Günümüzde birçok öğretmen ve felsefe öğrencisi, sadece sermaye kesintilerinden değil; değerin yalnız araçsal ve mali açılardan ölçülmesine doğru yönelen, daha yaygın ve daha az ölçülebilir bir kültürel değişim yüzünden bu konunun tehdit altında olduğunu hissediyor. Fakat biz felsefeciler, kendi disiplinimizi savunmaya çalıştığımızda ise felsefenin neden önemli olduğu sorusu bazen, kendi kibrimize gömülüyor. Daha da önemlisi, belki de felsefeyi korumaya çalıştığımızda, kendi geçim yolumuzu da koruyoruz. Burada bir ironi var; çünkü felsefeciler kendilerini, uğraştıkları her türlü konuyla ilgili yüksek bir nesnelliğe kavuşan düşünürler olarak sunuyorlar.

Felsefecilerin, felsefenin değerinin üzerinde durmalarından vazgeçmeleri gerektiğini ya da muhakeme etmenin ve felsefe tarihindeki uzmanlığımızın gurur duyulmayacak bir şey olduğunu iddia etmiyorum. Ancak felsefenin önemi konusundaki nesnelliğimiz mevzusu, Bertrand Russell’ın bu konudaki görüşlerini dinlemek için bize güzel bir sebep vermekte. Russell bir filozoftan fazlasıydı; o ayrıca bir matematikçi, barış savunucusu, eğitmen, modern bilimin yaygınlaştırıcısı ve kültür eleştirmeniydi. Çalışmalarının çeşitliliği ve kapsamı, felsefe ve diğer araştırma türleri arasındaki ilişkiyi değerlendirdiğinden dolayı onu, felsefenin değeri üzerine yorum yapmak için iyi bir konuma getiriyor. Ayrıca, Russell, önceki çalışmalarıyla çakışmasına ve mesleki yaşamını tehlikeye atmasına rağmen hakikat arayışına kendini adamış olduğunu da birçok kez göstermiştir.

1946 yılındaki “Philosophy for Laymen” adlı makalesinde Russell; felsefenin doğasını, amacını ve önemini ele aldı. Felsefi sorgulamaya dair bir dizi soru listeledi: “Herhangi bir anlamda ölümden kurtulabilir miyiz ve eğer kurtulursak bir süreliğine mi, yoksa sonsuza kadar mı kurtuluruz? Akıl maddeye hükmedebilir mi ya da madde mi zihne tamamen hükmeder; veyahut da bir ihtimal, her ikisinin de belli bir bağımsızlığı var mıdır? Evrenin bir amacı var mı? Yoksa kör gereksinimler tarafından mı yönlendiriliyor? Ya da evren, bulduğumuzu düşündüğümüz ve bizim düzen sevgimizden var edilen bir fanteziden ibaret olan doğa yasalarının olduğu, yalnızca bir karışıklık ve kaos mu? Eğer kozmik bir düzen varsa varsayımlarımıza yol gösterecek astronomi mi yoksa yaşam mı daha fazla öneme sahip ya da hayata verdiğimiz ehemmiyet yalnızca kibir ve dar görüşlülük mü?”

Russell’ın burada birçoklarının felsefi olduğu kadar genel anlamda dini olarak da algıladığı, felsefenin daha “kozmik” sorularına odaklanması dikkat çekici. Karakteri gereği Russell, bu tarz sorulara yanıt veremediği ve başka birisinin cevaplayabileceğine de inanmadığını belirterek agnostikliğini açıklar. Bununla birlikte, “Eğer bu sorular unutulurlar ya da yeterli kanıt olmadan kesin cevaplar kabul edilirse insan yaşamı verimsizleşir,” der. Bu nedenle felsefenin önemli bir amacı, bu sorulara olan ilgiyi canlı tutmak ve önerilecek herhangi bir cevabı dikkatle incelemektir.

