Bu yazı “Günümüzde Aydınlanma: Nerede ve Nasıl?” adlı daha genişçe bir yazının ilk bölümü olarak okuyucuya sunulmaktadır.

Bir oda düşününüz. Karanlık. Siz bu odanın içindesiniz. Oda bir binanın parçası. Siz odanın binanın neresinde olduğunu, odanın bitişiğinde ne olduğunu, bu odadan binanın çıkış kapısına nasıl ulaşılacağını bilmiyorsunuz. Bina da tamamen karanlık. Kent karanlık, kentin içindeki tüm sokak ve binalar da karanlık.

Ansızın bir aklın göremediğiniz ve tanımadığınız bir eli, başınızın üstünde bir ışık yakıyor. Gölgeniz yere düşüyor. Siz hareketleniyorsunuz, eli arıyorsunuz, gölgeniz değişiyor ve siz gölgenizin duruşunuza, duruşunuzun gölgenize bağlı olduğunu görüyorsunuz. Başka bir aklın başka bir eli, oda kapısının önünde başka bir ışık yakıyor. Siz, karanlıkta beklemenin bir yazgı olmadığını, odadan bir çıkış olduğunu fark ediyorsunuz. Kapıya ulaştığınızda koridordaki ışık yanıyor, koridoru saran camlardan bir dışarısı olduğunu düşünürken, ansızın bitişik caddenin ışıkları yanıyor ve siz başka karanlık binalar olduğunu görüyorsunuz. Bu binaların ışıkları birer birer yanmaya başladığında bu binalar içinde hareket eden insanlar olduğunu, binalar ve insanlarla birlikte bir kentin içinde olduğunuzu görüyor ve algılıyorsunuz.

Ancak tarihsel bir ideolojik çıkış olarak “aydınlanma” bu metaforda anlatıldığı kadar basit bir şey, bir düğmeyi çevirerek etrafı hemen görüp anlayabilme etkinliği değildir. Daha derin, değiştirmeye niyetli bir şey, onu saran başka şeylerin direncini tanımaya ve değiştirmeye yönelik bir iş ve emek sürecidir. Çünkü pratik açıdan belirli bir şey olarak varolan bu şeyler, sadece kendileri için şeyler değil, bu belirli varoluşları nedeniyle başkaları için de bir şeylerdir ve bu nedenle de diğer şeylerin gerçeklik ağı içinde diğer şeylerin etkisine hedef olurlar ve kendi dinamik ve değişime açık gerçekliklerini oluştururlar.

Ne söylemek istediğimizi biraz daha açalım (1): Aydınlatıcı pratiğin çıkış noktası olarak; aydınlatılacak bir şeyi görgül veriler temelinde ‘olduğu gibi kabul etmek’ demek, ilk önce onun belirliliklerini kabul etmek demektir. Belirlilik; her gerçek şeyin, diğer şeylere ve bu şeylerin özelliklerine karşı sınırları ve olumsuzlayıcı, kapatıcı bir niteliği olduğu kadar, aynı zamanda işaret edici, açıcı bir niteliği de olması demektir. Belirlilik, egemen zihniyetlerin ideolojik baskısı altında toplumsal ilişkilerin amaçsal ürünü olarak tanımlandığında ve pratiğin çıkış noktası olduğunda ‘çalışkan’ olan ‘tembel’, ‘ahlaklı’ olan ‘ahlaksız’, ‘dinli’ olan ‘dinsiz’, ‘yerli’ olan ‘yabancı’, ‘ulusal’ olan ‘evrensel’ olamaz; biri diğerini hem dışlar, içermez; hem de diğerinin istenmediğine/olamayacağına işaret eder. Fakat bir şeyin bir özelliği belirlendiğinde, aynı özelliğin olası başka türlü belirlenmişlikleri ile de ilişki kuruluyor demektir, ama bu ilişki egemen zihniyet açısından olumsuz bir ilişki olarak imlenir. Bu anlamda bir şeyin böyle olduğunu ve başka türlü olmadığını belirlemek, yani onu belirli sosyal birikim ve bu birikimlere denk düşen simgelerle yükleyip isimlendirerek nitelemek, o şeyin tüm özelliklerini, diğer tüm olası özelliklerden ayırarak olumsuzlamak anlamına gelir; ancak her belirlenmişlikle aynı zamanda zihinsel pratiğin yeni bir çıkış noktası olarak o şeyin gerçekliğinin yeniden belirlenebileceği bir olanaklar/olasılıklar ufku ortaya çıkar. Bu olanaklar/olasılıklar ufkunun pratikte toplumsal sahiplenicileri varsa, toplumsal olarak farkında olma durumundan pratik yaşamda gerçekleştirme durumuna geçme şansı doğar. Sonuç olarak, şeyi şey yapan özelliklerin seçim ölçütleri, o şeyle belirli toplumsal ilişkilerdeki pratik ilişkiden kazanılan deneyimlerle oluşur ve kavramlarla kalıcılık kazanır. Kavramların gerçeklik açısından kalıcılığı ise, pratiğin gelişimine bağlıdır. Gerçekliğin ne kadar gerçek olduğu, onun kendi kavramlarıyla ne kadar örtüştüğüne ve pratiğin bu örtüşmeyi ne kadar sağladığına bağlıdır. Bu anlamda kötü gerçeklikler artık algılanmaya ve ifade edilmeye başlanmışlarsa, yeni ‘iyi gerçeklikler’ aranmaktadır ve gerçeği yeni gerçeklikler üzerinden arayış, gerçekliklerin kendi kavramlarıyla örtüşmesi için pratik ilgi ve eylem, yani gerçeklikleri gerçeğe yaklaştırmak isteyen politik özneler gerektirir.

