16 yaşındaydım ve 1956 baharıydı. Oklahoma’da hem yaşadığımız yerin yakınındaki karaağaçlarda bulunan yaprakların yeni yeni filizlenmeye başladığını hem de evimizin dışındaki yol yeni asfaltlandığı için arabalar geçtiğinde artık gürültüye maruz kalmadığımızdan (öte yandan etraf daha az tozlu olduğundan) dolayı ne kadar mutlu olduğumuzu hatırlıyorum. Ayrıca DJ’lerin Elvis Presley’nin ilk hiti olan “Heartbreak Hotel”i çaldığı lise dans partilerinin o zamanlar popülerleştiğini de anımsıyorum. Ama o bahardan en çok aklımda kalan şey, imkânsız bir durumla ilk defa rahatsız edici bir şekilde karşılaşmamdı.

Her şey bir oyunla başladı. Arkadaşlarımla bisikletlerimizin üzerinde saklambaç oynamaya karar verdik. İçimizden biri saklanmak için yola çıktı ve geri dönmeyince bir süre sonra hepimiz onu bulmak için tüm mahalleye dağıldık. Oklahoma City’nin kuzeybatı ucunda bulunan küçük kasabamız; çoğunlukla çitlerle çevrili bahçeleri, araba garajları ve barakaları olan küçük banliyö evlerinin yanı sıra saklambaç oynamak için ideal bir ortamı sağlayan ağaçlar ve çalılıklardan oluşuyordu. Arkadaşımızı bulmanın imkânsız olduğuna karar vermemiz uzun sürmedi: çünkü saklanabileceği çok fazla yer vardı. Sonuç olarak vazgeçtik. Ama geri dönerken zihnimde bir görüntü belirdi: aradığımız arkadaşımızı evimin ön bahçesinde bisikletini bırakıyor olarak gördüm. Bunu doğrudan görmemiz mümkün değildi çünkü bahçe diğer evlerle çevriliydi. Buna rağmen köşeyi döndüğümüzde, tam olarak zihnimde beliren görüntüyle karşılaştım: arkadaşımız bisikletini çimlerin üzerine bırakıyordu. Onu görmeden önce görmüştüm – ve inanılmaz bir şekilde bütün ayrıntılar aynı zihnimdeki gibiydi!

Bu ve bunun gibi diğer deneyimler, olayların gerçekleşme şekliyle ilgili bildiğimi sandığım her şeyle çelişti ve beni günümüze kadar durmak bilmeyen bir arayışa itti. Başlangıçta yani 1950’lerin sonları ve 1960’ların başlarında, bu deneyimleri açıklamaya çalışırken etrafımdaki kimsenin bahsettiğim şeyler hakkında bir fikri yoktu. 1970 yılına gelindiğinde nihayet Washington, D.C. yakınlarındaki Ulusal Sağlık Enstitüleri kütüphanesinde, bu konuda beni aydınlatacak bilgili bir kütüphaneci bulmuştum. Bu yaşadığım türden deneyimlerin déjà vu olarak adlandırıldığını ve “zaten görülmüş” anlamına gelen Fransızca bir ifade olduğunu söylemişti. Başkalarının da buna benzer şekilde imkânsız görünen deneyimler yaşadığını öğrendim. Yalnız değildim. Bunu bilmek iştahımı kabarttı. Ama déjà vu’yü keşfetmek içimi rahatlamaktan çok zihnimde daha fazla soru belirmesine yol açmıştı. Konunun daha derinine indikçe her şey daha karmaşık bir hâle geldi. “Déjà vu” kesinlikle basit ve tek bir şey değildi. Aslında, çeşitli deneyimler olarak açıklandığında daha anlaşılır bir hâl alıyordu: “déjà deneyimler” [1]

Benim için hakiki bir déjà deneyimin tanımlayıcı özellikleri, kişinin yaşadığı şeyin gerçekleşmesine rağmen bunun imkânsız olduğuna dair rahatsız edici bir inancın eşlik ettiği ani şok ve şaşkınlıktır. Déjà deneyim, size geçmişinizden bir şeyi veya tanıdığınız birini hatırlatan durumlardaki belirli belirsiz aşina olma duygusundan farklıdır. Ve bu tür deneyimler hiç de nadir değildir. Araştırmacı John W. Fox, 1922 yılında déjà vu de dahil olmak üzere “raporlanmış paranormal deneyimler” üzerine bir çalışma yayımladı. Araştırmada, 3 bin 885 ABD’li yetişkinden yaklaşık yüzde 65’i, birkaç kez veya çok sık olmak üzere déjà vu yaşadıklarını söyledi. Diğer kültürlerde yapılan araştırmalarda da yaklaşık olarak aynı yüzde elde edildi.

