Ormanda bir ayıyla karşılaşsanız tepkiniz ne olurdu? William James, 1884 yılında insan duyguları üzerine kaleme aldığı denemesine bu sorunun cevabı olarak şu genel kanıyla başlamış: “bir ayıyla karşılaştığımızda korkarız ve koşarak kaçarız”. Ancak James bunun doğru olmadığını ileri sürer. “Bu akış yanlıştır”, der. Biz korktuğumuz için koşmayız. Aslında kendimizi koşarken buluruz ve olay karşısında tecrübe ettiğimiz bu bedensel tepkiye de korku deriz. Varsayılan bir nedensellik sıralamasının tersine çevrilmesi, özellikle gerçeğin mantığa aykırı olduğu veya hoşlanmadığımız bir anlatıyı desteklediği durumlarda kavramsal gelişimin ayırt edici özelliğidir. Galileo’da olduğu gibi, kavramsal bir tersine çevriliş ilk bakışta aykırı görünebilir, ancak önce anlamsız gelse bile, bunun zamanla bazı şeyleri açıkladığını görebiliriz.

Bilişsel bilimci Hugo Mercier, Not Born Yesterday (Dün Doğmadım) isimli kitabında, bu tersine çevirme tarzını yeni kavrama biçimlerine korkunç derecede ihtiyaç duyulan hakikat ve yalan, bilgi ve cehalet gibi alanlara uyguluyor. Bizler, sık sık, hakikat ötesi bir çağda yaşadığımızı, duyguların gerçekleri bastırdığını, insanların artık neyin doğru olduğuyla ilgilenmediğini ve yıkıma doğru gittiğimizi duyuyoruz. Brexit ve Donald Trump muhalifleri, bu başarılarda uysal bir nüfusu yönlendirmek üzere uydurulan yalanlar olduğunu varsaymak yerine, sadece bunları tahammül edilemez buldular ve meşru olduklarına inanmayı reddettiler. Kolay aldanan, manipüle edilebilir bir halk fikri elbette yeni bir şey değil.  Voltaire, “sizi saçmalıklara inandırabilenler, size zulüm de yaptırabilir” diyor. Ama Mercier Voltaire’in olayı tersten anladığını ileri sürerek şöyle düzeltiyor: “zulüm yapma isteği sizi saçmalıklara inandırır”.

Bu tersine çevirme işlemi tedirgin edici olabilir, ancak insanları seçimlerinden sorumlu bireyler olarak görme erdemini içinde barındırır. Mercier’in saflığın karşısındaki duruşu insan bilişiminin ve iletişiminin evrimsel gelişimine dayanır; ona göre zihin hatalarla dolu bir şey değildir, aksine sosyal etkileşime uyarlanmak üzere en iyi şekilde ayarlanmıştır. Mesajların alıcıları duydukları her şeye inanmaya meyilli olsalardı, bilinen şekliyle insan iletişimi gelişemezdi diyor. Böylesi bir ortamda, doğrulanamayan ve içsel olarak onaylanamayan ifadeleri kabul etmeye yatkın olan kişiler, muhtemelen bu ve başka bazı yatkınlıklara sahip olan diğerleri tarafından kolaylıkla sömürülüyor olurdu. Bu durumda da aldanmaya yatkın saf insanlar ya akıllanırlardı ya da savunmasızlıklarını da yanlarına alarak gen havuzundan çıkıp giderlerdi.

Mercier saflığın, aldanmaya yatkınlığın, üzerinde fazla oynanan bir kavram olduğunda ısrar ediyor.  Hepimizin, sık olmasa da arada bir şakaya kurban gideceğimiz veya bir yalana inanacağımız gerçektir. Ancak davranışımıza objektif olarak göz atacak olursak, bizlerin eleştirel olmayan ve başkalarının yok oluşu pahasına yaşamlarını sürdüren varlıklar olmadığımızı görürüz. Size, (aslında Nigel Farage söylüyor bunu) “doktorların sigarayla ilgili bulguları yanlış anladıklarını” söylesem, bana inanır mısınız? Peki hiç sevmediğiniz politikacılara yönelik kampanya reklamlarıyla fikrinizin değiştiği oldu mu? Daha fazla reklam seyretmek demek, daha fazla etkilenmek anlamına mı geliyor acaba? Pek çok örnek arasından bir tanesini seçip vereyim: Amerikalı milyarder, riskten korunma fonu yöneticisi Tom Steyer, 2020’de, ABD Demokrat Parti adaylığı kampanyasına 190 milyon dolardan fazla para koydu (Joe Biden’ın kabaca 118 milyon dolarına kıyasla), ancak kendisine, yanında yer alacak tek bir delege bile bulamadı. 

