Breaking Bad olgusu titizlikle işlenmiş bir anlatı yayıdır; beş yıl, altmış iki bölüm ve yaklaşık kırk altı buçuk saat gerilen bir yay. Kuşkusuz dizinin yaratıcısı Vince Gilligan ve yazı ekibi öykücülüğün olağan zorluklarıyla karşı karşıya geldiler. Beklenmedik ve yersiz olan, dünyanın nasıl döndüğünün gerçekliğiyle uzlaştırılmalıdır: absürdist sinemada şeyler “sebepsiz” bir şekilde vuku bulabilir ve bulur fakat yönetmen eylemlerin sonuçları olduğu görüşüne bağlı ise –bilardo topları gibi değil varoluşsal hesaplar gibi- hikâyedeki dönüm noktası seçenekleri bu temel kumaşın nasıl örüldüğünü açığa çıkarmalıdır.

Doğrusu Gilligan bu görüşü benimsiyor: söylediği gibi “Breaking Bad üzerine daha geniş bir ders alınacak olsaydı bu, “Eylemlerin sonuçları vardır… Ben inanıyorum ki karma, üzerine düşeni bazı noktalarda, vuku bulması yıllar, on yıllar alsa da yapar” olurdu.

Gilligan’ın karma beyanı ilgi çekicidir çünkü karma (“eylem” manasına gelen Sanskritçe kelime) ontolojik bir savdır. “Karma’sal dünya”, nedensel yasalar vasıtasıyla işler: Her eylemin bir sonucu vardır ve her sonuç başka durum ve bunu izleyen nedenlerin dinamik bağlarıyla ilintilidir. Neden, koşul ve etki arasındaki mutlak ilişki, nedensel yapının içindeki nesneler ile kişilerin farklı ve bağımsız gerçekliğini inkâr eder: Her şey –bir kaya, kedi, uçak, insan- onu yaratan koşullardan ötürü, ne olduğudur. Şeylerin maddesel halleri daima değişmektedir (Walter White’nin kimyasal gerçekliğimizi resmettiği şekilde). Nitekim “bağımlı köken” kavramı da budur: Bütün her şey önceki koşullar dizisine bağlı ve bir önceki koşulların ürünüdür; bütün her şey yalnızca geçice olarak derlenmiş toplamlardır, daima değişirler. (Değişiklikler aşırı hızlı olabiliyor ve Breaking Bad dizisi, bu prensibin nefes kesen ve tüyler ürpertici örneklerini barındırıyor: Victor, o sıralar Gus Fring’in asistanı ve suç ortağı, boğularak öldürülmüş bir cesedin yanında, bir yanında da hidroflorik asit fıçısında çözülmemiş madde; Gus Hector’un intihar bombasının ardından kravatını düzlüyor, henüz yüzünün yarısının olmadığının farkında değil.) Hiçbir şey, hiç kimse sabit/durağan bir kimliğe sahip değildir ve gerçekliğin toplamı daima hareketlidir.

Gilligan, ‘karma’ kavramını benimseyerek, hikâyesinin gerçekte olanı yansıttığını iddia ediyor. Bu nokta önemli; anlatıcılar hak edilen cezayı sabırsızlıkla beklemeye teşvik ediyorlar, filmdeki birkaç an görsel olarak kötü adamın yakalanışı ya da yok edilişinden daha tatmin edici bilhassa bu tahrip onların kendi eylemlerinin bir parçası olduğunda. Muhakkak kötü adamın layığını bulduğunu görmek güzel fakat kim bu ‘kötü adam’ ve layığının ne olduğundan emin miyiz? Adalet veya intikam korkusu karmik çerçevenin derin hakikatine delalet etmez ve Gilligan daha büyük bir ontolojik ağırlık barındıran bir tasvir için uğraşıyor gibi görünüyor. Bu amaç ikinci sezonda gelişen olaylarda fark ediliyor.

