Din ve ölümü keşfe çıktığımız serimizde bu ay, Karen Teel ile sohbet ettik. Kendisi, 2007 yılından beri San Diego Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mensubudur. Araştırmaları ve dersleri, Hristiyanlıktaki esas inançlarla ırkçılık ve beyaz üstünlüğü sorunlarının tanrı bilimsel bağlantısına odaklanmaktadır. “Irkçılık ve Tanrı İmgesi” [Racism and the Image of God] isimli kitabın yazarıdır. –George Yancy

George Yancy: Kişisel bir soruyla başlamak isterim. Roma Katolik Kilisesi’nin öğretileri ile şekillenmiş olmak, size ne anlam ifade ediyor?

Karen Teel: Bir Katolik olarak yetiştirildim ve mecburiyetten değil, kendime yuva olarak bunu seçtiğim için Katolik olmayı sürdürdüm. Kilisem için en yüce ve iyi olan ne ise o inanç doğrultusunda yaşamaya çalışıyorum. Bu da demek oluyor ki bağlılığım, evvela insan yapımı ve kusurlu bir kuruluş olan Roma Katolik Kilisesi’ne değil, İsa peygamber ile onun sevgi ve adalet Tanrı’sınadır. Söylemek istediğim, benim için kilisemin öğretileriyle şekillenmek demek; derinden sevmek, dürüstçe yaşamak, her insana Tanrı’nın sevilen kulu gibi davranmak ve dolayısıyla dünyadaki adalet için tutkuyla çalışmak demektir.

Kiliseme duyduğum sadakati ispatlamak için yaptığım şeylerden birisi de çocuklarımı Katolik olarak yetiştirmektir. Bir inanç topluluğuna dâhil olmanın nasıl bir şey olduğunu, kemiklerine kadar hissetmelerini istiyorum. Böylece büyüdükleri zaman bu durum, onlar için gerçek bir seçenek olacaktır. Katolikliğin öğretilerini benimsemek demek, başka insanların da doğru olduğuna inandıkları şekilde yaşadığı gerçeğine saygı duymakla beraber inandığım doğrulara göre yaşamak ve bunun, hakikat olduğuna gerçekten de inanmak demektir.

Yancy: Roma Katolik Kilisesi’nin ana öğretileri arasında neler olduğunu düşünüyorsunuz?

Teel: Roma Katolikleri, tüm Hristiyanların sahip olduğu benzer temel inançlara sahiptir. Üç surette bir Tanrı’nın olduğu Teslis’e [1] inanırız. İsa peygamberin bizi koruduğunu beyan ederiz. Ayrıca hem Yahudi hem de Hristiyan kutsal metinlerini, İncil’i dini metinlerimiz olarak kabul ediyoruz.

Bence, diğerlerinden ayrı olan en önemli Katolik inancı Aşai Rabbani Ayini’dir [2]. Kilisem, komünyon kutlarken paylaştığımız ekmek ve şarapta, İsa peygamberin vücut bulduğunu öğretir. İçinde bulunduğumuz mücadelede insanların, Tanrı’nın mevcudiyetinin bu somut hatırlatıcısı tarafından beslenmek adına, her hafta bir araya gelmesi gerçekten de çok güzel.

Yancy: Bu tartışmalara odaklanma sebebimiz, ölümün dini kavramlarını öğrenmek ve anlamaktır. Sizin inancınızda, ölüm gerçeği nasıl kavramsallaştırılmıştır?

Teel: Ölüm; bu hayattan, ebedi hayata bir tür geçiş olarak kavramsallaşmıştır. Hristiyanlık, Tanrı’nın ebedi olduğunu öğretir; bu dünya, Tanrı’dan gelmiştir ve nihayetinde, ona dönecektir. Bu anlamda, içinde bulunduğumuz hayat geçicidir. Dahası, Tanrı insanları ölümsüz ruhlarla yaratmıştır. Dolayısıyla, insanın ölümü, bir son değildir. Beden öldüğünde de ruh yaşamaya devam eder.