11 Eylül’ün Amerika devleti tarafından gerçekleştirildiği, Sandy Hook katliamının bir aldatmaca olduğu ya da Barack Obama’nın Müslüman olduğu gibi internette dolaşan yalanlara bakacak olursak, insanların o kadar da saf olmadığını söylemek saflık gibi gelebilir. Ama kaç kişi bu tür şeylere gerçekten inanıyor olabilir ki? Knowledge Resistance (Bilgi Direnci) isimli kitabında sosyolog Mikael Klintman, sosyal etkileşimin hayati önemdeki evrimsel işlevine işaret eden şeyin, bir inancı, onu kendine saklamanın aksine, kamuya açık bir şekilde ifade etme eylemi olduğunu savunuyor. Birisi Obama’nın Müslüman olduğunu söylüyorsa bunun en büyük nedeni kendisinin bu düşünceyi paylaşan bir gruba ait oluşudur. Klintman, sosyal bir inanç ile bir gerçeğe inanç birbiriyle çeliştiğinde, bu kendilerine yalan söylemek anlamına gelse bile, insanların sosyal kimliklerini en iyi şekilde gösteren inancı seçeceklerini söylüyor. Örneğin Sandy Hook okulundaki Aralık 2012 tarihli katliamın bir aldatmaca olduğunu söyleyerek (içinizde bir ölçüde de olsa bunun gerçek olduğunu varsayarak) bir taraftan büyük devlete karşı duyduğunuz derin güvensizliğe, diğer taraftan ABD Anayasasının ikinci düzenlemesine duyduğunuz sonsuz bağlılığa işaret edebilirsiniz. Bir şeyin göstergesi olan böyle bir “inanç”, nadiren eyleme dönüşür. Bu, Mercier’in, kararlara ve eylemlere rehberlik eden sezgisel bir inancın aksine, kişinin davranışında hiçbir etkisi olmayan, yansıtıcı inanç olarak adlandırdığı şeydir. Bazen yanlış inanç, yalnızca bir şeyin göstergesi olmaktan çıkarak gerçek dünyada alınan bir karar ve eylem için bir temel oluşturur, işte o zaman göstergesel inancın tehlikeli yan etkilerini görürüz. Olayın ardından bazı sahtekârlar, Haziran 2017’de, Florida’da Sandy Hook ile ilgili “teorilerini” dile getirmekten vazgeçerlerken, Lucy Richards, katliamın yirmi yedi kurbanından biri olan (bu kurbanlara okulda katliamı gerçekleştirenin annesi de dahildi) altı yaşındaki Noah Pozner’ın babasını tehdit etmekten suçlu bulundu. Richards, çocuğun asla var olmadığını ve ebeveynlerinin böyle bir yalan söyledikleri için ölümü hak eden aktörler olduğunu söyledi. Yargıç James Cohn’ın yorumu şuydu:

“Bu ülkede düşünce üzerinde yasal bir sınırlama yoktur. İstediğiniz gibi düşünmeye ve inanmaya mutlak hakkınız vardır. Bununla birlikte, iletişimde yasal kısıtlamalar vardır – başka birine zarar verme amacıyla tehditler iletme hakkınız yoktur … Kelimeler önemlidir. Bu gerçekliktir. Bu konuda bir kurgu yoktur ve alternatif gerçekler yoktur.”

