Maryse Battistuzzi’nin sıradışı öyküsü A Clairmont’un kahramanı Amantine’dir. (1) O, diğer insanların merakını cezbeden küçük bir hevese sahipti: Çayını içtikten sonra dibinde bir miktar bırakırdı. Amantine için bu son yudumlar “zehir içmek, bir suçluluk, mutsuzluğun cesaretlendirilmesi” anlamına geliyordu. Bu yüzden çayının son yudumlarını hep lavaboya dökerdi.

Amantine küçük bir kız çocuğuyken, tatil zamanında büyükannesi Andrée’nin yanında kalırdı, ailesinin öğrettiği  “iyi görgü” ve “ahlak” üzerine o da torununa kendi öğrendiklerini aktarırdı: “Biz hiçbir zaman çayımızı son yudumuna kadar içmeyiz, bunu yalnızca işçiler yapar.” Fakat Amantine, “bu cümlenin sadece ikinci kısmını takılmıştı.” Küçük kızın hassasiyetiyle baktığında, sıcak çikolatanın son yudumunu içmezse “üzülmeyecekti hem onun için bir miktar daha kalmış olacak hem de son yudumda boğulmayacaktı” diye düşünmüştü. Neyse, “otoriter, talepkâr, bazen de dostça yumuşaklığının altında muzip” biri olan büyükanne Andrée;  “Hiçbir şey sana ait değil minik farem, karnınız tokken bile feragat etmeye devam et,” derdi torununa.

Tam bir hayalperest olan Amantine, sıkıcı ve katı tatil programından kaçmak ve oturma odasındaki kanepede hayal kurma özgürlüğünün tadını çıkarmak için büyükannesinin şekerlemesini beklerdi. Yaşlılığına değin büyükannesinin öğrettiği bu alışkanlığını korudu; her ne kadar “efendi”nın öğretileri jouissance’ının (zevk) bir bariyeri olsa da, sabahın ışıltısının sönmek üzere olduğu son saatlere kadar çocukluğun mutluluğunu, hayalin arzuyu her daim perçinlediği o yaşları ve büyükannesinin öğretilerini bir yaşam biçimi olarak devam ettirdi.

Lavaboya dökülen yudum bir işçinin emeğinin katma-değerinin artı değeridir. Sonrakini keşfe bakalım ve ve ona Jean ismini verelim. Marx’a göre fakat Lacan açısından (2), her iş günü Jean, emeğiyle yarattığı ve ücret olarak karşılığın almadığı, daha ziyade emeğinin efendiye teslim olan jouissance’ının (zevk) bir kısmını feda eder. Bu “efendinin” Andrée olması çok mantıklı olurdu, o halde öyle olduğunu varsayalım. Andrée’nin Jean ile arasında olan belirgin farkı koruyabilmesi için, Jean’in kendisine teslim ettiği o jouissance’ın parçasına sahip olmak, karnını onunla doyurması yeterli değildir; o parçanın bir parçası da Jean’e ait olmamalı, onun karnına girmemelidir: o zaman ve yalnızca o zaman sınıf kimliği Jean’inkinden farklı olabilir.

Eğer Jean, jouissance’n bir parçasından çaresizce ayrılırsa ve aynı zamanda Andrée de reddedilen ve anlamsız bırakılan o parçadan gönüllü olarak ayrılırsa, bu reddedilen yudum ya da parça sınıf belirleyicisinin ta kendisi olur ya da tam tersine, belirleyici olan alanın çay miktarının hepsiyle karşı karşıya kalması, küçük bir bölümün dışarıda bırakılmasını zorunlu kılar. Dolayısıyla, tahsis edilmiş jouissance’nı minimal fakat gönüllü olarak bir kenara bırakılması, zorunluluk sebebiyle kendinden bir parçanın ayrılmasıyla kıyaslandığında bu durum aradaki belirleyici bir farkı gösterir nitelikte olacaktır. Bu anlamda, lavaboya dökülen jouissance ile Andrée’nin jouissance’ının sembolik alanına giriş yapılmasını sağlar ki bu durum, Hegelyan ‘köle’ ile imgesel bir çatışmadan kaynaklanır. Okuduğumuza göre Andrée bazen “muzip biriydi” ama anlatılan durumda “efendi” konumundadır yani, dökülen yudumla arzusal bir bağı yoktur, ki bu durum onun gerçeğini oluşturan şeyle lavaboya dökülen yudumun hiçbir ilişkisi olmadığı anlamına gelir. Efendinin söylemi olan söylemleri fantaziyi dışlar, ki bu da temelde kör olduğu anlamına gelmektedir. (3)