Hristiyanlık öğretisine göre, bu dünyanın sonu geldiğinde, hâlihazırda ölümden dirilmiş olan İsa peygamber, ölülerin yeniden dirilişini ve kıyamet gününü gözetmek için geri dönecektir. Ölenlerin bedenleri yeniden diriltilecek, yüce ve ölümsüz bir durumda yeniden canlandırılacak, ruhlarımızla birleştirilecektir. Henüz ölmeyenlerin ruhları da bu yeni hale dönüştürülecektir. Ardından İsa peygamber, ebediyen ödüllendirilecek ve cezalandırılacak olanlar olarak bizi iki gruba ayıracaktır. Hristiyanların geleneksel inancına göre, Tanrı neredeyse orası cennet, nerede değilse orası cehennemdir. Buna rağmen, lisansüstü profesörlerimden biri olan Peder Michael Himes’ın öğretilerinde ileri sürdüğü gibi hepimizin aynı kaderi yaşayıp ebediyen Tanrı tarafından sevilecek olmamız fikrini de beğeniyorum. Bu da Tanrı’nın sevgisini isteyenler için cennet, istemeyenler için cehennem olacaktır.

Hristiyanlara göre, Tanrı’nın yarattığı her şey iyidir ve Tanrı, iyi olan hiçbir şeyin yok olmasına izin vermez. Bu dünyada veya ebediyette yalnız değiliz. Sevdiğimiz bir kişinin ölümü, derin bir üzüntü getirir ancak bu geçici bir ayrılıktır. Birbirimizi tekrar göreceğimizi umar ve buna inanırız. Ölüm, Tanrı’dan ayrılmak değil, ona dönmektir. Bir Hristiyan öldüğünde, Tanrı’nın yanına gittiğini ve biz öldüğümüz zaman da ona katılacağımızı söyleriz.

Yancy: Bu inanış, dindar Hristiyanlar için işe yaramış gibi görünüyor. Peki, ateistler ne olacak? Onlar ölümden korkmalı mı?

Teel: Herkes kadar korkmalılar. 1960’larda Katolik Kilisesi’nin Hristiyan olmayan inanışlar üzerine öğretileri, yalnızca Hristiyanların kurtulacağına inanılan kadim görüşün ötesine geçti. Kilisenin şu anki öğretileri, belli koşullar altında, Hristiyan olmayan insanların da kurtulabileceği yönünde. Bana soracak olursanız, bir insan, doğru olduğunu düşündüğü ilkeler doğrultusunda dürüstçe yaşamaya çalıştığı takdirde, Tanrı, onu mükâfatlandıracaktır. Hiçbir iyilik boşa gitmez.

Yancy: Ateizmden söz etmişken, geçenlerde kozmolog Stephen Hawking’in bir sözünü okudum: “Beyni, bileşenleri bozulduğunda duracak bir tür bilgisayar olarak görüyorum.” deyip ekliyor, “Bozulan bilgisayarların cenneti veya ahireti olmaz. Bu, karanlıktan korkan insanlar için uydurulmuş bir peri masalıdır.” Ahirete inanan Hristiyanların yalnızca karanlıktan korkmaları, yani onların kaçınılmaz hiçlikle yüzleşmekten korktukları iddiasına ne söylersiniz?

Teel: Bu çok mantıklı. İnançsız birinin neden böyle düşündüğünü anlayabilirim. Buradaki asıl soru, insanların kendi hisleri konusunda yetkili olmalarına izin verip vermeyeceğimizdir.

Annem 59 yaşına geldiğinde kendisine, Lou Gehrig’in de hastalığı olan ALS [Amyotrofik Lateral Sklero] tanısı kondu. Hawking’de de bu hastalık vardı. ALS’nin bir tedavisi bulunmuyor. Bu, genellikle zihnin keskinliğini koruduğu ancak istemli kasların yavaş yavaş işlemeyi bırakıp insanı başkalarına muhtaç ettiği, bir çeşit nörolojik hastalıktır. Hawking, kendisine teşhis konulmasının ardından, onlarca yıl daha yaşadı. Bu durumdaki çoğu insan, iki ila beş yıl arası yaşar. Annem, üç yıl yaşamıştı.

