Bu soruyu üç kısımda irdeleyelim:

1- İnsanlar genellikle bilim ve din arasında uzlaşmazlık olduğunu düşünüyor mu?

2-  Geçmişte din ve bilim arasında sürekli ve kaçınılmaz bir çatışma olmuş mu?

3-  Bilim ve din ihtilaf halinde olmalı mı?

İlk iki soruyu yanıtlamak temelde nispeten daha kolay. İlki sosyoloji yardımıyla, ikincisi ise tarihsel bilgilerle cevaplanabilir. Bilimsel gerçekler atmosferinden sıyrılıp, ilke ve değerler çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor soruyu; yani ne olduğundan ziyade ne olmalıya yönelmeyi gerektiriyor. İşte bu yüzden de asıl çetrefilli olan 3.soru.

Mevcut Uzlaşmazlık

İlk sorunun açıklamasına dair pek çok sosyolojik veri var elimizde. Jonathan Hill’ın, örneğin, Amerikan vatandaşlarının bilim ve din arasındaki ilişkiyle ilgili yaklaşımlarını içeren bir çalışması var. Bu çalışmanın sonuçlarına göre az bir çoğunluk, farklı birtakım sebeplerden ötürü din ve bilimin uzlaşmaz olduğuna inanıyor.

Kimine göre bilim ve dinin ele aldığı sorular farklı, aralarındaki çatışma da biri diğerinin alanını işgal ettiğinde baş gösteriyor. Bu durum yine de sürekli ve gerekli bir ihtilaf anlamına gelmiyor. Kimine göre ise din, belirli hususlarda bilim ile çatışma yaşıyor. 2015 yılında yapılan bir araştırmaya göre temel kaygı evrimle ilgili, diğerleri ise Tanrısal alametler inancı ve yaşamın başlangıcı gibi konular. Belirli bir bilim alanının elde ettiği bilgilerin toplumsal ve etik ilkeler çerçevesinde değerlendirilmemesi bilim ve dini bir çatışmaya sokan. Bazıları da bu çatışmanın bilim ve dinin fıtratında olduğuna inanıyor; bilim ve dinin aynı sorulara farklı yanıtlar verme mücadelesinde olduğundan bu çatışmanın kaçınılmaz olduğu kanısındalar. Rakamsal ifade edecek olursak, yapılan çalışmaya göre Amerikalıların yüzde on yedisi gibi oldukça az bir kesimi tam anlamıyla bir uzlaşmazlığa inanıyor.

Geçmişte yaşanan çatışmalar

Tarihsel kayıtlar, az önce bahsettiğimiz, bilim ve din arasında uzlaşmazlığın fıtri olduğunu düşünenlerin yaklaşımlarını destekleyebilecek veya sorgulayacak niteliğe sahiptir. Bilim ve din arasındaki ilişki, son otuz yıl içinde yoğun şekilde tartışma ve araştırma konusu olmuştur. Bilim tarihçilerinin büyük çoğunluğu, elde ettikleri sonuçlara göre de sürekli bir bilim-din çatışmasının olmadığını öne sürmüştür. İngiliz tarihçi John Hedley Brooke ve Amerikalı tarihçiler David C. Lindberg ve Ronald L. Numbers’a göre tarih, bilim ve din arasındaki karmaşık ilişkilere sahne olmuştur; bazıları olumsuz, çok sayıda olumlu ve tarafsız diyebileceğimiz türden ilişkilere.

Bunun nedenlerinden biri,  ilgili alanların geçmişte şu ankinden çok daha farklı şekillerde düzenlenmiş olması. Orta Çağ‘dan 19.yüzyıla gelinceye değin düşünürler, teolojinin bilim dalları arasında yer aldı. Bu bağlamda eğer teoloji bir bilim dalıysa, bilim ve teoloji arasında bir çatışma aramak hayli anlamsız hale geliyor. Öyle ki, günümüz modern bilim anlayışına göre, doğa tarihi çalışmaları zaten 19.yüzyılda başlamıştır. Onun öncesinde doğa felsefesi ve doğa tarih, modern zamanın “bilim” diye nitelendirdiği örnek disiplinlerdi.

