Bir gölgeyi hırsız sanmaya, bir hırsızı gölge sanmaktan daha yatkınızdır.‘  – Anderson Thomson

Bu yazımda farklı bir konuyu ele almaya çalışacağım. İnsanların kendi iç benliklerini rahatlatmak uğruna farklı insanlara çeşitli nedenlerle nasıl saldırmalarını örneklerle ortaya koymaya çalışalım.

Danimarka yapımı, Thomas Vinterberg’ın yönettiği, 2012 yapımı Jagten (Onur Savaşı) filmini şiddetle izlemenizi öneririm. Filimde bir kreşte çalışan Lucas adlı çalışanın yaşamından bir kesit anlatıyor. Filmin öyküsü kısaca şöyle:
 
“Theo’nun anaokulundaki kızı Klara (Annika Wedderkopp) öğretmeni Lucas’a karşı hisler beslemeye başlamış ve ona kalpten bir hediye hazırlamıştır. Evde abisi ve bir arkadaşı tarafından uygunsuz bir fotoğrafa maruz kalan Klara, o gün Lucas’ı ansızın dudaklarından öper. Durumun uygunsuzluğunun farkında olan Lucas ise hediyesini geri çevirmekle beraber Klara’nın iç dünyasını öğrenmeye çalışır; fakat başarısız olur. Kıskançlığı tepesine vuran Klara ise günün sonunda bir öğretmene gördüğü uygunsuz resmin de etkisiyle Lucas’ın genital organını gördüğünü ve onu sevmediğini söyler. Hiçbir kanıt bulunmamasına rağmen Klara’nın söylediklerine inanmaya başlayan halk zamanla Lucas’a karşı agresif tavır sergilemeye başlar ve böylece Lucas’ın sonunda harika gittiğini düşündüğü hayatı ufacık bir yalanla alt üst olur.” [1]

Bu suçlama dilden dile dolaşır ve kasabadaki -birkaç insan dışında- herkes bu suçlamaya ortak olur. Bu durum öyle ileri gider ki, Lucas artık marketten temel gereksinimlerini alamaz duruma gelir. Dayak yer ve her gittiği yerde kovulur. Bir ara tutuklanır. Ancak Lucas tüm bu baskı, yalan ve iftiralara karşı direnir ve bir onur savaşına girişir. Filimin orijinal ismi “av”. Ve Lucas artık bir avdır. Ancak sonuçta küçük kız yalan söylediğini anlatmaya başlar ve bir yıl sonra artık Lucas’ın bir yalana kurban edildiği anlaşılır. Bu av’da onur savaşını kazanır Lucas. Peki, Lucas’ı av olmaya götüren nedenler nelerdi?

Bu filmde ortaya çıkan sonuç bizi bazı farklı noktalara götürmektedir. Burada soracağımız soru şu olmalı: Bazı konularda özellikle de cinsel içerikli olaylarda insanlar neden kanıt aramadan söylencelere bu kadar hızlı inanabilmektedir? Başka bir bakış açısıyla sorarsak soruyu: Neden bazı insanlar cinsel içerikli suçlarda kendilerini olaya bu kadar dahil etmek isterler?

Kuşkusuz sorulacak çok soru var. Soruları yanıtlamadan önce geçmişte yaşanmış birkaç olayı burada kısaca irdeleyelim: Yıllar önce Alevilere bir iftira atıldı. Aleviler için mum söndü oyunu adı altında bir yalan uyduruldu ve yıllarca Sünni vatandaşlar bu yalanı bir gerçekmiş gibi kabul etti. Cumhuriyetle birlikte alevi ve Sünni yurttaşların birbirlerini tanıması sonucunda olayın yalan olduğu ortaya çıktı ve günümüzde bu konular artık pek konuşulmamaktadır. Yine burada da cinsel içerikli bir yalanın insanlar tarafından ne kadar kolayca inanıldığını ve masum insanların nasıl suçlandığını görmekteyiz.