Annemin çöküşü hiç durmadı. Hastalığı, yavaş yavaş ve acımasızca ilerledi. Kaybettiği ilk şey kolları olmuştu ki bu, özellikle onun için çok gaddarcaydı çünkü annem bir piyanistti. Daha fazla merdiven çıkamayacak duruma geldiği zaman, babamla beraber annem, çocuklarımla benim yanına taşındı. Her konuda yardıma ihtiyacı vardı: yemek yemek, banyoyu kullanmak, tekerlekli sandalyesini kumanda etmek, nefes almak.

Annemin son haftalarında –özellikle de ona yemek vermeyi bırakmamızı istedikten sonra yalnız başına ölmemesi için gece gündüz onun yanında nöbetleşe oturduğumuz sırada– iki şeyin farkına vardım. Annem yakında ölecekti ve onu tekrar göreceğime inanıyordum. Bu inancın, onu kaybetme korkusuyla bir alakası yoktu. Annemi kaybediyordum. Üç yıldır, onu kaybedeceğimize dair makul ve yıkıcı bir kesinlik içerisindeydik. Buna rağmen, ölümünün, onun varlığına son vermeyeceğine de daha önce hiç hissetmediğim bir kanaatle inanıyordum. Ebeveynlerine kavuşacaktı ve ben de bir gün onları tekrar görebilecektim.

Annemin ölümünden önce, hayatın devam ettiğine inandığımı bilmezdim. Şu anda da başkalarından buna inanmalarını beklemiyorum. Güneşin sabah doğacağını, yağmurda ıslanacağımı, kendi çocuklarımı sevdiğimi nasıl biliyorsam bunu da öyle biliyorum. Bunun, korkuyla bir alakası yok. Sevgiden geldiğimiz ve sevgiye döneceğimiz inancı hem bir hediye hem de gizemdir.

Yancy: Bu oldukça güçlü bir hikayeydi, bizimle paylaştığın için teşekkür ederim. Pekâlâ, ölümden sonra daha fazlasına sahip olacağımıza inanmalarına rağmen Hristiyanların bile ölümden korkmalarını nasıl açıklarız?

Teel: Şöyle ki Hristiyanlar, cennete gideceklerini umarlar ancak nihayetinde bu, bize bağlı değildir. Elbette, kıyamet günü bizim lehimize olmayabilir veya sevdiklerimiz başarısız olabilir. Bu, epey korkunç bir senaryo. Tabii bazılarımız, cehenneme gitmekten korktuğumuz için yapmaktan kaçındığımız heyecan verici şeylerin hiçbirini artık yapmayacağımızdan dolayı cennetin sıkıcı olacağını da düşünebilir.

Değişim korkutucudur, ölüm ise büyük şanstır. Pek çok ölüm şekli, acı doludur. İyi bir ölüm ve sonrasında öbür dünyada, daha iyi şeyler bekliyor olsak bile bu hayata aşina olduğumuz ve onu değerli bulduğumuz için gitmek konusunda bir acelemiz de yok. Arkamızda bıraktığımız sevdiklerimizin durumu da bizi korkutuyor. Biz yok olduğumuzda, onlarla kim ilgilenecek?

Yancy: Hawking tarafından ifade edilen, ahiretin olmadığı ve öldükten sonra hiçbir şeyin olmayacağı şeklindeki ateist inancın, şu anki hayatlarımıza iyi yönde bir değer katacağını düşünmüştüm. Örneğin, bu hayattan sonra bir daha onları asla görmeyeceğimi düşündüğümde, insanlara karşı tavrım değişebilirdi. İnsanın sonsuza kadar var olacağına inanmak, insanın şu anki yaşayışını negatif yönde etkiler mi?