Yalanlar yayılmaya devam ederken karşısında yer alan bazı güçler bulur. Bunlardan biri kişisel itibarımızı korumaya ve sürdürmeye olan doğal yatkınlığımızdır. Yalancılar ve sahtekârlar yakalandıklarında, en azından isimlerinin karalanmış olmasıyla cezalandırılmış olurlar. İşte bu yüzden olabildiğince çok yalan söylemekten kaçınırız. Duped (Aldatılmış) isimli kitabında psikolog Timothy R. Levine, günde iki yalanın ortalama sayı olduğunu söylüyor. Levine’in soruna bakış açısı Mercier’inkiyle tam bir tezat oluşturuyor. Levine, insanların ender olarak dengeli bir şekilde yalan söyleyebildiklerinden yola çıkarak, bilgiyi alanların bu esnada bir çeşit “doğruluk varsayılanı” (haklı nedenlerimiz olmadığı sürece insanların doğru söylüyor olduğuna inanırız) uygulayarak aldıkları bilgiyi kontrol ettiklerini öne sürüyor.  Malcolm Gladwell geçen yılki Talking to Strangers: What we should know about the people we don’t know (Yabancılarla Konuşmak: Tanımadığımız İnsanlar Hakkında Bilmemiz Gerekenler) adlı kitabında benzer bir “inanç varsayılanı” tanımlayarak bunun bize, yabancılara şüpheyle yaklaşma konusunda fayda sağladığını savunuyor (15 Kasım 2019 tarihli TLS‘ye bakın). Bu tür bir dürtüsel yaklaşım fikri, kısmen de olsa insanların polis mülakatları gibi bağlamlarda başvuranları gözlemlerken, yalanları tespit etmekte yetersiz kaldıklarını ortaya koyan deneysel psikoloji araştırmalarından elde edilen kanıtlarla destekleniyor. Ancak Levine’in de kabul ettiği gibi, bu bulgular son derece kontrollü laboratuvar koşullarında elde ediliyor ve bunları genelleştirebilir miyiz diye kendimize sormamız gerekiyor.

Mercier, “doğruluk varsayılanı” fikrini tersine çevirerek, bilgi değerlendirme alışkanlıklarımız hakkında daha kapsamlı bir iddiada bulunmaktadır. İnsanların aldıkları mesajları her zaman filtrelediğini söylüyor. Bu filtre, “açık uyanıklık” olarak isimlendirdiği bir dizi bilişsel eğilimden oluşan ve “güvenilmez sinyallere maruz kalmamızı olabildiğince engelleyerek, kimin ne söylediğini takip etmek yoluyla, güvenilmez göndericileri bundan sorumlu tutan bir mekanizmadır”. İnsanlar iletişim omnivorlarıdır. Yani bizler mevcut her türlü bilgiyi tüketmeye açık varlıklarız ve bu nedenle de eleştirel olmaksızın böyle bir bilgi tüketimini göze alamayız. Her yeni bilgi alışımızda, bir aşamada “bu bilgi mantıklı mı?” diye sorarız.  Bu bilgiyi kim(ler) veriyor ve hangi motivasyonlarla bunu yapıyor(lar)? Mercier, okuyucularının çoğunun, belki de ironik bir şekilde, bu tür filtrelerin var olduğuna inanmak istemeyeceğinin farkındadır. Çünkü, başkalarının inançlarına saçmalık diyerek onları küçümsemek günümüzde artık çok kolaydır.

Gerçi yalanlara inanmak sorunun yalnızca bir kısmı. Bir de cehalet; gerçeğin farkında olmama sorunu var. Cehalet her zaman kötü değildir. Bazen kendimizden bilgi gizlemek iyi bile olabilir. Büyük orkestralar adaylarla bir perde arkasından seçmeler yapar. Bu kasıtlı cehalet yalnızca önyargıya karşı alınan bir önlem olmakla kalmaz, aynı zamanda hesap vermeyi de önleyebilir. Eğer komite üyelerinin adayların kimlikleri hakkında bilgisi olmazsa, daha sonra kendilerine adam kayırma suçlaması da yapılamaz. Ancak bu ilke aynı zamanda daha az erdem içeren kasıtlı cehalet biçimlerini de teşvik eder. 1976’da bir San Diego mahkemesi, Charles Jewell’u içinde 50 kilogram esrar saklı bir arabayla Meksika-ABD sınırını geçtiği için yakalayarak esrar ticareti yapmaktan mahkûm ettiğinde, adamın savunması esrar paketinden haberi olmamasıydı. Mahkeme, Jewell’un uyuşturucuyu gerçekten görmemiş olabileceğini düşündü. Ancak bu hikâye bağlamında (Jewell’un bir uyuşturucu satıcısının arabayı sürmek için 100 dolarlık teklifini kabul ettiği göz önüne alındığında) mahkeme onun kasıtlı körlük sergilediğine karar verdi. Aslında Jewell “gerçekten şüphelendi; başının derde girme olasılığının farkına vardı ancak son bir doğrulama yapmaktan kaçındı çünkü yakalanma durumunda bilgiyi inkâr edebilmeyi istedi”. Jewell’un hilesi onu başarısızlığa uğratmakla kalmadı, “Devekuşu Talimatı” olarak bilinen ve “gerçek bilginin ve kasıtlı olarak bilgiden kaçınmanın aynı şey olduğunu jüriye bildiren” bir yasal kural oluşturulmasına gerekçe sağladı.

