Apple TV’de yayımlanan bilim kurgu psikodrama dizisi Severance (2022–), Lumon adlı büyük bir şirkette çalışmaya karar veren ve iş anıları ile iş dışı anıları birbirinden ayıran veya koparan bir cihazın beyinlerine yerleştirildiği “kopma/ayrılma” isimli bir süreçten geçmeyi kabul eden bir grup insanın hikayesini anlatıyor. Ayrılma dizide iş dışı benlikten (dışsal) iş benliğine (içsel) geçiş olarak görsel açıdan temsil ediliyor. Bu ayrılma, karakterler yeryüzünden yeraltındaki 1960’lar tarzında dekore edilmiş ve düz yüzeyler, beyaz duvarlar ve masalar ile klostrofobik ve dolambaçlı koridorlar üzerinden avokado yeşili halılarla kaplı ofis alanına asansörle inerken meydana geliyor. Asansörle aşağı inerken bilinçleri bir kimlikten diğerine geçerken, çalışma gününün sonunda asansörle yukarı çıkarken de iş dışı kimliklerine geri dönerler.

Dizide içsellerin çalışma şartları üzerinde kontrollerinin olmadığı ve her gün işe gidip gitmeme konusunda kararı verenlerin dışsallar olduğu açıkça vurgulanır. Bu durum oldukça çarpıcı bir biçimde, Helly (Britt Lower) adlı karakterin bir keresinde ofiste kullanılan güç kablosuyla asansörde intihara kalkışması gibi çeşitli kaçma girişimlerinde bulunmasıyla anlatılır. Dışsallar, içselleriyle video yoluyla iletişim kurabilirler. Örneğin, dışsalına işi bırakması için istek gönderdikten sonra Helly’nin dışsalı bu isteği reddeder.

Dizinin tüm bölümlerinde karakterler, içsel ve dışsal arasındaki ayrıma son vererek her iki benliği de tek bir benlikte bir araya getirecek “yeniden bütünleşme” imkanını tartışırlar. Böylece dizi, Marksist bir kavram olan emeğin yabancılaşması ve bununla bağlantılı mücadele siyasetini yansıtır. Marks’ın 1844 El Yazmalarında belirttiği gibi: “Emeğin ürettiği nesne – ürün – emeğin karşısına yabancı bir şey, kendini üretenden bağımsız bir güç olarak dikilir.” [1] Dizi böylelikle Marks’ın yabancılaşma kavramını, işçinin bilincini – dışsal – onun emeğinden ve ürününden – içsel – ayırarak her ikisinin birbirine yabancılaşmasını ortaya koyar. Bunun yanı sıra dizi enteresan bir şekilde sürecin başarısızlığını gösterirken yabancılaşmama veya yeniden bütünleşme meselesini de zorlaştırır.

Dizinin olay örgüsü iki yoldan ilerler. Ana karakter Mark’ın (Adam Scott) dışsalıyla onun eski içsel dostu ve iş arkadaşı olan, Lumon’daki işinden ayrılmış ve yeniden bütünleşmeye çalışan Petey (Yul Vazquez) ile bağlantı kurar. Ancak Petey’nin çabası sorun yaratır. Dışsal dünyada karmaşık, kafa karıştırıcı, paranoyak ve şizofrenik bir deneyimle sonuçlanır. İş hayatındaki anılarını iş dışı benliğinin anılarıyla tamamen yeniden birleştirmeyi başaramaz. Bu zihinsel durum sonunda bir krize sebep olarak Patey’nin ölümüne yol açar. İkinci olarak; Macguffin, [2] Mark’ın Petey tarafından çizilen ve iş arkadaşlarının portrelerinin arkasına gizlediği yeraltındaki çalışma alanının haritasını bulmasıyla ortaya çıkar. Mark’ın bu keşfi çalışma hayatındaki anormallikleri sorgulamasına sebep olur.

Dizinin görsel metaforu sadece Marks’ın emeğin yabancılaşması kavramını çağırmaz. Aynı zamanda Freud’un bilinçdışı kavramını da tartışır. İş dışı benlik kişinin egosunu temsil ederken iş benliği onun bilinçdışı karşılığını temsil eder. Ayrılma böylelikle sadece Marks’ın tanımladığı anlamıyla yabancılaşmış emeğe değil, Lacan’ın bölünmüş özne [3] tanımına da işaret eder. Psikanalizdeki öznellik kavramına referans yapılması yeniden bütünleşme meselesini güçleştirir. Birinci sezonun final bölümünde çalışanların işteki benlikleri Lumon şirketine ve ayrılma sürecine karşı isyan başlatabilmek için dışardaki hayatta da var olmanın bir yolunu bulduğunda bu durum ortaya çıkar.