Başımdan geçen farklı bir olayı da burada anlatmak istiyorum: Ağrı’dan, çobanlık yapmak üzere aşırı dindar bir aile köyümüze geldi. O sıralarda on yaş civarındayım. Çocukları çok sever, her nerde çocuk görsem onlarla ilgilenir ve konuşmaya çalışırım. On yaşında iken de böyleydim. Bu ailenin de iki yaşında tatlı bir kız çocuğu vardı. Yolda görüp yanağını sıktım diye on beş yaşındaki abisi gelip “neden bacıma dokundun” diye beni azarlamıştı. Abisinin aldığı ve yaşadığı kültür elbette bizden farklıydı. Ona göre kardeşi cinsel bir objeydi ve yabancılar tarafından dokunulmamalıydı. Bu olayda konuya biraz da dini eğilim karışıyor. Din ile cinsellik arasında çok sıkı bir ilişki olduğunu Freud’dan biliyoruz. Din cinsel dürtüleri örgütlü bir biçimde bilinç dışında durmasını sağlayan bir mekanizmadır ve aşırı dindar insanlar bu yüzden çok namuslu görünmeye çalışırlar; ancak cinsellikle ilgili durumlarda bunu pek de beceremezler. Cinsellik ne kadar bastırılırsa sapıklıklar da o kadar gün yüzüne çıkma eğilimindedir. Her şeyin bir bedeli vardır ve doğa karşılıklı etkileşimle (diylektik) varlığını sürdürmektedir.  Kuşkusuz bastırmanın dinle doğrudan ilgisi yok. En entelektüel biri dahi bu bastırmaya maruz kalabilir. Çünkü bastırma çocukluk çağında başlar ve yetişkinlikte de çeşitli biçimlerde sürer. Köy kendi köyümüz olmasaydı bir yalan ve iftiraya kurban gidebilirdim.

Yine başımda geçen başka bir olayı anlatayım. Bilindiği gibi ODTÜ’de bir Teoloji Sempozyumu gerçekleştirdik. Sempozyum öncesinde Libido adlı dergide yayınlanan alıntı bir yazıdan dolayı siyasi bir grup tarafından Homofobik olmakla suçlandık. Homofobi, tanımı pek de net olmayan karmaşık bir kavram. Genelde eşcinsellere karşı takınılan nefret, korku, hoşnutsuzluk ya da ayrımcılık olarak tanımlanır. Aynı dergiyi okuyanlar benim orada herkesin toplumsal cinsiyetten kurtulması ve böylelikle (psikolojik anlamda) herkesin biseksüel olması gerektiğini savunan görüşlerimi de okumuşlardır. Bu görüşümü bilen biri böylesine saçmalayabilir mi? Maalesef bu ülkede saçmalayabiliyor. Yazmadığım bir yazıdan ötürü beni homofobi ile suçlamak öküzün altında buzağı aramaktan farksızdı. Zaten bu siyasi grubun amacı homofobi değil bir şahsı veya kurumu insanların gözünde küçük düşürmekti. Ve çevredeki insanlar beni tanımadan, okumadan bir siyasi bir grubun ortaya attığı bir yalan karşısında söylencelere inanma gereği duydu ve karalama kampanyasına dahil oldular. Hiç kimse gerçeği araştırmadan cinsel içerikli bir yalanın arkasında koşmaya başladı. Filimde geçen olay bu kez entelektüel bir çevrede faklı bir boyutta ortaya çıktı.

Tam da bu noktada psikanaliz kuramında yer alan iki farklı savunma mekanizmasını burada irdelemek istiyorum. Bunlardan birincisi bastıma mekanizmasıdır. Bastırma, insanların sosyal çevreden dolayı bilince çıkaramadıkları dürtü ve isteklerin bilinç dışına itilmesi ile gerçekleşir. Özellikle de çocukluk çağında haz ilkesine yönelik istekler gerçeklik ilkesiyle birlikte bilinç dışına itilir. Örneğin; Kendisi bir kadınla cinsel ilişkiyi isteyen, ancak bunu içinde bulunduğu toplumsal koşullar (yaşam biçimi koşulları, olanaklar ya da ahlak anlayışı vb.) nedeniyle gerçekleştirmesi güç olan bir erkeğin tüm cinsel ilişkileri ve bunu ima eden tüm davranışları (kız-erkek arkadaşlığı, açık giysiler vb.) hepten ayıplayıp kötülemesi ve reddetmesi durumunda bir tepki oluşumundan söz edebiliriz.

İkinci savunma mekanizması ise yansıtmadır. Yansıtma, insanın kendinde var olduğunu kabul etmek istemediği dürtü uyartılarını, başkalarına yansıtmasıdır. Örneğin evlilik dışı ilişkiler arzulayan ama bunu göze alamayan kıskanç koca, karısını sadakatsizlikle suçlayabilir.