Jewell vakasının gösterdiği, kasıtlı körlüğün sıradan insanlara pek bir çıkar sağlamadığıdır. Sosyolog Linsey McGoey, The Unknowers (Bilmeyenler) adlı kitabında sömürge günlerinden günümüze dek iş dünyasının ve devletin en üst düzeylerinde sürmekte olan kasıtlı cehaletin mide bulandırıcı örneklerini sunuyor. McGoey güçlü kuruluşların tekrar ve tekrar aynı şeyi yaptıklarını, acımasız çalışma koşullarından reçeteli bir ilacın sağlığa tehlikelerini ortaya koyan kanıtları örtbas etmeye kadar varan önemli bilgileri gizleyerek daha çok kâr ettiklerini ve gerçeklerin ortaya çıkması durumunda ise (teknik olarak) kısmen inkâr yoluna gittiklerini iddia ediyor. McGoey’e göre, Doğu Hindistan Şirketi’nin (“ilk büyük çok uluslu ve aynı zamanda ilk amok [1] koşan şirket”) başarısında kritik rol oynayan şey, bir serbest ticaret modeli olarak itibarını sürdürürken gerçekte Hintlilere işkence ve baskı da dahil olmak üzere, köylerin ve sarayların alt üst edilerek yağmalanması gibi “Britanya’daki en sert akranlarından bazılarının bile betinin benzinin atmasına” neden olacak denli kötü yöntemlerle çalışmasıydı. Bütün bunlar, karşılıklı olarak birbirini güçlendiren bir yapıdaki kurum-devlet cehaleti mazeretiyle korunmaktaydı: işlerine geldiğinde, Doğu Hindistan Şirketi ve İngiliz hükümeti, birbirleriyle herhangi bir ilişkileri olmadığı konusunda ısrar edecekler ve iş birliklerini görmezden geleceklerdi ancak birbirlerine işleri düştüğünde de bağlılıklarını öveceklerdi. Güce sahip olmak yalnızca başka yöne bakabileceğiniz anlamına gelmez. Aynı zamanda rahatsız edici hakikatleri atlayabileceğiniz, saklayabileceğiniz veya başka şekillerde gizleyebileceğiniz anlamına da gelir.

Sağduyu, ne kadar çok şey bilirsek o kadar iyi kararlar alabileceğimizi söyler bize. Amerika’nın kurucularından James Madison da “bilgi cehalete sonsuza kadar hükmedecektir” demişti. Platon’un, devletin bilgili insanlar tarafından yönetilmesi idealinin; epistokrasinin arkasındaki mantık da budur. Kimin en iyi bildiğini bulabilirsek tek başına karar verme gücünü ona verebiliriz. Bu teori kulağa hoş geliyor, ancak McGoey buradaki başka bir tersine çevirmeye işaret ediyor: Pratikte, bilenlere karar verme gücü verilmiyor. Bunun yerine, karar verme gücüne sahip olanlar “bilenler” oluyorlar.