Bu olay Petey’nin yeniden bütünleşmeye yönelik çabalarında ortaya çıkan problemlerle birlikte yabancılaşmamanın aslında iğdiş edilmemiş eğlence fantezisi de diyebileceğimiz, imkânsız ütopik bir fantezi olduğunu ortaya koyar. Yeniden bütünleşmenin, başka bir deyişle yabancılaşmamanın başarısızlığı öznenin sadece biri veya öteki olabileceğini fakat aynı anda her ikisi olamayacağını gösterir. Bu da konuyu Slavoj Žižek’in [4] parallax gap olarak adlandırdığı özne ile nesnenin aynı varlığın iki tarafı olduğu ancak yabancılaşmamış bir şekilde asla denk gelemeyecekleri duruma yönlendirir. Dizi, başka bir anlatımla, yabancılaşmanın tesadüfi olmaktan ziyade aslında öznelliğimizin kaçınamayacağımız yapısal boyutu olduğu olasılığını iddia eder. Öyleyse, bu olasılık öznellik politikası kavramsallaştırması ve özgürleştirici etik bağlamında ne ifade eder?

II

Althusser, Marks ve Freud’un her ikisinin de kendi tarzında, liberal burjuva öznellik kavramını sorguladığını belirtir.[5] Marks tarihin öznesi veya faili olan özgür, özerk bireye ilişkin liberal görüşe, tarihin itici gücünün sınıf mücadelesi olduğunu göstererek karşı çıkar. Freud ise bilinçdışını keşfetmesiyle birlikte bireyin tamamen farkındalığının olmadığını veya kendi kendine var olmadığını, bunun yerine akıldışı arzu ve saiklerle hareket ettiğini göstermiştir. Marks ve Freud, diğer bir deyişle, öznenin esas olarak merkezsizleşmiş ve kendiliğinden yabancılaşmış olduğunu ortaya koymuştur. Günümüzde ise aksine birbirinin karşıtı olan ancak yine de bir şekilde örtüşen iki baskın ve rekabetçi görüş bulunmaktadır.

Batı Marksizm’inin hümanizmi bir taraftan yabancılaşmamaya yönelik politik bir amacı savunur. Marksist hümanistler kapitalizmin bizi “türsel varlığımıza” yabancılaştırdığını ve bu yüzden özgürleştirici post-kapitalist toplumun Henri Lefebvre’nin “Bütünlüklü İnsan” kavramına dönüş anlamına geleceğini söylerler. [6] Diğer taraftan, eleştirel post-hümanizm ise özne olarak insanın yeryüzündeki diğer türler ve inorganik maddelerle aynı yatay düzleme yerleştirilerek merkezsizleştirilmesi politikasını tartışmaktadır. Marksist hümanizm ve eleştirel hümanizm her ikisi de kendi yöntemleriyle Severance dizisinde “yeniden bütünleşme” olarak tanımlanan, bir çeşit temel töze dönmeyi tartışıyorlar. Bununla birlikte Marx ve Freud’un aksine her iki bakış açısı da yabancılaşmayı olumsal olarak değerlendirir. Tam, bütün veya bütünlüklü tözselleştirme fantazisi tarafından yönlendirilirler.

Marksist hümanizm ile post-hümanizm arasındaki temel fark Hegel’e yapılan referanstır. Fakat bu, Kojèveci teleoloji veya “tarihin sonu” görüşünü benimseyenlerin yaptığı yanlış bir Hegel okumasıdır. Marksist hümanistler insanlığı temel türsel varoluşuna döndürecek olan komünizmle sonuçlanması şartıyla tarihin sonu fikrine çekilmişlerdir. Marx’ın erken dönem çalışmalarında belirttiği gibi, “komünizm, tamamen gelişmiş bir natüralizm olarak hümanizme denk gelir ve tamamen gelişmiş bir hümanizm olarak da natüralizme.” [7] Açıkça Feuerbach tarafından etki edilmiş bir görüş olarak hümanizmin natüralizm olarak ele alınması şeklindeki görüş, insanlık doğaya geri döndüğünde bağdaştırılacak olan insan öznelliğini yabancılaşmanın bir çıktısı olarak ele alır. Burada hareketin yönü tözden özneye doğrudur. Fakat daha sonra tekrar töze ulaşır. Aksine post-hümanizmin temel referansı Spinoza’nın tekçiliğine ve varoluştaki saf içkinliğin dolaysızlığınadır.