Teel: Sanıyorum ki cennete karşı duydukları ümidi, tembel veya edepsiz olmaya bir bahane olarak kullanan Hristiyanlar da vardır –her ne kadar ben böyle insanları pek tanımasam da–. Daha yaygın ve problemli olanı, inandığımız şeye inanmayan insanlara tepeden bakma eğilimimizdir. Yine de hayatın ölümle sonlandığına inanmak, nihilizme ya da insanlara kötü davranmaya bizi sürükleyebilir. Hiçbir inanç, iyi bir karaktere kefil olamaz.

Yancy: İnsanların ateist bir duruş sergileyerek, bir şeyler kaybettiğini düşünüyor musun? Eğer bir şey kaybetmiyorlarsa neden mezarın ötesinde de var olduğumuz inancı için çabalasınlar?

Teel: İnsanları, ölümden sonraki hayatla ilgili inandıklarıma ikna etmekle pek ilgilenmiyorum. Haksız çıkabilirim, her halükârda, gelecekte olacak olan şeyler, biri inansa da inanmasa da olacaktır. İçinde bulunduğumuz dünyayı, daha adil bir yer haline getirmekle daha çok ilgileniyorum.

Bu hayatta, an itibariyle acı çeken insanlar var. Bu yeni bir şey değil. 2020’nin mart ayında Papa Francis; –karanlık ve boş Aziz Petrus Meydanı’nda, dünyayla birlikte yaptığı “Urbi et Orbi” [3] duasında– savaştan, adaletsizlikten, yoksulluktan ve çevre felaketlerinden öğrenemediğimiz bir şeyi, pandemiden öğrenebileceğimizi söyledi. Birbirimize ihtiyacımız var. Eğer Tanrı, sevgi ise birbirimizin acısını dindirmek için elimizden gelen her şeyi, şimdi ve daima yapmalıyız. İsa peygambere göre, bunları yapma sebebimiz olan Tanrı’ya yakarmamızdan ziyade bunu gerçekten yapıp yapmadığımızla Tanrı daha çok ilgilenmektedir. Şayet, yaşarken sonraki hayata inanmak sizi motive ediyorsa çok iyi. Etmiyorsa başka bir sebep bulup bir neden seçip işe koyulmak lazım.

Yancy: Ölüm ve ahiret ile ilgili görüşlerinizin yanlış çıkabileceğini söylemiştiniz. Eğer öyleyse ölüm gerçekten de bir son ise bu durum, hayatı sizin için anlamsız kılar mıydı?

Teel: Hayır. Hayatı anlamlı kılan şeyin, onun devam etmesi olduğuna inanmıyorum. Hayat, anlamlı olduğu için devam ettiğine inanıyorum. Devam etmese de anlamlı olacaktır.

Birbirimizi sevme şeklimiz, kusurlu olsa da sevgi değişmez. Annemin bana olan sevgisi, onunla başlayıp onunla bitmedi. O, beni sevebilir çünkü başkaları da onu sevmiştir, başkaları da onu sevebilmiştir çünkü onlar da sevilmişlerdir ve bu böyle sürüp gitmektedir. Onun sevgisi, şu anda da benimle beraber. Bu sevgi; benim, sevdiğim herkesin ve onların da sevdiği herkesin aracılığıyla hepimiz unutulduktan çok sonraları bile var olmaya devam edecektir. Annemi, umduğum şekilde görüp göremeyeceğim, bunu değiştirmez. Sevgi sayesinde sonsuza dek yaşarız ve yaşayacağız.

Dipnotlar:

  1. Teslis (Trinity); Hristiyanlıkta Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak da geçen Tanrı, İsa ve Kutsal Ruh’un Tanrı’nın üçlü doğasını oluşturması inancıdır. (ç.n.)
  2. Komünyon veya Efkaristiya olarak da bilinen bu ayinde, Son Akşam Yemeği anısına ekmek ve şarap kutsanmaktadır. (ç.n.)
  3. Latince’de, Roma kenti kastedilerek “şehre ve dünyaya” anlamına gelen ve belli durumlarda Papa tarafından söylenen bir tür kutsama. (ç.n.)

©® Düşünbil (2022)

Yazar: George Yancy
Çeviren: Feyza Nur Okut
Çeviri Editörü: Selin Melikler
Kaynak: nytimes.com

Please complete the required fields.