine güvenmeliyiz ve böylelikle ad infinitum [sonsuza dek gider].

Kendi araştırmalarınızı yürütmenin güvenden oluşan bir kara deliğe benzediğini ya da başkalarının vesayeti altında olmak olduğunu kolayca görebilirsiniz. O hâlde bu kronik rahatsızlığın çaresi nedir? Kuşku yok ki her birimiz bilim insanı olup kendi adımıza gerçeği keşfedemeyiz; hiçbirimizin buna ayıracak yeterli vakti yok.

Ne zaman bu ikilem üzerinde düşünsem, şüphelerin dışavurumu hakkında benzer sonuca varırım. Bu yolla, dogmalardan arınmış bir yaşam sürebilirsiniz. Zihniniz aylak aylak gezinmek konusunda özgür olacaktır.

*Dipnot: “Leap of faith”, birine veya bir şeye, deney ve gözleme dayanan yeterli kanıt olmamasına rağmen inanmak/güvenmek anlamında kullanılan bir deyimdir.

Yazar: Tyler Szelinski
Çeviren: M. Kaan Erdoğan
Kaynak: The Odyssey Online 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.