Post-hümanizm kendisini yapısalcı anti-hümanizmden dilsel dönüşe (linguistic turn) [8] referansla ayırır. Yapısalcı anti-hümanizm ise şeylerin sadece temsillerini bilebileceğimizi fakat şeyleri kendilerinde bilemeyeceğimizi belirten Kantçı formalizmde, örneğin Foucault’nun öne sürdüğü “hakikat söylemin bir sonucudur” önermesinde kalırken, post-hümanizm temsil ve epistemolojiyi atlayarak doğrudan ontolojiye geçer. Öznelliği, özne olan insanın merkeze alınarak tözden yabancılaşması olarak görür ve insan öznenin merkezsizleştirilmesini hedefler. Post-hümanizm genel olarak insanmerkezciliğe ve özgücülüğe karşı çıkışı çerçevesinde temellenir. Doğrudan söylemek gerekirse hem batı marksist hümanizmi hem de çağdaş eleştirel post-hümanizm özneden töze geri dönüşü amaçlar veya Severance dizisindekine benzer şekilde “yeniden bütünleşmeyi” gerçekleştirmeyi hedefler. Yeniden bütünleşme, iğdiş edilmemiş haz fantazisidir; eksik olanın gerçekliğin kurucu unsuru olmadığı bir dünyayı hayal eder.

Burada sorun Hegel’e yapılan alışılmadık referanstır. Hegel’in Aufhebung veya sublation kavramı yalnızca iki zıt kutbun yeni bir bütünlükte bağdaştırılması değildir. Tam bir bütünlüğü üretmenin imkansızlığıyla uzlaşmaktır. Kant’a göre Şey kendi öznel bakış açımızdan görünür olmadığından akıl yürütme sürecinin dışında bırakılması gerekirken, Hegel’e göre Şey’in tutarsızlığı bilgimiz açısından bir engel olarak görünmez. Bilgimiz açısından engel olarak görünen şeyin, Hegel’e göre gerçekliğin kendisinin tutarsız ve çelişkili, yani tamamlanmamış olduğunu göstermek için altüst edilmesi gerekir. Tözün kendisi bütün değildir. Yitik olan her zaman bütünün kurucu boyutudur. Yine de bu, eksikliği kabul etmemiz gerektiği anlamına gelmez. Her durum eksikliğe yol açıyor diye yapabileceğimiz tek şey eksikliğin ve çelişkinin kaçınılmaz olduğunu söylemek olmamalı.

III

Erich Fromm’un insanlığın doğadan yabancılaşması anlamında ele aldığı yabancılaşma fikrine karşı Ernest Mandel, eğer insan emeği her zaman doğaya yabancılaşmayla sonuçlanıyorsa, Marx’ın da belirttiği gibi emek olmazsa insan uygarlığının yok olacağını ve böylece hiçbir zaman yabancılaşmanın üstesinden gelinemeyeceğini belirtir. [9] Bunu insan etkinliğine ilişkin bir sınırlama olarak görmektense önemli olan aksini görmektir. Sadece insan emeğinin değil insan aklının da tercihte bulunma seçeneği vardır. Mladen Dolar’ın belirttiği gibi “özne bir seçime tabidir, onu özne yapan öncelikle de budur.” [10] Yabancılaşmanın Lacan için “daima zorunlu seçimle bağlantılı bir fikir olduğunu” söyler. [11] Her seçimde, her karar alma eyleminde daima, aynı anda bir olumlama ve olumsuzlama vardır. Yaptığımız her seçim, aynı zamanda diğer olasılıkların hepsinin reddedilmesidir ve kurucu bir eksiklik içerir. Ya da Gregor Moder’in dediği gibi, dolayımsızlık ve tamlık her zaman yitiktir. [12] Başka türlü söylemek gerekirse bu eksiklik, seçme eyleminin kendisi mecburi ve zorunlu olsa bile seçme özgürlüğüne sahip olduğumuzu gösterir. Bu, diyalektik akıl yürütmenin amacıdır: zorunluluğun nasıl olumsallıktan ortaya çıktığını anlamak. Seçme eyleminin kendisi mecburi olsa da seçilen, seçme eylemimize bağlı olarak olasılıklıdır. Rush’ın “Free Will” şarkısında söylediği gibi: “Karar vermemeyi seçmiş olsan bile yine de bir karar vermiş olursun.” Her olumlayıcı seçimde aynı anda olumsuzlama da bulunur. Özgürlük bu anlamda olumsuzlayıcı bir eylem olarak düşünülebilir. Marksist terimlerle söylemek gerekirse her ne kadar altyapı üstyapıyı belirlese de altyapıyı (veya sömürücü toplumsal üretim ilişkilerini) reddetmek mümkündür. Bu bağlamda, yabancılaşma – yitiklik, olumsuzluk – daima her özgür eylemin sonucudur. Her seçim kaçınılmaz bir kayıptır.

