Felsefe tarihine şöyle bir göz gezdirdiğimiz zaman, 16. yüzyılda Malebranche’ın; Descartes’in rasyonalizmi ile Augustinus’un mistisizmini uzlaştırma çabası, onun çağdaşlarında ve daha sonraki dönemde de kendini gösterir. Bu yazı, Baruch Spinoza’nın sisteminde eritilen rasyonalizm ve mistisizm ile başlayıp, onun kendine has sisteminin başka kısımlarıyla dallanıp budaklanacaktır. Spinoza’nın sistemine baktığımızda gözümüze çarpan ilk şey onun Tanrı sevgisidir. Diğer önemli kavramı ise geometrik yöntem’dir. Onun mistisizmi Tanrı sevgisinden, rasyonalizmi ise bu geometrik yöntemden gelir. Spinoza’nın sistemi pantheizm’dir. O, her şeyde Tanrı’yı bulur. Evren, Tanrı’nın kendisidir ve evren Tanrı’yla doludur.

Hayatının ilk dönemlerinde, Yahudi öğretileriyle yetiştirilmiş ancak daha sonraları doğa felsefesi üzerine yaptığı okumalar ve öğrendiği filozofların etkisi ile geleneksel Yahudi inançlarının dışına çıkmıştır. Bundan rahatsızlık duyan hahamlar ise son çareyi onu cemaatten atmakta buldular. Bu olay, Spinoza’nın hayatında bir dönüm noktası olmuştur. O, bundan sonra kendi sistemini herhangi bir din başlığı altında değil, mistisizme ek olarak rasyonalizmle oluşturacaktır. Onun öğretisinde kullandığı yöntem, deduktif-matematik yöntemdir; felsefesinin ana problematiği ise töz meselesidir.

Biz bir filozofu ele alırken onu döneminden bağımsız olarak değerlendiremeyiz. Spinoza da çağdaşlarından, öncüllerinden ve en önemlisi de döneme hakim olan meselelerden etkilenmiş, çalışmalarını da onun üzerine oluşturmuştur. 16 ve 17. yüzyıllara baktığımızda çoğu filozofun töz meselesiyle uğraştığını görürüz. Kendisi Descartes’dan etkilenmiş olsa da meselelere çoğunlukla farklı açılardan yaklaşacaktır. Onların en büyük ayrım noktasını anlamak adına, Descartes’ın sistemini çok kısa özetlemeye çalışacak olursak, Descartes’ın her şeyden şüphe ederek başladığı sorgulamada, şüphe ediyor oluşundan şüphe edemeyeceğine ulaştığını, oradan da Tanrı fikrine vardığını söyleyebiliriz. Descartes’ın ulaştığı bu sonuç Spinoza’da başlangıç noktasıdır. O, yola zaten Tanrı fikrini kabul ederek çıkar. Bu kavram onun için sadece çıkış değil, aynı zamanda varılmak istenen son amaçtır.

Kısaca, Spinoza Tanrı kavramını aramaz; doğrudan doğruya Tanrı idesini mutlak, yani değişmez, bir çıkış noktası diye baştan kabul eder. Bu noktadan hareketle sistemini kurmaya girişir. Sistemin genel amacını belirtmek istersek de bu “Tanrı’yı bilmek” olacaktır.  Bütün var olanları, Tanrı belli bir düzene göre kendi özünden türetmiştir. Bundan dolayı nesnelerin hem kökleri hem de ideleri Tanrı’da olacaktır. Böylece de Tanrı kavramını bildiğimizde, bu kavramın içerdiği ideleri de bilmiş oluruz. Bu, onun sisteminde yer alan en net Pantheizm çizgisidir. Her bir nesne Tanrısal tözün çeşitli şekiller almasından başka bir şey değildir. Tanrı bütün var olanların olabilirliğini kendinde bulunduran özdür.

Spinoza yöntemini, Ethica adlı eserinde net şekilde anlatır. Hatta kitabın kapağında yazan “geometrik düzene göre kanıtlanmış ve beş bölüme ayrılmış olan etik” ifadesi kitabın içeriği  hakkında yeterli ön bilgiyi sağlar. O, sistemindeki her şeyi geometrik zorunlulukla açıklar. Tek tek varlıklar, Tanrı’nın özünden matematiki bir zorunlulukla çıkarlar. Böylece de evren zorunlu olarak her şeyle bağlantılı bir sistem halini alır. Bu yöntemle, Spinoza töz düalizmini, yani ikiciliği, tözlerin ayrışmasını ortadan kaldırır. Onun öğretisinde, her şeyin biricik kaynağı olan Tanrı, tek töz, geriye kalan her şey de onun birer görünüşü, yansıması olacaktır.

Kaynakça:

Gökberk, M. (2014). Felsefe Tarihi. İstanbul:Remzi Kitabevi.

Spinoza, B. (2016). Etika. ( H. Z. Ülken, Çev.) Ankara: Dost Kitabevi.

Yazar: Tuğçe Çifci

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.