“Düşünmenin herhangi bir anlamının olup olmadığı sorusu, yaşamın anlamının ne olduğu sorusuyla aynı cevaplanamaz bilmeceyi beraberinde getirmektedir”.

Bilim ve sanat, aralarındaki önemli ilgiye rağmen, insan deneyiminde inkar edilemez şekilde farklı rollere sahiptir. Fakat bu farklılıkların ne olduğu ve neden bu denli önem arz ettiği sorusu — hem filozofların hem de fizikçilerin cevaplamaya çalıştığı bu soru  — çok zamandır bir muamma olarak kalmıştır.

Bu soruya verilen en bilgece ve güçlü cevaplardan biri, Hannah Arendt’ten gelmiştir (14 Ekim 1906 – 4 Aralık 1975). Politikada yalan söyleme, kendimizi gösterme dürtümüz, dışlanmışlığın gücü, hakikat ile anlam arasındaki kritik farklılık, hür iradenin esasen ne anlama geldiği gibi güncel ve zaman üstü meselelerde etkili bir düşünce sistemi ortaya koymuş ve insanları düşünmeye teşvik etmiş olan; “filozof” etiketine karşı çıkan bir düşünürdür Hannah Arendt.

Son derece etkili bir eseri olan İnsanlık Durumu’nda Arendt, insan hayatında sanatın işlevini ele alır  — özellikle de sürekli bir değişimle tanımlanan bu evrende, dinmek bilmeyen baki olma özlemimizi yatıştırmadaki rolünü şöyle yazmaktadır Arendt:

“Olağanüstü kalıcılıkları sayesinde sanat eserleri, tüm somut nesnelerin en dünyevi olanlarıdır; bu eserlerin dayanıklılıkları, doğal süreçlerin aşındırıcı etkileri tarafından neredeyse hiç zarara uğratılmamıştır, çünkü onlar, canlı varlıkların kullanımına tabi değildir, aslında onları yalnızca kendi oluşturulma amaçlarını hayata geçirmek tahrip edebilir- tıpkı bir sandalyenin kullanım amacının, üzerine oturulduğunda hayata geçirilmiş olması gibi-. Bu yüzden de sanat eserlerinin dayanıklılıkları, varoluş için gerekli olan nesneler arasında çok daha üst bir sırada yer almaktadır; kalıcılıklarını yıllarca sürdürebilirler. Bu kalıcılıkta; faniler tarafından yaşatılıp kullanılan insan hünerinin istikrarı hiçbir zaman mutlak değildir. Başka hiçbir yerde, nesneler dünyasının dayanıklılığı bu denli saflık ve açıklık içerisinde görülmez; bu yüzden de başka hiçbir yerde, bu nesne dünyası kendisini -fani varlıklar için ölümsüz yuva tasviri gibi- göz alıcı biçimde ortaya çıkarmaz. Bu  durum, sanatın kalıcılığında dünyevi istikrarın şeffaflaşmış olması gibidir, ölümsüzlük önsezisi için – ruhun ya da yaşamın ölümsüzlüğü değil- fani ellerce erişilen ölümsüzlük somut şekilde var olur. Parlamak ve görülmek için, seslenmek ve duyulmak için, konuşmak ve okunmak için…”

Arendt, ölümsüzlük özlemimizi biçimlendirme dürtümüzün, sanatın kökenini ele alır:

“Sanat eserinin birincil kaynağı, insanın düşünce kapasitesidir… Düşünce, hisle bağlantılıdır, hissin sessizliğini ve belirsiz umutsuzluğunu dönüştürür. Tıpkı değişimin salt arzu etmeyi, kullanımın umutsuzca ihtiyaç duymayı dönüştürdüğü gibi – ta ki hepsinin dünyaya girip nesnelere dönüştürülmek için, maddeleştirilmek için uygun oldukları vakte kadar.  Her bir aşamada, doğası gereği dünyaya açık ve açık yürekli olan bir insan yetisi, benlik içerisindeki tutsaklığını aşıp, dünyaya tutkulu bir yoğunluk yayar”.

“Sanat eserleri göz önüne alındığında somutlaştırma, salt dönüştürmenin ötesinde bir şeydir; bir şekil değiştirme, ateşin küllerine dönmesi ve hatta tozun alevlere boğulmasını buyuran doğa döngüsünün yaşanması gibi hakiki bir başkalaşımdır… Onlarsız hiçbir düşüncenin maddi bir nesne olamayacağı somutlaştırma ve maddeleştirmenin her daim bir bedeli vardır, ve bu bedel hayatın kendisidir”.

Genellikle düşünceyi, bilimin ham maddesi olan akılla bağdaştırmaya meyilli olmamıza rağmen, Arendt bilgi ile fikri birbirine karıştırmamamız gerektiğini öğütler. Aklın, fikrin yolunu zihin gücü ile nasıl tıkadığını keşfetmesinden 15 yıl kadar önce; Arendt şöyle yazmaktadır:

“Fikir ile bilgi aynı şey değildir. Sanat eserlerinin kaynağı olan bilgi, tüm felsefe dünyasında dönüşüm ya da şekil değiştirme olmaksızın ortadadır. Öte yandan bilgiyi edinip sakladığımız bilişsel süreçlerin bizi götürdüğü en temel şey, bilimdir. Bilgi her zaman, “boş merak” gibi pratik değerlendirmeler hazırlayan belirli bir amaç güder; fakar bu amaca bir kez ulaşıldı mı, bilişsel süreç sona erer. Buna karşın fikrin, herhangi bir amacı ya da sonu yoktur; fikir, sonuç bile üretmez”.
[…]
“Bilgi… her şeye dairdir, sadece entelektüel ve sanatsal çalışma aşamalarına değil;  aynı seri üretim gibi, işe yararlığı test edilebilen ve herhangi bir sonuca ulaşmazsa -aynı bir marangozun, iki bacaklı bir sandalye yaparsa başarısız olması gibi- başarısız olan,  başlangıcı ve sonu olan bir süreçtir. Bilimdeki bilişsel süreçler, seri üretimde bilginin işlevinden temelde çok da farklı değildir; bilgi aracılığıyla ulaşılan bilimsel sonuçlar, diğer her şey gibi insan hünerine ilave edilir”.

Arendt’e göre sanatın amaçsız doğası, onun amacının asıl kaynağıdır:

“Düşünme eylemi, aynı yaşamın kendisi gibi sonu gelmeyen ve kendini tekrar eden bir şeydir; düşünmenin herhangi bir anlamının olup olmadığı sorusu, yaşamın anlamının ne olduğu sorusuyla aynı cevaplanamaz bilmeceyi beraberinde getirmektedir. Bu süreçler, insan varoluşunun tamamına öyle derinden nüfuz etmektedir ki; bu bilmecenin başlangıcı ve sonu, yaşamın kendisinin başlangıcı ve sonu ile örtüşmektedir”.

Son derece önemli ve aydınlatıcı bir kitap olan İnsanlık Durumu’nu, Arendt’in zihinsel yaşamıyla bağdaştırmaya çalışın ve onun aşk mektuplarını okuyun. Daha sonra da, sanatı öğrenme biçimimizin bizi nasıl dönüştürdüğü hakkında Jeannette Winterson’ın fikirlerine, bilim ve sanatın karşılıklı doyumu hakkında Alan Lightman’in şiirsel yansımalarına yeniden göz atın.

Yazar: Maria Popova
Çeviren: Gözde Gürbüz
Kaynak: brainpickings.org

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.