Fakat bu anlayışı günümüz modern biliminden ayıran, doğa felsefesi ve doğa tarihi gibi iki disiplinin bugünün bilimindeki gibi “doğal” olmamasıydı. Bu disiplinlerin referansları Tanrı’ydı ve doğal yaşamın Tanrı’nın tasarımı olduğu keşfine yönelikti. Sözün kısası din, doğa tarihinin de, doğa felsefesinin de bir dereceye kadar parçası olmuştur.

Öte yandan, bilim ve din etkileşimlerinin bu denli karmaşık olmasının diğer bir nedeni, dini hususların bilimsel doğa çalışmalarını pek çok şekilde etkileyebilme potansiyeline sahip olması. Tarih boyunca birçok bilim insanının, örneğin, bilimsel çalışmalarında dini etmenler doğrudan teşvik edici olmuştur. Kepler astronomiyi ilahi bir şükran, Robert Boyle bilim insanlarını “doğanın rahipleri” olarak nitelendirmiştir.  Isaac Newton’un da aralarında bulunduğu bazı bilim insanları da çalışmalarında, Tanrı’yı yüceltmek gibi dini amaçlar gütmüştür.

Din, yapılan bilimsel çalışmaların toplumsal meşruiyetine de katkı sağlamıştır.  Örneğin, Francis Bacon, modern bilimin, insan ırkının doğa üzerindeki Tanrı vergisi üstünlüğünün yeniden tesis edilmesini yardımcı olacağını düşünüyordu. Bacon’a göre bilimsel ilerlemeler insan refahı sağladığından, bilim de bir nevi Hristiyan ibadetiydi. Din, bilimin temel aldığı varsayımlara dayanak oluşturuyordu. 17.yüzyılda yaşanan bilimsel devrim boyunca doğa kanunlarına yönelik yeni yaklaşımlar, tamamen dini kökenliydi; Tanrı her daim her yerdeydi, dünyadaki düzenin ve kuralların nedeniydi.

Olumsuz etkileşimler de yaşandı haliyle. Galileo’nun başına gelenler, örneğin. Gerçi Galileo’nunki tam anlamıyla bir bilim-din çatışması sayılmaz aslında. Galileo’nun elde ettiği veriler, Katolik Kilise’si tarafından dayatılanın aksine, Kopernikçi görüşün aleyhindeydi. Darwin’in evrim teorisi de bilim ve din arasında en yoğun tartışmalara sebep olan bir diğer bir örnek. Tabii, Darwin’i destekleyen dindarlar da vardı, muhalif bilim adamları da; mesele basit bir “ çatışma”dan çok daha fazlasıydı aslında.

Bilim tarihçilerine göre bilim-din çatışmasının temelleri genellikle 19.yüzyıla dayanıyor. Bu konudaki temel kaynaklar; John William Draper’ın yazdığı 1874 tarihli History of the Conflict between Religionand Science ve Andrew Dickson White’ın yazdığı 1896 tarihli History of the Warfare of Science with Theology in Christendom.

Draper ve White bu eserlerde; Galileo’nin yargılanması, Hypatia’nın Hristiyan bir güruhun ellerinde son nefesini vermesi, Orta Çağ’da hüküm süren dünyanın düz olduğu inancı, bir kuyrukluyıldızın papa tarafından aforoz edilişi, kilisenin farklı mezheplere bölünmeyi yasaklaması, Bruno’nun bir bilim şehidi olarak infaz edilmesi gibi bilim-din çatışmasına dair pek çok kapsamlı ve etkili örnek sunuyor.

Bu çatışma hikayelerinin farklı çıkış kaynakları var. Draper’ın kitabı bilim-din ilişkisinden ziyade bilim-katolik kilisesi ilişkisi üzerine. White, Amerika’nın dini yapıya sahip olmayan ilk yükseköğrenim kurumu Cornell Üniversitesi’nin kurulmasına karşı rahiplerin ciddi muhalefetine maruz kaldı. Huxley ve Tyndall’ın hedefi ise İngiltere’de bilimi profesyonelleştirmek, toplumsal statüsünü yükseltmek ve Anglikan kilisesinin boyunduruğundan kurtarmaktı.