Tarih boyunca “déjà vu”, bir dizi olası déjà deneyimi tanımlamak için şemsiye bir terim olarak kullanılmıştır. Alan S Brown, Déjà Vu Deneyimi (2004) adlı kitabında, déjà vu’yü tanımlamak için kullanılan 32 ifadeyi ve 53 farklı tanımı listeleyip onu açıklamak için önerilen hipotezlere de birkaç bölümde yer ayırmıştır. Örneğin fizyologlar, déjà vu’nün kökeninin beyin yarım küreleri arasındaki gecikmiş iletişimden kaynaklandığını ileri sürerken psikologlar, bu deneyimlerin bellekte aksaklıklardan kaynaklanmış olduğunu (kişinin geçmişinde bir şey görmüş olması ve mevcut bir durumun bunu hatırlatması gibi) düşünmektedirler. Öte yandan nörologlar, déjà vu’nün genellikle temporal lob epilepsisinden kaynaklandığını, bazı parapsikologlar ise bunların önbilişsel rüyalardan kaynaklanabileceğini söylemektedir. Başkaları ise bir açıklama olarak reenkarnasyonu tercih ederler.

Gördüğüm kadarıyla déjà deneyime ilk olarak İskoç tarihçi Walter Scott’ın Guy Mannering; veya, Astrolog [Guy Mannering; or, The Astrologer] (1815) romanında rastlanmaktadır. Romanın kahramanı, harap hâldeki bir kalede dolaşırken henüz gerçekleşmemiş ama “belirli belirsiz bir şekilde hatırlanan” olaylardan ve “kendisine tamamen yabancı olmayan” ancak tanıdık da olmayan yerlerden bahseder:

“Neden bazı sahneler, tıpkı benim eski Brahmin Moonshie’min önceki bir varolma hâline atıfta bulunduğu gibi erken ve belirli belirsiz hatırlanan düşlere ait olan düşünceleri uyandırıyor? Acaba bu durum, hafızamızda şaşkınlıkla süzülen uykumuzun görünümü müdür? Ayrıca o, herhangi bir açıdan hayal gücümüzün yarattığı hayaletlere karşılık gelen bu tür gerçek nesnelerin ortaya çıkmasıyla hatırlanır mı? Ne sıklıkla kendimizi daha önceden hiç bilmediğimiz bir toplumda buluyoruz? Ve yine de kendimizi ne sahneyle konuşmacıların ne de konunun tamamen yeni olduğu gizemli ve açıkça tanımlanmamış bir bilinç durumundan etkilenmiş; konuşmanın henüz gerçekleşmemiş olan kısmını öngörebilirmişiz gibi hissediyoruz!”

Birkaç yıl sonra Charles Dickens, David Copperfield‘da (1850) benzer bir histen bahsetti:

“Hepimizin; arada sırada meydana gelen, söylediklerimiz ve yaptıklarımızla ilgili, uzak bir zamanda –anımsayamadığımız zamanlarda aynı yüzler, nesneler ve koşullar tarafından çevrili olduğumuz ile ilgili– sanki aniden hatırlarmışız gibi daha sonra ne söyleneceğini tam olarak bildiğimizle ilgili birtakım deneyimlerimiz olmuştur!”