 “Amacına ulaşamayan bireyin, kendi başarısızlığının kabahatini (nedenini) başka insan ve olaylarda araması da yansıtmadır. Böylece başarısızlık nedeni ile yaşanan olumsuz duygular başka bir hedefe yansıtılmış olur.” [2]

Bu iki mekanizma çerçevesinde şunları söyleyebiliriz: Özellikle bastırılan ve kişide çatışma/kaygı yaratan cinsel dürtüler bir şekilde hafifletilmeli, kişi çatışmadan/kaygıdan kurtulmalıdır. Bunun için bastırılan dürtüler bir başkasına veya bir nesneye yansıtılır ve böylelikle kişi kaygı ve çatışmadan az da olsa kurtulur. Filimde geçen olayda çocuklara yönelik cinsel eğilim Lucas üzerine yıkılarak tatmin edilmeye çalışılmıştır. Örneğin Lucas’a en büyük tepkiyi veren kişi markette Lucas’a saldıran kişidir ve çocuklara olan cinsel isteği en çok olan da muhtemelen bu kişidir. Çünkü hiçbir kanıt olmadan inanan insan kendi içindeki kanıtları karşı tarafa yansıtarak rahatlamaya çalışır.

Yine Alevilere yönelik ensest suçlaması suçlamayı yapanların ensest ilişki isteğini yansıtmaktadır. Bastırılan arzuyu Alevilere yıkmak suretiyle bu arzunun bilinç dışında yarattığı tatminsizlik giderilmiş olur. Bu tür yalanlara inanmak gerçeğe inanmaktan daha kolaydır. İnsanların inancını da belirleyen şey bilinç dışı isteklerdir. Bilinç dışı; var olandan çok, olma ihtimali en az olan olgu ve olaylara inanma eğilimindedir. Çünkü haz orada gizlidir. Haz yasaktadır ve yasak olan her şey kişide arzu yaratır. Bu arzu tatmin edilmez ise çatışma ortaya çıkar. Kişi bu çatışmadan kurtulmak için bu isteğini başkasına yansıtır ve böylelikle rahatlamış olur.

Köydeki çobanın kardeşine yönelik cinsel isteği yasaklanmış olan ensest isteğinin bir karşılığı olarak karşımıza çıkmaktadır. Erkek egemen sistemde kadınların bir nesne olarak görülmesi çocuk yaşta başlar ve bu ölünceye dek sürer.

Aynı olay homofobi olayında bir bilinç dışı isteği bastırmak için bir yalana inanan insanlarda da ortaya çıkmıştı. Biseksüel doğan ve toplumsal cinsiyetle birlikte cinsiyet kazanan insan, yetişkinlikte, çocukluk dönemindeki biseksüelliğe dönme isteği taşır. Bu arzu toplumsal kurallardan ötürü yasaklanmıştır ve diğer olaylardaki gibi bilinç dışında bir çatışma yaratmaktadır. Bu çatışma ancak bir suçlu bulunup ona yansıtılarak hafifletilebilir. Bu çatışma bir eşcinsele şiddet olarak yansıtılarak hafifletilebileceği gibi eşcinsellerin homofobik olarak suçladığı biri üzerinden de gerçekleştirilebilir.

Freud’un uygarlık kuramına göre insanlar doğal isteklerinden (hazdan) vazgeçip gerçeği/toplumu tanıması ile uygarlaşmıştır.  Uygar sayılan bir toplumda cinsellik ve saldırganlık dürtüleri bastırılmalı ve bilinç dışında tutulmalıdır. Bizler cinsel dürtülerimizi (biseksüellik, ensest, cinsel haz) bastırmak koşulu ile uygarlığa adım atarız. Uygarlık uğruna özgür yaşayacağımız bir alanı terk ederiz. Bunun bedeli olarak da nevrotik bir kişilik yapısına sahip oluruz. Hastayız çünkü sürekli özgür bir dünyada bıraktığımız dürtülerimizi bastırmak için çabalarız. O kadar enerji harcarız ki, bir suçlu bulduğumuz an bastırdığımız tüm dürtüleri o suçluya yansıtmaktan kendimizi alamayız.