McGoey, Haziran 2017’de Londra’daki Grenfell Kulesi sakinlerinin bunun en korkunç sonuçlarını yaşadıklarını söylüyor. 2016 tarihli blog yazıları, yaşlanan binadaki prizlerden elektrik kaçağı olduğunu ve etrafa duman yayıldığını bildirmişti. Kiracılar yangın tehlikesinin fotoğraflarını yayınladılar ve yetkililere seslerini duyurmayı umdular. Grenfell Eylem Grubu blog’da şunları yazmıştı: “Bu gerçekten dehşet verici bir düşünce. Ancak [biz] ev sahibimizin yetersizliğini ve beceriksizliğini, yalnızca büyük bir felaketin ortaya çıkaracağına inanıyoruz”. Ne yazık ki McGoey de “siyasi nüfuzlarının veya sosyal statülerinin olmayışının, onların seslerinin duyulmayarak görünmezden gelinmesini kolaylaştırdığını” düşünüyor.  Yetkililer – en önemlisi de kulenin ev sahibi olan, Kensington ve Chelsea Kiracı Yönetimi Organizasyonu – rutin denetim protokollerini zamanında gerçekleştiriyordu. Kutucuklar işaretleniyor ve işaretli bir kutucuk da daha fazla araştırmaya gerek olmadığını ifade ettiği için yetkililerin başka şeylere odaklanmasına olanak tanıyan “yetkili bilgisizlik” işlevini görüyordu.

McGoey, modern ana akım iktisat teorisi ve pratiğinin tüm yapısının üretilmiş bilmezlik üzerine kurulduğunu iddia ediyor. Ona göre iktisat teorisi, “aydınlanma düşünürlerinin ekonomik adalet ve kurumsal suçlar için hesap verilebilirlik üzerindeki vurgularını ortadan kaldırdı” ve böylece haksız, sömürücü ve çoğu zaman şiddet içeren uygulamaları meşrulaştırdı. Adam Smith’in, Milletlerin Zenginliği kitabı bir dönüm noktasıdır. Bu çalışma, aydınlanmayla şekillenen kişisel çıkarlar vasıtasıyla oluşan refahı paylaşma ve devlet kontrollerini en aza indirerek yolsuzluğun önlenmesi gibi ekonominin en rahatlatıcı hikayelerinden bazılarını desteklemek için kullanılmıştır. Ancak McGoey bunun, Smith’in fikirlerinin temel yönlerinin uygun bir şekilde dışlanmasıyla oluşturulan kasıtlı bir yanlış okuma olduğunu söylüyor. Pek çok modern baskı, Smith’in kitapta “devlet müdahalesinin gerekliliği hakkında uzun uzadıya” yazdığı “Hükümdarın yahut Devletin Geliri Üzerine” bölümünün tamamını içermiyor. Bu bölümde Smith ayrıca Doğu Hindistan Şirketi’nin tekelci ayrıcalığa dayanan iğrenç suistimallerinin hikayelerini de paylaşıyor. McGoey, bu bilmezden gelmenin yirminci yüzyıl başlarındaki iktisat teorisyenleri tarafından “stratejik cehalet” olarak ortaya çıkarıldığını ve bugün lisans ders kitaplarından genel sağduyuya hitap eden mevcut iktisat teorisinin bir yalan üzerine inşa edilmesine neden olduğunu söylüyor. Dahası, McGoey tarafından tanımlandığı üzere; “inandırıcı bir inkâr yaratmak ve kasıtlı bilgisizliği hesaplı bir davranış olmaktan çıkarıp masum bir şeymiş gibi göstermek yoluyla kişinin başkalarına zarar vermesindeki rolü gizleyen bir mekanizma” gibi kullanılacak tam bir “cehalet mazereti” yaratılmış oluyor. Şirketler, “devlet düzenlemelerinin kamu refahını iyileştirmekteki yeterliliği konusundaki tarihsel olarak yanlış teorileri kullanmak yoluyla kontrol ve dengelerde erozyona yol açarak” fayda sağlıyorlar. Bu da kurumların yüklendikleri sorumlulukların azalmasına yol açıyor.  O halde, serbest piyasanın herkese fayda sağladığı fikri, asla var olmayan ama “kabul görmüş” bir teori üzerine kuruludur ve Milletlerin Zenginliği eserinin yeniden düzenlemesi “modern bilimdeki en küstah bilgi hırsızlıklarından biridir”.