İkinci sezonun on üç bölümünde çevreleyici bir anlam mevcut ve bu tutarlılık dört bölümünün başlığında da hissediliyor: Bölüm 1 (737), 4 (Aşağı), 10 (Yukarı) ve 13 (ABQ) soğuk cümleler kuruyor; korkunç uçak kazası sahnesine kadar telaffuz edilemeyecek ve anlaşılamayacak bir cümle. Bu dört bölüm, siyah-beyaz ön ışıklandırma, neyin geldiği ile başlar, her bir ekleme gelmekte olan bir felaketin hakkında bir detaydır: İlkinde plastik bir göz White ailesinin havuzunda yüzüyor; diğer üçünde girişler neyin geleceğinin algısını genişletiyor bizde: Tehlikeli takım elbiseler içindeki adamlar, kanıt torbaları, Walt’ınkine benzeyen gözlükler… Bu dört giriş kesitlerindeki tek renk tek gözlü, dili dışarıda pembe-beyaz bir oyuncak ayı. Bu giriş kesitlerinin üçüncüsünde, iki ceset torbası White’ların evinin önüne taşınıyor; son olarak son bölümde (ABQ), sökülmüş gözü, kesilip bozulmuş pembe-beyaz ayıyı, yanmış bir kitabı, bir ayakkabı ve tekrar iki ceset torbasını görürüz ve kamera, görüntü kurşuni bir renge, ufku lekeleyen iki duman sütununa geri döndüğünde başarıya ulaşıyor.

Buraya Nasıl Geldik?

İkinci sezonun ana hikâyesini düşünün: Eğer birinci sezon, Walt’un ailesine ve toplamaya çalıştığı ilaç yapma ekibine odaklanırsa ikinci sezonun, komşusu hakkında söylenecek çok şeyi olur. “Komşu” kimdir? Aile, kan bağıyla (Aristoteles ve Hume’nin hatırlattığı cinsten, son derece derin) ve ortak hayatta kalma çabasıyla kurulur; çete ya da takım ortak plan dayanışması amacıyla kurulur ya da dağılır (Mike ya da Lydia hasım mı dost mu? Değişir.). Lakin ‘komşu’, kavramsal olarak her ikisinden de farklıdır. Komşu bir insana düzenli bir yakınlık sunar: bitişikteki, sokağın hemen aşağısındaki… Komşular, en azından potansiyel olarak ortak bir çevreyi korumada da yer alır; bitkileri sulama, posta kutusunu kontrol etme, sokakta oynayan çocuklara göz kulak olma ya da şüpheli tipleri gözetlemede. Dizinin son sezonunda (9. Bölüm) komik bir an vardı: White’ların bitişik komşusunun Walt’ı çit çekilmiş ve tahtayla kapatılmış eski evinin önünde gördüğünde verdiği tepki. Uyuşturucu baronu, ‘Heisenberg’ olarak ün salan Walt gülümseyerek ve her zamanki dostaneliğiyle selamlıyor: “Merhaba Carol.” (Carol, korku içinde, elindeki torbayı düşürüyor.)

Birlikte yaşadığımız insanlar için özel bir medeni sorumluluk hissedebiliriz ki hatta sık sık hissederiz. Komşum elindeki poşetlerle zar zor yürürken yardım edebilirim ona (kapıyı açarım, poşetlerden bazılarını alır taşırım); komşu dost mukimlerdir ve düzenli ve dostane bir çevre anlayışı önemlidir. Fakat yine de yakınlık mühim; muhtemelen başka bir topluluktan yabancı birine yardım etmeye girişmem çünkü çabam yanlış anlaşılabilir.

İkinci sezonda, komşularla olan en önemli olay Jesse’nin Jane’nin evine varışıdır. Her ikisi de yaralı varlıklar – Jane uyuşturucu kullanımından kurtuluyor ve Jesse ailesinden ayrılıyor. Jane başlangıçta Jesse’ye karşı kuşkulu davranır; Jesse ona “anne-babasının beklentilerini karşılayamadığını” ve sadece “bir şansa ihtiyacı olduğunu” söyler. Jane ona acır ve hemen bitişiğindeki daireyi ona kiralar. Bu komşular önce arkadaş, sonra âşık olurlar. Jane, Jesse gibi bir sanatçıdır ve muhabbetleri Jesse’nin uyuşturucu dünyasına bir ara verdirir. Jesse, satış protokolünü açıklamak için ekibini bir araya getirdiğinde, toplantı “temiz”dir –soda, çubuk kraker vardır sadece ve eve hiçbir uyuşturucu madde giremez ve kullanılamaz diye uyarır (Böylece komşu olarak Jane’e verdiği sözü sürdürür.)