Yeri gelmişken şunları da söylemekte fayda var. Kuşkusuz erkek egemen toplulukta çocuklara, kadınlara, eşcinsellere yönelik şiddet, nefret ve ayrımcılık çok büyük boyutlardadır. Ancak görmezden gelemeyeceğimiz en büyük şiddet çocuklara uygulanan şiddettir. Çocuklar bu erkek egemen toplulukta cehalet fışkıran ailelerin elinden her gün psikolojik anlamda öldürülmektedir. Çocukların anne ve babalarından gördüğü fiziki ve psikolojik şiddet erkeğin kadına uyguladığı şiddetten kat kat fazladır. Kuşkusuz burada kimseyi doğrudan suçlayamayız. Aile otoritenin çocuklar üzerindeki tahakkümünü sağlayan bir olgudur ve anne baba bu otoritenin simgesel uygulayıcılarıdır. Bu yüzden burada bireylerden öte sistem eleştirisi yapmak daha mantıklı görünmektedir. Ancak o sistemi yaratan olgular da evrimsel sürecin bir sonucudur. Bu durumda iş daha çok bilinçli bireylerin toplum üzerindeki biçimlendirici yeteneklerine bağlı kalacaktır. Özellikle yasalar bu konuda bir numaralı belirleyici olarak karşımıza çıkmaktadır. Sistem demişken bir örnek daha vermek istiyorum: Örneğin bir adam bir kadına tecavüz eder ve insanlar bu adam için “meydanda ipte sallandıralım”, “bacaklarını ikiye ayıralım”, “cinsel organını keselim”, veya “bize verin kendi adaletimizi kendimiz uygulayalım” gibisinden sözler söylerler. Kuşkusuz bunları söyleyenler kendi içindeki cinsel çatışmayı hafifletmek için söylemektedir. Bir bakıma tecavüzcüyü yaratan olgu bu insanların sözlerinde gizlidir. Burada kadına tecavüz eden adam değil, sitemin kendisidir. Sistem kendine tecavüz ederek toplumsal bilinç dışında kendini rahatlatmaktadır. Sivas olaylarında da bu durum iyi gözlemlenebilir. Yığınlar Madımak otelinin önünde toplanmış özgür düşünen bireyleri diri diri yakarken müthiş bir haz içindeydiler. “Et kokusu geliyor” diyerek sevinç çığlıkları atıyorlardı. “Allah-u ekber” diyerek de sisteme gönderme yapıyorlardı.

Bu arada çocuklara yapılan şiddeti bu kadar önemsememin nedeni diğer şiddet türlerinin buradan yani çocukluk çağında yaşanan olaylarda gizli olduğunu düşünmemden kaynaklanmaktadır.

Küçücük bir yalan insanları inandırmaya yetebilir. Eğer bu yalan insanın içgüdüsel olarak bastırdığı olgular ile ilgili ise bu yalana herkesin inanma oranı da bir o kadar artar. Örneğin tecavüz eden birine karşı duyulan öfke ve suçluyu öldürme gibi karşı duruşlar bir bakıma o kişinin güdüsel (tecavüz) isteğini bastırma amaçlı olabilmektedir. Suça meyilli olanlar suçlulara karşı, başkalarından daha çok tepki verirler. Topluluklar da içgüdüsel olarak bu başkalarından daha çok tepki veren insanları destekleme eğilimindedirler. Yani yok yere örneğin küçük bir yalan veya iftira suçsuz bir insanı yok etmeye yetebilir. Sürüler bazı suç unsurları için (özellikle de cinsellikle ilgili konularda) insanları yok etmede bu tür yalan ve iftiralarda bulunabilirler. Çünkü onları destekleyecek insan sayısı yukarıdaki nedenlerden dolayı çoktur. Ancak sonuç olarak hiç bir gerçek karanlıkta kalmaz. Kimin doğru olduğunu zaman gösterecektir. Eğer siz de bir insanı karalamak ve yok etmek istiyorsanız böyle alçakça yöntemlere başvurabilirsiniz; çünkü arkanızda çok sayıda insan! olacaktır.

Bilinç dışı başlangıçta bir gol atmış gözükebilir. Ancak uzatmalarda bilincin öne geçeceğini herkes görecektir. “Bilinç dışı” yaşam sürenler bilincin ağırlığı altında yok olmaya mahkûmdurlar.

Kaynaklar:
[1] http://www.filmdoktoru.com/2013/03/jagten-the-hunt-2012.html
[2] http://msgslpsikoloji.blogcu.com/savunma-mekanizmalari/10113738

Olcay Yılmaz
Düşünbil // Sayı 35

Kapak Görseli: Sinan Logie, İsimsiz, tuval üzerine yağlı boya, 155x239cm, 2015 ‘’Bilinç dıṣı manzaralar’’ sergisinden

Please complete the required fields.