19. yüzyılın sonuna doğru bu deneyimleri tanımlamak için birçok terim ileri sürülmüştür. Peki nasıl oldu da bir terim, bu bir dizi esrarengiz hissi temsil etmek için ortaya çıktı? Görünüşe göre “déjà vu” ilk kez 1876 yılında bilimsel literatüre girdi. Fransa’nın Poitiers şehrindeki bir lisede felsefe profesörü olan Émile Boirac, Révue Philosophique [Felsefi İnceleme]’de “le sentiment du dejà vu” [déjà vu hisleri] tanımının yer aldığı bir yazı yayımladı. Boirac, bu metinde kendi deneyimlerini paylaştı ve onları bir tür illüzyonel hafıza olarak sınıflandırdı. Ancak onun terminoloji kullanımı başkalarınca unutulmuş veya göz ardı edilmiştir. “Déjà vu” terimi, Fransız filozof André Lalande ve diğerlerinin kullanmaya başladığı 1893 yılına kadar tekrar ortaya çıkmadı.

Bu terim resmi olarak 1896 yılında Paris’te Société Medico-Psychologique [Mediko-Psikoloji Derneği]’de olayı tanımlamak için yapılan toplantıda önerildi. Fransız psikiyatrist François-Léon Arnaud; “yanlış tanıma”, “yanlış hafıza”, “paramnezi” [2] ve “geçmiş olayın anımsanması” gibi önerilen diğer terimlere çok geniş anlamlı oldukları için itiraz etti. “Zaten görülmüş”ün deneyime daha iyi uyduğunu düşündü (ve aynı zamanda teorik açıdan da daha tarafsızdı). Ancak bu konuda herkes aynı fikirde değildi. Birkaç yazar, déjà vécu (“zaten yaşanmış”) teriminin muhtemelen daha isabetli ve iyi bir seçim olduğunda ısrar etmişti çünkü onlara göre bu tür deneyimler sadece görme duyusunu değil, tüm duyuları kapsıyordu. Bununla birlikte déjà vécu ve diğer alternatifler hiçbir zaman büyük kitlelerce kabul görmedi ve 1896 yılındaki toplantıda bulunan öncü psikolog Pierre Janet de dahil olmak üzere birçok yazar tarafından “zaten görüldü” terimi tercih edildi. Bu terim, hızla popüler bir ifadeye dönüştü ve sonuç olarak tüm rahatsız edici deneyimler topluca “déjà vu” adını aldı.

Buradaki sorun, gerçek ilerlemenin –fenomenin daha derin bir şekilde anlaşılması– ancak daha uygun bir terminoloji geliştirildikten ve iyice farklılaşmış bir şekilde kullanıldıktan sonra mümkün olmasıdır. Yaşanan deneyimler ve bunların oluşmasını sağlayan koşullar hakkında daha iyi terimlerle daha titiz olabiliriz.

Seattle’daki Pasifik Nöropsikiyatri Enstitüsü’nün şu anda yöneticisi olan Güney Afrikalı nöropsikiyatrist Vernon Neppe, 1981 yılında yayımladığı doktora tezinde, 21 tane deja vu varyantından oluşan bir liste sundu. Bunlar arasında yukarıda belirtilen déjà vécu’nün yanı sıra déjà visité (“zaten ziyaret edilmiş”), déjà rêvé (“zaten hayal edilmiş”), déjà entendu (“zaten duyulmuş”), déjà senti (“zaten koklanmış”) ve déjà lu (“zaten okunmuş”) terimleri de vardı. Aslında bu gibi çeşitli türleri, “déjà deneyimler” başlığı altında toplamayı öneren ilk kişi Neppe idi.

Her biçimin kendi nedeni ve açıklaması olabilir. Kendi araştırmamda ise en yaygın olduğuna inandığım iki déjà deneyim biçimine odaklandım: déjà visité ve déjà vécu. Déjà visité, kendinizi daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde bulduğunuz zaman yine de bir şekilde yolunu bildiğiniz veya inanılmaz derecede tanıdık gelen bir yerdir. Déjà vécu, bir kişinin bir durumu ikinci kez yaşamasıdır – bu, insanların tarif ettiği en yaygın déjà vu deneyimidir. Bunlar, eski Time dergisi muhabiri James Geary’nin 1997’de “Been There, Done That” [Orada Bulundum, Bunu Yaptım] olarak tanımladığı durumlardır. Açıklamak adına şu söylenebilir ki déjà visité ‘nin bazı örnekleri reenkarnasyon teorileri ile anlaşılabilir. Bununla birlikte reenkarnasyon düşüncesi, deja vécu‘yü tam olarak açıklamaz çünkü insanların giydikleri kıyafetler ve konuştukları şeylerin çoğu doğal olarak önceki yaşamlarında mevcut olamaz.