Bu ‘dublekslik’te, binanın bir tarafı iyileşmekte olan bir bağımlıya ev sahipliği yapıyor iken aynanın diğer tarafı, bitişiğindeki uyuşturucu tacirini saklıyor. Peki hangi daire komşuluğu tanımlamada etkili olacak? Jesse’nin kendilik ve çevre algısı değişmeye başlar fakat uyuşturucu satma terörü çok uzaklarda değildir.

‘Dağıtıcılarından’ biri, arkadaşı Combo, bir alan paylaşma tartışmasında vurulur ve Jesse’nin nefreti ve öfkesi dengeyi değiştirir. Jane’e uyuşturucu kullanacağını ve odadan çıkmasını istediğini söyler. Jane, “Benimle bir toplantıya gelebilirsin” diye yanıtlar ve ona uyuşturucuların yardımcı olmayacağını hatırlatır. Jesse ısrar eder ve bir sonraki sahne Jane’in şimdi tekrar kullandığını açıklar. Kırılgan zarafetten düşüş hızlı olur: Jane eve eroin malzemeleri getirir ve Jesse’ye kendine nasıl enjekte edebileceğini öğretir.

(Bu işlerden uzak durmaya çalıştığını iddia eden) Walter, Jesse’nin lavabonun altında sakladığı 38 poundluk ‘ürün’ü geri almak için eve habersiz girdiğinde ikisini de kendinden geçmiş bulur. Satış yapılır (ve Walt’un kızının doğumunda orada olmamasına neden olur); Walt daha sonra Jesse’ye, uyuşturucuyu bırakıncaya kadar parasının yarısını elinde tutacağını söyler. Jane, Walt’un Jesse’nin parasını tuttuğunu öğrendiğinde, parayı geri vermesi için şantaj yapar. Böylece Jesse ve Jane Yeni Zelanda’ya kaçabileceklerdir… Fakat elbette son bir eroin alemi fikri onları baştan çıkarır. Walt bir kez daha geri döner ve bilinçsiz halde bulur onları. Jesse’yi uyandırmaya çalışır ama kazara Jane’in sırtına vurur. Jane kendi kustuğunda boğulmaya başlar ve Walt onu kurtarmak için kılını kıpırdatmaz. Ve Walt, Jane ölürken onu izler.

Burada ne tür bir sorumluluk olduğuna ve hangi suçlamayı kimin üstlendiğine karar vermeden önce, ‘komşu’ kavramını bu kez varoluşçu bakış açısıyla tekrar ele almalıyız.

“Komşu” Kimdir?

İlk taslağımız insan yakınlığı ve ortak bir çevrenin oluşturduğu güncel kaygılar ile ilgiliydi; bu durumda ‘komşu’, belki de bir geminin mürettebatının daha istikrarlı bir versiyonudur. Kierkegaard, insanlık durumu üzerine, komşunun vasıflandırılmasını radikal biçimde yetersiz buluyor; aslında şunu iddia ediyor “… komşu, herkestir.” Kierkegaard Matta 22:39 (“Komşularını kendin kadar sev.”) üzerine konuştuğu meditasyonunda “Komşu kavramı aslında kendi benliğinin yansımasıdır…” der.