Russell, kozmik anlam ve değerin; varoluşsal, etik ve manevi önemi soruları üzerinde duran yaşam biçimi ile felsefenin antik bir anlayışını canlandırıyor. (Elbette, bu terimlerle ne demek istediğimiz filozofların uğraştıkları bir başka mevzu.) Russell bize hatırlatıyor: Antik Yunan geleneğinde felsefe, basitçe bir teorik uygulama değildi ve filozoflar sadece – ya da hiç- profesyonel düşünür de değildiler. Russell, “Sokrates ve Plato, sofistler tarafından şoka uğratıldılar; çünkü sofistlerin dini amaçları yoktu,” diye yazıyor ve birçok Antik Yunan filozofu “ilerideki dönemlerin manastır düzenini belli bir şekilde andıran cemiyetler kurdu” diye ekliyor.

Sokrates Devlet’te, filozofun hakikat arayışının; ruhun ne olduğunun ve onun hangi iyileri içerdiğinin teorik olarak netleştirilmesi gibi, tüm ruhunun iyiye doğru yeniden yönlendirilmesini de kapsadığını savunur. Aristoteles bu görüşü, insanlığımızın getirdiği mutluluk ve memnuniyet ile pratikte bizim için iyi olana göre kişiliğimizi nasıl oluşturabileceğimizi gösteren, erdem etiği yoluyla geliştirdi. Russell da bu görüşü “eğer felsefe, uzman olmayan insanların hayatında önemli bir rol oynamaksa, bazı yaşam biçimlerini savunmayı bırakmamalıdır” şeklinde savunarak bu geleneğe katılıyor. İyi yaşamanın, felsefi ve dini yaklaşımları arasındaki ana farklılıkları ise şöyle tespit ediyor: Felsefe, bir geleneğin ya da kutsal bir kitabın otoritesine yapılan herhangi bir başvuruyu reddeder ve filozof bir kilise kurmaya çalışmamalıdır.

Russell açıkça, otoriterliği dinin özü olarak görüyordu ve felsefesinin temeli ise kesinlikle din karşıtlığıydı. Etik yönelimli bir şüphecilik, onun düzgün bir felsefi yaşam anlayışının kalbinde yatıyordu. Russell için, felsefe, barışa öncülük yapmalıdır; kişisel sükûnete ve dünyadaki barışa. “Dogmatizm, barışın düşmanı ve demokrasiye karşı zorlu bir engeldir,” diye yazmıştır. En küçük felsefe eğitiminin bile; milliyetçi, mezhepçi çıkarlar ve demokrasi adına vaaz edilen “kana susamış saçmalığın” ötesini görebilmemizi öğreteceğini savunur.

1946 yılındaki makalesinde Russell, “laymen” [laik kimse] okuyucularına, duygusal konular hakkında daha objektif düşünmeyi öğretir: “Siyasi görüşü ifade eden bir cümlede güçlü, fakat her okuyucuda farklı bir duyguyu canlandıran kelimeler olduğunda; onları A,B,C gibi sembollerle değiştirmeye ve sembollerin tekil önemini unutmaya çalışın. A’nın İngiltere, B’nin Almanya ve C’nin ise Rusya olduğunu varsayalım. Harflerin anlamını hatırladığınız sürece, inanacağınız şeylerin birçoğu; mantıksal olarak alakasız olan İngiliz, Alman ya da Rus olup olmamanıza bağlı olacak.”

Elbette, bu tekniği öğrenmek; bunu, en çok ihtiyaç duyulan kriz, stres ya da duygusal çalkantı zamanlarında uygulamaktan daha kolaydır. Fakat felsefenin neden sadece entelektüel bir alıştırma olmadığı; aynı zamanda -Aristoteles’in de açıkça gördüğü gibi- sabır alıştırması da gerektiren varoluşsal bir görev olduğu da tam anlamıyla budur. Russell’ın söylediği gibi: “Belirsizliğe katlanmak zor; ancak diğer erdemlerin birçoğu da böyle. Her bir erdemin öğrenilmesi için uygun bir disiplin vardır ve muallak olan hükümlerin öğrenilmesi için en iyi disiplin ise felsefedir.”

 

Yazar: Clare Carlisle
Çevirmen:
 Şeyma Gül

Kaynak: The Guardian

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.