Bu sebeple, zıtlığın idrakinin kaçınılmaz bir kusurun izi olmadığını görmek faydalıdır. Zıtlık ve tutarsızlık öznenin varlığına tanıklık eder. Gerçeğin çelişik ve eksik, yabancılaşmanın da her durumda kaçınılmaz olması dünyayı değiştirmekte özgür olduğumuza, kolektif eylemlerimizin etkisi olduğuna işaret eder. Belki de diyalektik ve evrenselci hümanizmi bu temelde yeniden ele almayı düşünmeliyiz. İnsan uygarlığını geliştirmek ve korumak anlamında hümanizm, insani kibri desteklemek anlamına gelmez. Tamamen rastlantısal tarihsel koşullar karşısında insanlığın korunması için gerekli olanı yapmak anlamına gelir. Zizek’in açıkladığı gibi hakiki kibir “öznelliğin kibrinin kabul edilmesinin karşıtıdır, bu sahte tevazuya dayanır. Özne, Küresel Kozmik Düzen adına, onun naçizane aracıymış gibi konuşur veya davranırsa ortaya çıkar” [13] Örneğin COVID-19 salgını bağlamında virüsü benzer ve eşit bir madde parçası olarak ilgilenmemiz gereken bir şey olarak düşünmemiz yetmez. İnsan uygarlığının ve kolektif özgürlüğümüzün devamı tam aksini yapmaya bağlıdır. Bu çevresel ve doğal gerekliliklerimizi, insani müdahale ve teknolojik altyapımızdaki dönüşümlerle korumamız anlamına da gelir. Doğa, sonuç olarak hala biyolojik bir zorunluluktur.

Severance dizisinde, Lumon’a karşı girişilen devrimde riske atılanın yeniden bütünleşme olmayıp iş hayatındaki benliklerin özel hayattaki benlik üzerindeki zaferi olması da bu nedenledir.  Zafer gereksinimi kaçınılmaz olarak öteki benliklerin kaybına bağlıdır. Günümüzde maddi dönüşümü diyalektik olarak bu şekilde anlamamız gerekiyor. Yabancılaşma ve eksiklik yaptığımız her seçimin sonucudur fakat bunlar özgürlüğümüzün de alametidir.

DİPNOTLAR:

  1. Karl Marx, Early Writings, trans. Rodney Livingstone and Gregor Benton (New York: Penguin, 1992), p. 324. (y.n)

Karl Marx, 1844 El Yazmaları, Çeviren Murat Belge, Birikim Yayınları, 8. Baskı, 2013, İstanbul, s.75. (ç.n)

2. MacGuffin, kendi içinde sıradan ya da önemsiz gibi görünen ama filmin ya da romanın akışını ya da karakterin motivasyonunu belirleyen obje, unsur ya da olaya denir.

3. Lacan, öznenin bölünmüş özne olduğunu ve Freud’un belirttiği gibi hem bilince hem de bilinçdışına sahip olduğunu öne sürer.

4. Slavoj Žižek, The Parallax View(Cambridge, MA: MIT Press, 2006).

5. Louis Althusser, “Marx and Freud.” In Writings on Psychoanalysis: Freud and Lacan, trans. Jeffrey Mehlman (New York: Columbia University Press, 1996).

6. Henri Lefebvre, Dialectical Materialism, trans. John Sturrock (Minneapolis, MN: University of Minnesota Press, 2009), p. 150.

7. Marx 1992, 348

8. Linguistic turn, 20. yüzyılın başlarında Batı felsefesinde ortaya çıkan ve en önemli özelliği felsefenin ve diğer beşerî bilimlerin öncelikle dil, dili kullananlar ve dünya arasındaki ilişkilere odaklanmasıydı.

9. Ernest Mandel, The Formation of the Economic Thought of Karl Marx 1843 to Capital, trans. Brian Pearce (New York: Verso, 2015), p. 165.

10. Mladen Dolar, “Cogito as the Subject of the Unconscious.” In Cogito and the Unconscious, ed. Slavoj Žižek (Durham, NC: Duke University Press, 1998), p. 17.

11. Ibid

12. Gregor Moder, Hegel and Spinoza: Substance and Negativity (Evanston, IL: Northwestern University Press, 2017), p. 76.

13. Žižek, The Ticklish Subject: The Absent Centre of Political Ontology (New York: Verso, 1999), p. 132-133.

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Matthew Flisfeder
Çeviren: Mehmet Başoğlu
Çeviri Editörü: Onur Demir
Kaynak: thephilosophicalsalon.com

Please complete the required fields.