Değişimler birikmiş gelişimler ve gelişimler birikmiş değişimlerin belirli bir yönde açılımları ve açılmaları olduklarından, belirli sosyal ilişkilerin kesişme noktasındaki insan, kendisini de belirleyen şeylerin gerçekliğini, onlarla ilişkisinin pratiğinde duyumsar ve anlar. Bu pratik, insanın kendi dirençlerini aşarken, şeylerin dirençlerini de aşması, yani iş anlamına gelir. Bu anlamda zihinsel iş, ilk bakışta ve ilk önce toplumsal olarak değersiz, yani kendine dönük amaçlı ve bireysel olarak değerli bir uğraş olarak gözükür; kitlesel taşıyıcılarını bularak maddi ve diğer şeylerin somut gerçekliğini değiştirici bir güce dönüştüğünde ise değerlendirilir ve değerlenir.

Aydınlanmayı kavrama ve irdeleme çerçevesi genel düşünsel hatları ile yukarıdaki gibi ise, o halde, Kant öncesi ve sonrasında devamlılığı olan, ancak Kant’ta tarihsel bir ideolojik çıkış olarak simgeleşen “aydınlanma”yı, pratik açıdan günümüze taşıyarak kavramak nasıl mümkündür? Esasında değiştirmeye niyetli bir şey, onu saran başka şeylerin direncini tanımaya ve değiştirmeye yönelik bir iş ve emek süreci olarak “aydınlanma” nasıl kavranabilir? Kant sonrasında, toplumsal tarihteki egemenlik ilişkilerine göre belirli sosyal birikimlerle ve bu birikimlere denk düşen simgelerle yükleyip isimlendirerek varolan “aydınlanma”nın yeniden belirlenebileceği bir olanaklar/olasılıklar ufkunu, günümüz  koşullarına uygun olarak hangi maddi güçler pratiğe taşıyabilme potansiyeline sahiptir? İnsanın özgürlüğü ve vesayetten kurtarılmışlığı adına aydınlanma gerçekliğinin ne kadar gerçek olduğu, onun kendi kavramlarıyla ne kadar örtüştüğüne ve pratiğin bu örtüşmeyi ne kadar sağladığına bağlı ise günümüzde “aydınlanma” ne durumdadır? Bu anlamda ‘kötü gerçeklikler’ artık algılanmaya ve ifade edilmeye başlamışlarsa ve gerçeği arayış, pratikte bilgi ve eyleme ilgi duyan, yani gerçekliği kendisi için bir gerçeğe yaklaştırmak isteyen politik özneler gerektiriyorsa, bu özneler kimlerdir ve aydınlanma pratiğini nasıl inşa edeceklerdir?

Tüm bu ve benzeri sorular bağlamında kuramsal olarak “aydınlanma”yı anlamaya çalışmak demek, “aydınlanma”nın ulusal-küresel gerçeklikler ilişkisini yansıtan bir ağı, anlamaya çalıştığımız “aydınlanma” noktasından yukarıya çekmek gibidir ve sadece “aydınlanma”yı değil tüm ağı anlamak zorunda kalırız. Karşımıza öncelikli olarak anlamak istediğimiz “aydınlanma”, onun kavramı ve bu kavramın ifade ettiği özellikler, özelliklerin belirlenmiş ve kabul görmüş olmaları nedeniyle yarattıkları olumlama çıkar. Ancak bu olumlama, olumsuzlanarak bilgi ve eylem pratiğinden dışlanan bir olanaklar/olasılıklar ufkuna da işaret eder ve kavramın özelliklerinin güncel koşullara uygun olarak yeniden belirlenmesi; olumsuzlanan özelliklerin anlama kapsamına yeniden katılması zorunluluğunu doğurur. En önemlisi de bu anlamda teorik olarak yeniden incelenen “aydınlanma”, pratik için çıkış noktası ve bir özne veya öznelerle ilişkisinde yeniden gerçek ve pratik bir ‘nesne’ olur.       

Dipnot:

(1) Bu bölümdeki felsefi yaklaşımlar için “Bernard Willms: Einführung in die Staatslehre” adlı eserden yararlanılmıştır: UTB Schöning, Paderborn-München-Wien-Zürich, 1979, s. 21-26.

Yazar: Kerim Edinsel

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Önceki İçerikIrkçılığın Psikolojisi
Sonraki İçerikİktisat üzerine
1969 yılında Etibank burslusu olarak yükseköğrenim için Almanya’ya giden Kerim Edinsel, Berlin Teknik Üniversitesi’nde Yüksek Kimya Mühendisliği öğrenimini tamamladı, daha sonra farklı sosyal bilim alanlarında eğitim aldı, değişik proje ve kurumlarda çalıştı ve aynı üniversitenin sosyoloji bölümünde sosyoloji, psikoloji ve pedagojinin kesiştiği bir alanda doktora yaptı. Uzun süreli yurtdışı çalışmalarından sonra Türkiye’ye dönen Prof. Dr. phil. Dipl.-Ing. Kerim Edinsel, 1996-2018 dönemlerinde Ondokuz Mayıs Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyeliği yaptı. Değişik ulusal ve uluslararası kitap ve makale yayınları, sanat yazıları, öykü ve şiirleri bulunan Kerim Edinsel, insanın toplumsal koşullar içindeki serüvenine; kendini hissetme ve ifade etme biçimlerine, sonuçta insan bilimleri ve sosyal bilimlerin hemen hemen her alanına ilgi duymaktadır.