Bir sanat olan tıp bilim hâlini aldığına göre, edebiyatın kendisi de deneysel yöntem sayesinde neden bir bilim olmasın? (Emile Zola, Deneysel Roman).

Ağır olan taraf sizi tutunacak bir nokta bulana kadar aşağı çekmeye devam eder. Her ne kadar bu söylediğim bilimsel bir tutarlılığa sahip olsa da, bunun ayırdına varılmasını sağlayan ilk şey gözlem yeteneğidir. Ağırlık dengesi iyi konumlandırılmamış bir objenin, koyduğumuz yerden düşeceğini anlamanın yolu duyularımızdır. Ancak gözlem yolu ile ulaştığımız bu bilginin elde edilene kadar geçen sürenin hemen hemen hepsini neden-sonuç ilişkileri yönetir. Hayatımızın hemen hemen her anında belli kararlar alıyoruz. Çoğunun farkında bile olmuyorken, bazıları yine farkında olmamamıza rağmen dayatma sonucu gerçekleşiyor. Ancak en nihayetinde her kararımızın bir başlangıç ve bitiş noktası bulunuyor.

Burada bahsetmek istediğim esasında baştan sona bir roman kuramı. Peki, ilk başta söylediklerim ile bunun ne alakası var? Edebiyatı ve özellikle romancılığı sadece bir sanat olarak düşünmez ve sahip olduğu nitelikleri incelersek esasında bir bilim olabileceğini ve bilim ile benzer yöntemler içerisinde ilerleyebileceğini göz ardı edemeyiz.

1840 yılında dünyaya gelen Emile Zola, roman sanatı ile ilgili deneysel bakış açısını ortaya çıkardığında bunun yeni bir şey olmadığını ve farkında olmasak da hâlihazırda var olduğunu  söylüyordu. Özellikle edebiyatta “realizm” akımı ile kullanılmaya başlanan bilime özgü metotlar, natüralizm akımı ile birlikte tam anlamıyla kendini bilimsel olmaya bıraktı. Bunun birkaç sebebi var. Öncelikle natüralist bir eser ortaya çıkarma arzusundaysanız, ilk yapmanız gereken şey gözlemdir. Neden-sonuç içerisinde ilerleyen hayatlarımızda eyleme döktüğümüz birçok davranışı gözlemleyip, bunu deneye tabi tutmamız ve en nihayetinde bir edebî eser ortaya çıkarmamız tam anlamı ile bilimsel bir çalışma gerektiriyor. Tabii, bir romancının çalışma alanı laboratuvar olmadığı için deneyden kastımız biraz farklı. Zola, Deneysel Roman eserinde şöyle der: “Natüralist romanın, şu ana kadar anladığımız kadarıyla, romancının gözlemden yararlanarak insan üzerinde yaptığı gerçek bir deneyim olduğu yadsınamaz.” Metin içerisinde konumlandırılan karakterler ve buradan hareketle hikâye determinist bir neden-sonuç bağlamında ilerler, yani bir olay yine neden-sonuç bağlamında deneye tabi tutulur. Ardından gerçekleştirilen deney sonucu ortaya çıkan yeni bilgi; tekrardan gözlem ile başlar, determinist bağlamda ilerler ve sonunda size deneyinizin başarılı olup olmadığının bir göstergesini sunar. Burada sorulabilir ki, tüm bu bağlamı yaratan yazarın kendisi değil midir? Esasında tam olarak değildir, çünkü natüralist bir eserde yazar, doğadan esinlenerek bir gözlem yapar ve bu gözlemi olabildiğince metin içerisinde resmetmeye çalışır. Ancak buradaki resmetme uğraşı, imgeci şiirlerde olduğu gibi değildir. İmgeci şiirde şair bir objeyi tam anlamı ile ifade ederken ve zihninizde canlandırmaya çalışırken, aslında onun fotoğrafını sunar. Burada ise size bir çerçeve verilir ve içini doldurmanız beklenir. Örneğin, ders çıkarılması gereken bir olay anlatılıyorsa, buradan çıkacak dersi yazar kendisi direkt olarak beyan etmez, okuyucunun bu izlenimi kendisinin kazanmasını ister. Bunu Zola şöyle ifade eder: “Şurası kesindir ki, Akhilleus’un öfkesi de Dido’nun aşkı da sonsuza dek güzel tablolar olarak kalacaktır; ama bizler öfkeyi ve aşkı çözümleme ihtiyacı içindeyiz ve bu tutkuların insan varlığında tam olarak nasıl işlediğini görmek istiyoruz. Bu yeni bir bakış açısıdır; felsefi değil, deneyseldir.” Buradaki amaç, yapılan deneyde kullanılan yöntemin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu göreceli hâle getirmektir. Bir diğer deyiş ile; yazar bir olay karşısında “evet, bu yanlışlanamayacak şekilde doğrudur” bakış açısını sunarsa bu bilim olmaktan çıkmaktadır. En nihayetinde realizm ile natüralizm akımlarının ayrıştığı o ince çizgi buradadır.