Jesse ve Jane’nin kelimenin tam anlamıyla “dublekslikleri” göz önüne alınır bu noktada. İkisinin de benzer yetenekleri, acıları, tutkuları var ve ikisi de diğerine yardım etmek istiyor: Jane ve Jesse insanlıklarını diğerine yansımış görüyorlar. Jane’in söylediği gibi, onlar ‘ortaktır’ (Walt’ın Jesse’nin gerçek isteklerini dikkate aldığı fikrini reddeder Jane ve “Ben senin ortağınım” der.) Ancak bu durumda benliğin bu ‘yansıması’, karşılıklılık anlayışı diğer komşularından herhangi biri tarafından paylaşılmadığından, yeterli değildir: Jane’in babası, Donald, ondan talimatlarına uymasını ister; Walt da Jesse’den aynını ister. Walt ve Donald’ın mahalle barındaki tesadüfi buluşmalarında ikisi de çocuklarından yakınırlar; Walt Jesse’yi ‘yeğeni’ olarak özdeşleştirir. Donald, Jane’ye karşı duyduğu hayal kırıklığını anlatırken, doğru kelimeler sarf eder: “Aile. Vazgeçemezsin ondan. Asla. Yani başka ne var ki?” Kierkegaard bize başka bir şeylerin de olduğunu hatırlatır: komşu Walt, Jane’yi kendisi gibi bir insan olarak görmüş olsaydı o ölmezdi. “Hayır, hayır, hayır” diye bağırıyor Walt Jane kusmaya başladığında fakat Walt’ta objektif bir fikir galip geliyor: Walt için Jane’nin saf dışı kalması daha iyiydi; nasıl olsa bu kez kendisinin suçu değildi Jane’nin kendine uyuşturucu enjekte etmesi. Her şeye rağmen belki bu hareketinin onu tüm insanların ve olayların mutlak bağlanmışlığını göremeyeceği penceresiz ve tecrit edilmiş bir hücreye sürgün ettiğinin farkına vararak Jane öldüğünde ağlamaya başlar. Walt kendi arzu ve hilelerinin sonsuz döngüsüne mahkûm olur (her ne kadar New Hampshire’de “güvenli ev”de, otoriteden uzakta olacak olsa da kendinden saklanamayacaktır.)

Şüphesiz bu bağlantı Kierkegaard’ın “yansıtılmış” komşusunun tasviridir. Bir kişinin sevinci ve yıkımları, şaşkınlığı ve sancıları ancak komşunun alakası ışığında anlaşılabilir zira ortaya çıkan durum ve içindeki kişiler karşılıklı olarak anbean inşa edilir. Walt, Jane’yi kurtarsaydı, eee sonra? Olabilecek olanlar bilinmez fakat bir sonuç elendi: Vince Gilligan’ın bize sunduğu özel tablo, ve Jane’in babası Donald’ın kederini bastırmak için hava trafik kontrol görevlisi olarak işini yaptığı o gün ve o an.

Sürmekte olan ‘karşılıklı inşa’ kavramı Dostoyevski’nin romanlarında sıkça görülen varoluşçu bir temadır. Karamazov Kardeşler’de Peder Zossima kişilerarası durumumuz hakkında bir vaazda bulunur; kardeşi Markel’den öğrendiği derslerden söz etmektedir. Ölüm döşeğinde Markel ontolojik bir içgörü sahibidir, önce şöyle der, “herkes, insanlara karşı insanlardan ve her şeyden sorumludur.” Yaptığımız seçimlerin oyunun varoluşsal durumunu değiştirdiğini kabul ederken kişi, şeylerin olduğu gibi olmasının sorumluluğunu almalıdır. Peder Zossima şöyle der: “… bütün bir okyanus gibidir, akar ve karışır; bir noktadaki dokunuş dünyanın sonunda bir harekete sebep olur.”