Bu kaynakların hangisini ele alırsanız alın, hepsinin arka planında 19. yüzyıldaki gelişmeler yer alır. August Comte’un belirttiği üzere, toplumlar esasen kademe kademe doğal bir gelişim gösterir; başlangıçtaki büyü ve batıl inançlar din ve felsefeyle birlikte değişime uğrar ve yerini modern bilime bırakır. Yazılı tarih objektifinden bakıldığında bilim ve din arasındaki çatışmalar, sonunda bilimin galip geleceği uzun soluklu çekişmeler olarak görülebilir.

Dinin istikrarı ve sekülerleşme fikirlerinin yetersizliğinden dolayı 19.yüzyıl, tüm toplumların dinin tuzaklarına düşmeden daha bilim ve seküler yenilik yanlısı bir yapıya dönüşmesi gerektiğine yönelik fikir mücadelelerine tanıklık etti.  Bu durum, keskin bilim taraftarlarının bilimin dini alt edebilmek ve bilim yanlısı yeni bir toplum oluşturmak için en iyi fırsat olduğunu düşünmelerine olanak sağladı.  Sam Harris ve yeni ateistlerin mantrası budur o yüzden: “Bilim dini yok etmeli.”

Diğer yandan, dini dayanaklar sebebiyle evrim teorisinin reddedilmesinden ötürü bilim-din arasında uzlaşmazlık olması gerektiğine inanmayı sürdürenler de var. Fakat bu bağlamda bu çatışma bilim ve din arasında değil evrim ve Hristiyanlık arasında yaşanmış oluyor. Aslına bakarsanız, yaradılışçılar ve akıllı-tasarım taraftarları da, dini inançlarını bilimsel bir çerçeveye oturttukları ve evrimin tam olarak bilimsel olmadığına inandıkları sürece, bir bakıma bilim dostu sayılırlar. Ancak burada da devreye daha kapsamlı bir ideoloji giriyor.

Evrim teorisini eleştirenlere göre bu teoriye, yalnızca belirli dini hususlara aykırı olduğundan değil, uygun bulunmayan bazı ahlaki değerleri söz konusu ettiği için karşı çıkılıyor. Buna göre evrim teorisi; insanı insan yapan değer ve özelliklerini ortadan kaldıran, toplumsal düzene zarar veren, hayvanlar ve insanlar arasındaki farkı sıfıra indirgeyen bir ideoloji.

Söz konusu çerçevede, bilim veya din, kendi sınırlarının ötesine geçtiğinde diğeriyle çatışma yaşıyor.  En sık yaşanan çatışma ise dünyanın varlığını, yaratılanlar ve yaratıcı arasındaki metafiziksel ilişkiyi Tanrı’yla açıklayan yaratılış doktrini. Bu doktrinin bilimsel argümanlarla bağdaştırılması, bilime de dine de zarar getirme potansiyeline sahip.

Bilim açısından ele aldığımızda ise, en ciddi tehlike her konuya ilişkin tek ve yegane doğru kaynağın bilim olduğunu savunan bilimcilik yaklaşımı (scientism). Bu konuda birtakım argümanlar mevcut. Ray Monk, örneğin, bilimin yanıtlayamayacağı pek çok sorunun olduğu görüşünde. Sevgi, aşk,  güzellik, iyilik kavramları bunların başında gelenlerden. Bu kavramlarsa bilimin alanında değil.

Görünen o ki, birbirinin alanını işgal etmediği ve üstünlüğünü dikte etme mücadelesine girişmediği sürece, bilim-din arasında bir savaş yok. İkisi arasındaki gerilimi yaratan, arttıran ya da dönem dönem farklı bağlamlarda tanımlanmasını gerektiren, ele alınan soru ve sorunlar aslında.

Yazar: Peter Harrison
Çevirmen: Leyla Belma Gazi
Kaynak: bigquestionsonline

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.