Kaçtığımız şeyi yeterince ve mantıklı bir şekilde düşünmedikçe, korktuğumuz şeyin başa gelme hadisesini de bir o kadar hızlandırmış ve daha korkunç hale getirmiş oluruz. Endişe “kaçınma davranışı * korku” formülünü uygularken, çözüm ise “zamanlama + anlamlandırma” formülünü uygular. Verilmiş olan bu formüle etme biçimlerine matematiksel açıdan bakarsak endişenin çözümden daha fazla deneyim edildiği izlenimi çıkabilir. Katlanarak (çarpılarak) çoğalan bir durum her zaman toplanandan daha hızlı büyür ne de olsa.

Ancak bu durumu ruhsal bağlamda ele alırsak söz konusu kaçınma davranışının sınırlı bir döneme ait olduğunu ve bugüne dair işe yaramaz telafi metotları içerdiğini görürüz.  Korku ise, mantık dışı bir metamorfoza uğramıştır ve güncelliğini yitirmiş bir mitolojiye dönüşmüştür. Bugüne uymayan drenajlar geliştiren birey, rasyonel akıl sayesinde kendi zamanına çağırdığı mitleri yeniden anlamlandırarak olumlamalarını gerçekleştirebilir, böylece kendi bağımlılığını oluşturduğu yüksek kaygı toleransından kurtulabilir.

Tolerans, “hoşgörü, müsamaha, katlanma, göz yumma” gibi anlamlara geldiği gibi bir kişinin ya da makinenin mevcut işleyiş düzeninin içeriden veya dışarıdan gelebilecek herhangi bir aksaklığa ya da farklılığa karşı göstereceği dayanma gücü anlamına da gelebilir.

Bundan yaklaşık iki bin dört yüz sene önce yaşamış, sayısız çalışma ve belge ile günümüz doktorlarına ışık tutmuş, hatta göreve başlayabilsinler diye adına yeminler oluşturulmuş tıbbın babası Hipokrat’ın “hastalık yoktur, hasta vardır” anlayışı ile ilintili olan bütüncül düşünce, kaygı toleransına dair  “Kişinin doğası, tedavisi olmayan hiçbir hastalığı üretmez” çözümüyle buluşturulabilir. Bu açıdan bakarsak hastalık sırasında görülen semptomlar gerçekte hastalığın iyileşmesi için kişinin toleransını ayarlamaktan başka bir şey değildir sonucuna gidebiliriz.

Korku, kaygı, heyecan, endişe, gibi kavramlar üzerine biz neyi inşaa edersek, duygu durumumuz da ona göre şekiller alır. Bu ve buna benzer duyguların eser miktarda kişide olması hayatın içinde itici güçler oluşturup içinde bulunulan zamanın her anını farkındalık boyutuyla ele almamızı sağlar. Örneğin, korku duygusu doğal bir fenomendir. Gerçekte olup anlamlandırılamayan bir olaya karşı geliştirilen ve bir savunma sanatı olan korku; kaç ya da savaş dürtüsünü oluşturarak kişiyi tehlikelere karşı dinç tutar. Veya kaygı, makul seviyelerde hissedildiğinde çözüm odaklı düşünmeyi kolaylaştırır. Tüm mesele bu miktarların aşırıya çıkması ve bu doz aşımı ile bozulan algılama ve ona yüklenen anlamlardır. Gerçekte olmayıp varmış gibi anlamlandırılan bir hayale karşı geliştirilen ve bir avunma sanatı olan abartılmış kaygı ise, şaş ya da telaşlan duygusunu oluşturarak kişiyi var olmayan korkuya karşı savunmasız ve çaresiz bırakır.

Öyle ise bize sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen fakat sonlanacağını da bildiğimiz yaşantımızın kontrolünü ele geçirmek için tüm korku ve endişe verici kaygılardan uzaklaşmak yerine onlarla uzlaşmak, kaçıp saklanmak yerine onları en doğal haliyle hissedip aklanmak gerekir.

Psikolojideki bir çok konuya getirdiği açıklamalar gibi kaygı konusuna da bir açıklama getiren Sigmund Freud’a göre, “Kaygı, sevilen bir nesneyi yitirme korkusuna karşılık egonun bir tepkisi olarak ortaya çıkmaktadır.” (1) Başka bir deyişle, denge merkezi egonun yitirilmek istenmeyen duygu için telafi yolları üretme çabasıdır. Bu teoriye göre uygun telafi metotları bulunmadığı taktirde gerilimin artması kaygıya ve buna bağlı biçimde evhamların da artmasına neden olmaktadır. 19. yüzyıl filozoflarından olan Danimarkalı Søren Kierkegaard, “Kaygı Kavramı” adlı kitabında kaygıyı şöyle tanımlar: “Kaygı, bir varlığın var olmamaya, yani yok olmaya karşı verdiği mücadeledir.” (2) Bu durumda bahsi geçen kavram ile oluşan gerginlik, bireyin her iki kutupta bulunma gayreti içinde olması sebebiyle -yani mücadeleyi veren ile mücadele eden arasındaki kavgadan dolayı- çoğalmakta ve etkisini daha da fazla artırmaktadır.

Geçmişten günümüze sadece insanın kendisi değil aynı zamanda bir olaya, kişiye ya da tutuma yüklediği anlamlar da değişmiştir. Örneğin; hayatta kalma, yiyecek bulma veya yırtıcılardan korunma gibi temel ve bireysel endişeleri olan insan, günümüzde her ne kadar daha çok bireyselleşmiş gibi görünse de aslında bir topluluğa ait olamadığı için ya da içinde bulunduğu mevcut gruplardan ilişkisinin kesilmesi sebebiyle aidiyet sıkıntısı çeker. Aidiyetliğe atfedilen anlamların geçmişe nazaran alışılanın üstünde değer kazanması, farklı bir kaygı seviyesinin oluşmasına neden olmuştur. Bu duruma beklentilerin değiştiği ve bu beklentilerin endişe ile doğrudan ilişkisi olduğu gerçeğini de katarsak, sanırım kaygı kavramının tanımının yeniden yapılması söz konusu olacak. Hatta kaygı ne kadar yüksekse endişe de o kadar yüksek olacaktır. 

Yaşanmış olsun olmasın, sahip veya ait olunsun ya da olunmasın, görece bir bilinç geliştirilmedikçe, kaygı mevhumu kendi benliğine hapsolmak diye adlandırabilir. Belki de yaşamımız kendi içinde bize çözüm yolları sunmaktadır ama kendine dönük birey bu çözüm yollarını görmezden gelmektedir. Daha ziyade benliğini kompülsif bir döngüye hapsetmekte ve adına hastalık dediğimiz psikosomatik belirtilerle mücadele etmektedir. Hipokrat’ın dediği gibi, “Semptomlar bedenin doğal savunmasıdır. Biz onlara hastalık diyoruz ama aslında onlar hastalığın tedavisidir.” (3)

Dipnotlar:

(1) May, Rollo (2012). Varoluşun Keşfi,  (Çev.) Aysun Babacan, Okuyan Us Yay.
(2) Kierkegaard, Søren (2006). Kaygı Kavramı, Türker Armaner (Çev.), İş Bankası Kültür Yay.
(3) Galeano, Eduardo (2009). Aynalar, Süleyman Doğru (Çev.), Sel Yayıncılık.

Yazar: Ertan Yavuz

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.