Havayolu kazasından sonra Walt kendinin –ya da bir başkasının- suçlu olduğunu reddetmiştir. Walt (üçüncü sezon, birinci bölümde) kafası karışmış ve acı içinde olan lise öğrencileriyle dolu bir spor salonunda konuşurken (Bir öğrenci “Kendime sormadan edemiyorum, neden oldu bu? Yani, bir Tanrı varsa… Neden sebepsiz yere masum insanların ölmelerine izin veriyor?” diye soruyor.) afallamış topluluğa “iyi tarafından bakmaları” gerektiğini söyler ve hayatın devam ettiğini hatırlatır. Jesse Walt’a, Jane’nin babası Donald’ın bu kazadan sorumlu olduğunu bilip bilmediğini sorar. Walt “Sen sorumlu değilsin… oyunda birçok faktör var etkili olan – Ben hükümeti suçluyorum.” diye yanıtlar. Jesse artık kim olduğu ve ne yaptığıyla ilgili düşünürken daha uyumludur, cevap verir, “Ya kaçarsın şeylerden ya da yüzleşirsin onlarla, Bay White.”

White, bu felaketlerin gelişimindeki yerinden kaçınmada daha iyi hale geliyor fakat Jesse’nin daima ‘varoluşsal komşu’ olma algısı vardır. Peder Zossima dinleyicilerine her zaman dikkatli olmalarını, bilhassa çocukların yanında dikkatli olmalarını salık veriyor: “Her gün ve her saat, her dakika, kendi etrafında yürü, kendini izle ve görüntünün usturuplu olduğunu gör. Küçük bir çocuğun yanından geçersin, kindar, çirkin kelimelerle, gazap dolu kalbinle. Fakat o seni gördü ve betimin, onun savunmasız kalbinde kalacak. Bilemezsin fakat onun içine bir kötülük ekmiş olabilirsin ve o kötülük büyüyebilir… “ Jesse özellikle çocuklar için dikkatlidir: Spooge ve sersem karısının baktığı pis ve umursamayan küçük çocuğu hatırlayın. Jesse çocuğa oyunlar öğretir ve aç olduğunu söylediğinde ona sandviç yapardı. Spooge’nin çalınmış bir ATM’nin altında ‘Grand Guignol’ vari ölümünden sonra Jesse çocuğu bu sahneden uzak tutar, bir battaniyeye sarıp polisin gelmesini bekler. “Hayatının geri kalanında güzel bir yaşamın olsun çocuk,” diyor Jesse. Belki de olacaktı.

Fakat Walt değildir. Dizinin final anında laboratuvara çöker ve hafifçe gülümser. Bize daha uzun bir görüntü veren kamerada rahatlama görürüz. Walt’ın kafasında dönüp duran son düşünceleri olan zafer veya yenilgilerinde sindirilmiş suratından gittikçe uzaklaşmak isteriz. Şimdi, Jane’nin yatak odasının duvarına çizdiği duvar resmini görebiliyoruz: uzayda yüzen kendisi, tam üzerinde uçan pembe bir oyuncak ayı.

Walt’ın ekranı dolduran suratından uzak durmak istemek güzel fakat belki de unu byeterince istememişizdir? Bölümlerin başlıklarından oluşan cümle artık okunabilir: “737 Aşağı Yukarı Albuquerque.” Birinci bölümde ‘737’ başlığı uyuşturucu yapım işinden ayrılmak için gereken 737,000 dolara istinadendi. (Burada söz oyunu yapmak karşı konulamaz.) Ve şu siyah ve beyaz açılış silsileleri, her biri biraz daha detay barındıran: White’ların yüzme havuzu; Walt’ınkine benzeyen gözlükler; garaj yolundaki iki torba (şüphesiz Jesse ve Walt!): Biz izleyenler bencil beklentilerimiz – oyuncularımıza ne olacak?- sonunda gökyüzünde patlayana dek daima karakterlerimizin refah veya akıbetini gözettik. İkinci sezonun çizgisiyle açıklığa kavuşan beklentilerimiz su yüzüne çıkıyor. Bu eylem bir grup karaktere odaklansa da daha geniş bir dünyaya aittir. Jesse, Walt, Gus ve Mike ve Jane ve Hank ve Skyler, Elliot ve herkesin eylemi daima oyunda, daima hareket halindedir. Bu durumda “her şey her şeyden sorumludur.”

Yazar: Sheridan Hpugh
Çeviren: Hüseyin Sığırcı
Kaynak: Philosophy Now, Sayı 116.

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

 

 

Please complete the required fields.