Başka açıklamalar arayışında, déjà deneyimleri yeniden oluşturmak için birkaç girişimde bulunuldu ve bu girişimlerin bazılarında aşinalık duyguları uyandırılsa da bildiğim kadarıyla hiçbirinde güçlü bir irkilme ve şaşkınlık duygusu hissedilmedi. Bununla birlikte déjà deneyimlerin bazı genel özellikleri olduğu bilinir ve/veya kabul edilir. Çoğu insan için bu deneyimler, gelişigüzel meydana gelirler ve öngörülemezler. Bazı insanlarda sık, bazılarında ise nadir görülür. Kişi gençken diyelim ki 15 ila 25 yaşları arasındayken bu deneyimler, daha sık ve yoğun olurlar ve yaşlandıkça yoğunluklarını kaybederler. Genellikle çok da uzun sürmezler. Rüyalar gibi déjà deneyimler de laboratuvarda güvenilir bir şekilde yeniden oluşturulamadığından dolayı tüm teoriler de mecburen önceden planlanmadan, mevcut duruma göre şekillenir. Çoğu teorinin doğruluğu ise pekâlâ kişinin hangi déjà deneyime sahip olduğuna bağlı olabilir.

Kendi yaşadığım déjà vécu deneyimlerimi, “gerçekleşene” kadar hatırlanmayan önsezisel rüyalar olarak açıklıyorum. Déjà vécu veya déjà visité’nin her örneğinin önceki bir önsezisel rüyadan kaynaklandığını söylemekten çok uzağım ancak çoğunun öyle olduğunu söyleyebilirim. Bu konuda konuşmalar yaptığımda, genellikle katılımcılara kaç kişinin kendi déjàdeneyimlerinin gördükleri rüyalardan kaynaklandığını düşündüğünü sorarım. Yaklaşık üçte biri ellerini kaldırır, bu yüzden bu düşüncemde kesinlikle yalnız olmadığımı düşünüyorum.

Bazıları, bu deneyimleri ilgi çekici bir tuhaflık, üzerinde düşünülmesi ve kafa yorulması eğlenceli bir şey olarak görür. Bir de bunları korkutucu bulanlar var: onlar, her şeyin önceden belirlenmiş olmasından ve özgür iradelerinin olmamasından korkuyor. Bazıları ise bu durumu güven verici bulduğunu söylüyor – bu, onlara hayatta doğru yolda olduklarını gösteriyor. Diğerleri için önsezisel öge, onlara gerçekliğin metafiziksel ve materyalist olmayan görünümlerini açar. Tüm bu düşüncülerle karşılaşmak beni o kadar etkiledi ki onlardan öğrenebildiğim kadar çok şey öğrenmek istedim.

Yine de ortaya atılan tüm hipotezlere rağmen bunların nasıl ortaya çıktığını açıklamaya Scott’ın romanında ilk anlatıldıkları zamandan daha yakın değiliz. 1956 baharında o günkü karşılaşmamı, ani şoku, şaşkınlığı, imkânsız olmasına rağmen gerçekleşmiş bir şey yaşadığıma dair rahatsız edici inancı açıklamaya hiç de yakın değiliz. Bu durumu heyecan verici buluyorum. Hâlâ yapılacak çok iş var.

Dipnotlar:

  1. Daha açıklayıcı olmak adına “zaten, çoktan” anlamına gelen “déjà”yı bu cümlenin bağlamında “önceden yaşanmış hissi veren” olarak da ele alabiliriz: “önceden yaşanmış hissi veren deneyimler.” (ç.n.)
  2. Kelimelerin anlamlarını ve kullanışlarını unutma sonucu oluşan bellek zayıflığı (ç.n.)

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Art Funkhouser
Çeviren: Öznur Uçan Ateş
Çeviri Editörü: Selin Melikler
Kaynak: psyche.co

Please complete the required fields.