Eğer hakikat, aramamız gereken bir şeyse bireylerin hem sorumlulukları hem de fırsatları vardır. Fırsatımız, doğru olduğu için muhtemelen yararlı da olabilecek gerçekleri keşfedebilmektir. Sorumluluğumuzsa infosferi (bilgi küresi) yalanlarla kirletmemektir. Bir hukuk bilimci olan Ilya Somin, insanların iş siyasete geldiğinde olabildiğince bilgisiz kalma konusundaki açık istekliliğini, arabalarında fosil yakıt kullanma istekliliğiyle karşılaştırarak inceledi. Emisyon üreten bireyler, kişisel olarak sorunun artışına bulundukları katkının geniş anlamda bir fark yaratmayacağını düşünüyorlar. Ancak elbette ki teklerin oluşturduğu toplam düşünüldüğünde bir fark yaratılmaktadır. Aynı şekilde Somin, “yaygın halk cehaleti, siyasi sistemi etkileyen bir tür kirliliktir” diyor. Önerdiği çözüm, halkın cehaletinin norm olarak kalacağı varsayımıyla sistemi buna uyarlamaktır. Ancak bunun yanı sıra, bizler, bu cehalet durumunu değiştirmeye başlayabiliriz.

Filozof William Clifford’ın “Ethics of Belief” (İnanç Ahlakı) adlı makalesinde ileri sürdüğü gibi, “yetersiz kanıta sahip herhangi bir şeye inanmak her zaman, her yerde ve herkes için yanlıştır”. Bu, gemisinin denize açılmaya elverişli olduğuna inanan, ancak kanıt için herhangi bir kontrol yaptırmamayı seçen ve gemi battığı zaman da bir taraftan yolcularını ve mürettebatını boğarken diğer taraftan yüklü bir miktar sigorta ödemesi alan gemi sahibi örneğinde olduğu gibi belirli bağlamlarda geçerlidir (Clifford’ın kendisi de gemi kazasından kurtulan biriydi ve bu yüzden konuya biraz ilgi duyuyordu). Bu senaryo, McGoey’nin ifadesiyle, zengin ve güçlülerin daha başarılı olduğu türden bir stratejik cehaleti gösteriyor. Ancak bireyin, kanıta ve akla dayalı ortak bir saygı kültürünü sürdürebilmek için bilgi edinme konusunda daha genel bir sorumluluğu vardır. Clifford’ın belirttiği gibi: “Topluma yönelik tehlike yalnızca yanlış şeylere inanılması değil ama yanlış şeylerin inandırıcı hale gelmesiyle, onları sorgulama ve araştırma alışkanlığının kaybolmasıdır”.

Hakikat ve bilginin klasik anlamdaki ideali, bir “fikir piyasası” kavramıdır: düşünen bireyler olarak, birbiriyle çatışan fikirlerle karşılaşırız, onları gerçekliğe en uygun şekilde değerlendiririz ve sonra gerçeklerin inançlarımızın temelini oluşturmasına izin veririz. Ancak Hugo Mercier, “fikir pazarıyla” rekabet halinde bir “gerekçelendirme piyasası” olduğunu söylüyor. Ve yine, sıralamanın yanlış yapıldığını öne sürüyor: çoğu zaman, neye inanmamız gerektiğini anlamamıza yardımcı olacak hakikatleri aramıyoruz; mevcut inançlarımızı haklı çıkaracak ifadeler bulmaya çalışıyoruz.

Bizi ileriye taşıyacak olan yol, ilkin (bu güzel kitapların da bize yardımcı olacağı gibi) bilginin ve cehaletin anatomisini daha iyi anlamaktır. İkincisi de mantık, ince farklılıklar ve hakikate saygı temeli çerçevesinde doğru olanı aramayı kültürlerimizi tanımlayan bir değer haline getirmektir. Sonuçta, tersine çevrilmesi olası olmayan bir bilgelikle Philip K. Dick şöyle diyor: “Hakikat, ona inanmayı bıraktığınızda ortadan kaybolmayan şeydir”. Öyleyse, hakikat ötesi dünyanın sorunu, insanların yalanlara inanması değil, dilin kendisine olan güvenin aşındırılmasıdır. İfadeler para gibidir. Biz değerleri olduğunu kabul ettiğimiz için değerleri vardır. Buradaki tehlike, sahte para ile kandırılmak değil tüm para biriminin çökme ihtimalidir.

[1] Güneydoğu Asya bölgesinde ve bu bölge kültüründe “cinnet” hâlini ifade etmek için kullanılan bir tanımdır. (ç.n.)

©® Düşünbil (2020)

Yazar: N. J. Enfield
Çeviren: Nilgün Hacer Açıkalın
Çeviri Editörü: Onur Demir
Kaynak: the-tls.co.uk

Please complete the required fields.