Fakat küçük kız, tüm bu söylenenleri hiç duymuyordu. Küçük kız fantazi boyutundaydı. Onun için iyi ve ahlaklı davranışlar bir şeye yönelikti: Yapay da olsa bir eksikliğin oluşumuna, dolayısıyla arzunun canlı tutulmasına. Bunun yansıra, bunlar, büyükannesinin koruyucuları ve bu nedenle de sevgisinin ifadeleridirler. Her halükârda, arzu, Amantine’nin hem tatil zamanlarında hem de o günden bu yana, yaşlılığında sürekli mevcuttur. Çocukluğunda, yetişkinlerin katılığının ve kibrinin çocuksu hayallerinin önüne geçmesine izin vermez: Büyüdüğünde ya da yaşlandığındaysa, fantazinin sonsuza dek arzuyu perçinleyen bu ayrılmış ya da ayrılmak zorunda bırakılmış jouissance parçasını aramaya devam edecektir.

O soğuk yudum, Amantine için büyükannesinin aksine, çok önemli bir anlama sahiptir; bu nesnenin bir arzu nedeni oluşturduğu, aynı zamanda onun gerçeğini oluşturan ve bu ölçüde sürdürdüğü bir olgudur. Son olarak, soğuk yudum, muhafaza edilmesi için boş kalması gereken alanın hadım edilmesine izin verir; Amantine bu boşluktan korkmaz tam tersine efendinin söyleminin jouissance ile ilişkisini açığa çıkaran kişidir; kölesi olmayan, bilgisini ve bilginliğini teslim etmeyen: Lacan’a göre “kendi yolunda belli bir grevde olan” histerik kişidir Amantine. (4) Ayrıca, olgunluk yıllarında yapay eksikliğe bir görev daha eklenecektir: çocukluğun mutlu yıllarını yeniden yaşama, büyükannenin yanında geçirilen tatiller.

Bu sebeple Amantine için, görgü kurallarını bırakmak, zehir içmek, bir suçluluğa ve mutsuzluğa meydan okumayla eşit olurdu. Tüm hayatı boyunca “iyi görgü,” arzuyu sürdürme stratejine hizmet etmeyi başarmıştı; onları terk etmek yaşlanmaya ve ölmeye teslim olmak anlamına gelecektir. Amantine, ölmüş bir jouissance ve ölüm dürtüsüne yol açan takıntılı tekrarlar ritüellerinin aksine, fantezi ve arzunun yaşama ve haz ilkesine hizmet ettiğini, ve ayrıca, bilinçdışının bir yaşa ve bir sınıfa sahip olmadığını, ölümsüz olduğunu kanıtlamıştı.

  1. Erişim için: https://short-edition.com/fr/oeuvre/tres-tres-court/a-clairmont
  2. Jacques Lacan, Le Seminaire. Livre XVII. L’ envers de la psychanalyse, Seuil, Paris, 1991,p. 123.
  3. Ibid, p. 124.
  4. bid, p. 110.

©® Düşünbil (2020)

Yazar: George B. Mitropoulos
Çeviren İpek Gamze Boz

Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak Link: thelacanianreviews.com

Please complete the required fields.