Peki, natüralizm tam anlamıyla edebiyatı bilimsel hâle getirdi mi? Edebiyat, belki de Zola’ya kadar bir bilim sayılamazdı ama Zola’nın edebiyat tanımı, edebiyatın bir bilim olma fikrini ve niteliğini meşrulaştırıyordu. Yazar tüm tarih boyunca “gözlemci” olarak metinde yer alsa da, yaptığı gözlemi farklı bağlamlarda neden-sonuç ilişkisi ile doğan yeni fikirlere yönlendirmiyor, hâlihazırda var olanı kendi bilgi birikimi ile yoğurarak ortaya deyim yerindeyse bir hipotez çıkarıyordu. Ancak bu edebiyatı bir bilim hâline getirmek için pek tabii ki yeterli değildi. Bugün ise her yönüyle natüralist bir roman, yazardan bağımsız neden-sonuç ilişkileri ile yönetilerek yazıldığında ortaya çıkan sonuç tam anlamı ile bizi “nasıl veya niçin” sorularının çözümüne götürüyor. Yani, Akhilleus’un öfkesini biliyor ve bu öfkenin yarattığı neden-sonucu gündelik yaşantı içerisinde çözümleyebiliyoruz. Bu anlamda birçok olayı yanyana getirip, edebî anlamda deneye tabi tuttuğumuzda gerçekleşmesi mümkün görünmeyen, ancak gerçekleşirse ortaya ne gibi bir durum çıkar bunu görebiliyoruz. Çok uzağa gitmeye gerek yok, bunu dönem Türk Edebiyatı’nda dahi kontrol edebiliriz. Türk Edebiyatı’ndaki natüralist romancıların ilki olmasa da en iyisi hiç kuşkusuz Emile Zola’dan oldukça etkilenen Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Özellikle Gürpınar edebiyatına baktığımızda bahsedilen deney metodunu net bir şekilde görebiliriz.  Gürpınar, romanları içerisinde kendi bakış açısı ile ironik bir dönem eleştirisi yapmasına rağmen, gündelik yaşantıyı saf ve direkt olarak anlatıp, ayna tutar ve buradan hareketle dönemin Türkiye toplumunun roman içerisindeki durumuna bakarak, bugüne nasıl evrildiğini ve evrilmesinin ne kadar “normal” olduğunu gözlemlememize olanak sağlar.

Bu anlamda natüralist romancılıkta kullanılan yöntemler ve biçim, en nihayetinde edebiyatı bilim olmaya zorunlu kılmaktadır. Sadece bilim yapmaktan öte, Gürpınar romanlarında olduğu gibi geleceğin ön bir resmini sunması ile bir nevi tellallık da yapmaktadır ve bu resmi, bir diğer deyiş ile deneyi iyi yorumlayabilirsek edebiyat bize bir şeyleri değiştirmek için ön ayak olmaktadır diyebiliriz. Zola’nın deyimi ile; “gözlemlenmiş bir olgu, yapılacak deney, yazılacak roman fikrini ortaya çıkararak bir hakikatin eksiksiz bilgisine ulaşır” ve sonuçta bu bilgi bizi değişime zorlar.

Yazar: Kaan Onur Kaftanoğlu

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.