12 Aralık 1897’de, Sigmund Freud, seyircisi olduğu Richard Wagner’in Die Meistersinger operasına dair yıllar boyunca en samimi düşüncelerini paylaştığı, Breslau’da kulak burun boğaz uzmanı olan Wilhelm Fliess’e hevesle bir mektup yazdı:

Geçtiğimiz günlerde dikkate değer, hoş bir “Die Meistersinger” deneyimi yaşadım. Breuer’ın de dinleyiciler içinde olmasından dolayı Breuer ve H. Sachs arasındaki benzerlik, benim açımdan çarpıcı şekilde bariz hale geldi. “Gündüz düşünü yorumlayan şarkının melodisi”ni [1], oldukça uygun buldum, ayrıca Paradise [cennet] ve Parnassus [Yunan mitolojisinde geçen Parnas dağı]’a “Parnosse” [2] eklemesini yapmak isterim. Bu arada, başka hiçbir opera yoktur ki gerçek düşünceler müziğe ayarlanmış ve duygusal sesler zihinde yaşamış olsun.”

Viyanalı hekim ve fizyolog Josef Breuer, Freud’un psikanalitik çalışmalarının erken aşamalarında, onun yakın arkadaşı ve ortağıydı. Breuer’ın tedavi ettiği ve Freud ile üzerinde tartıştığı bir hasta olan Anna O.’nun, tarihteki ilk psikanalitik vaka haline geldiği Histeri Üzerine Çalışmalar (1885) kitabının eş yazarıydı. Die Meistersinger’ın ana karakteri olan Hans Sachs, 1494 ile 1576 yılları arasında, Nuremberg’de yaşamış olan aynı adlı tarihsel bir figürden esinlenilmiştir. O, çaylak bir işçi olmasının yanında bir şair ve aynı zamanda en ünlü Meistersinger [3] idi. Freud’un, arkadaşı Breuer ile Hans Sachs arasında gördüğü benzerlik pek açık değildir. Yüzeysel düzeyde bakılırsa Freud’un arkadaşı ve ortağı olan Breuer da Wagner’in operasında tasvir edilen Hans Sachs da başarılı, kültürlü ve saygı duyulan kişilerdi. Ancak benim tahminime göre, Hans Sachs ile Eva Pogner’ın ilişkisinde, Freud’a, kendisinin Breuer’la olan ilişkisini hatırlatan bir şey olmuştu. Başlangıçta Hans Sachs, yalnızca Eva’nın babacan bir arkadaşı gibi görünür ama opera ilerledikçe onların ilişkileri daha karmaşık ve ikircikli bir hâl alır. Freud’un da kendinden 14 yaş büyük olup ona adeta bir baba figürü olan Breuer ile arkadaşlığı, benzer bir seyir izlemiş ve ayrılıkla sonuçlanmış gibi görünür.

1897 ve 1898 yılları, Freud için muazzam bir duygusal ve entelektüel çalkantı dönemiydi.  21 Eylül 1897’de, tatilinden döndükten kısa süre sonra Fliess’e, nevroza neden olan (Freud, en başta, tüm nevrozlara cinsel istismarın, genellikle de babanın kızına istismarının neden olduğuna inanmıştı.) kendi baştan çıkarma kuramıyla ilgili şüphelerinin sebeplerini açıkladığı ünlü mektubunu [4] yazdı. 15 Ekim 1897’deki başka bir mektubunda, annesine duyduğu hayranlık ve babasına duyduğu kıskançlık olgusunun, erken çocukluk döneminin genel bir özelliği olduğu farkındalığını Fliess’e açıklayarak ilk kez “Oedipus Kompleksi” ifadesinde bulundu.  Kendini yoğun bir şekilde analiz edip neticede 1899 yılının sonunda yayımlanacak olan, kendisini meşhur edeceğini umduğu ve daha sonrasında kendi başyapıtı olarak anacağı kitabı “Düşlerin Yorumu” üzerinde çalışıyordu.

Peki, Die Meistersinger’da Freud üzerinde böylesi bir etki bırakan neydi? Ne de olsa arkadaşı ve resmi biyografi yazarı Ernest Jones’a göre, Freud operayla pek ilgilenmiyordu, dinlemeye gitse bile yalnızca Mozart’ı dinlemek için gidiyordu. Yüzeysel bir yaklaşımla, anti-Semitik ve Alman milliyetçisi olan Wagner ile Avusturyalı bir Yahudi olan Freud’un çok az ortak yönü vardı. [5]

Freud ve Wagner

Ancak Sulloway’in iddiasına göre, Freud, henüz tıp fakültesinde öğrenciyken beş yıl boyunca “Schopenhauer, Wagner ve Nietzsche’nin hevesle tartışıldığı, radikal bir pan-Germen örgüte” [6] katılmıştı. Freud, Museviliğinin oldukça farkında olsa da geleneksel bir dini eğitim almadan büyümüştü. Onun gelişim yılları, Yahudilere yönelik yasal ayrımcılığın etkin şekilde sona erdiği ve Yahudilerin, tüm Habsburg İmparatorluğu’ndan Viyana’ya yayıldığı, Avusturya tarihinin görece liberal bir dönemine denk gelmişti. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Yahudiler yalnızca basında, tiyatroda, müzikte ve diğer sanat dallarında değil; aynı zamanda sivil hizmet, politika, ordu, bankacılık, tıp ve hukuk gibi daha geleneksel mesleki alanlarda da öne çıkıyordu. Ancak bu, kısa bir ara dönemdi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşı’nda yenilerek çökmesi, bir tepkiye ve anti-Semitizme dönüşe yol açtı. 1926’da verdiği bir röportajda Freud, şöyle söylüyordu:

Benim dilim Almancadır. Kültürüm, başarılarım Alman’dır. Kendimi entelektüel açıdan Alman olarak görürdüm ta ki Almanya ve Alman Avusturya’sındaki anti-Semitik önyargının yükselişini fark edene kadar. [7]

Bu durum, Freud’un Viyana’yı terk etmek için neden bu kadar isteksiz olduğunu ve kaçışını neden 1939’a, neredeyse çok geç olana dek ertelediğini açıklayabilir.

Freud ve Wagner, kendilerini, zamanlarının ilerisinde olan entelektüeller ve yeni fikirleri çağdaşları tarafından yanlış anlaşılıp reddedilen yabancılar olarak hissetmişlerdir. Gerçekten de bu, Frankoniyen asilzade Walter von Stolzing’in, Nurembergli bir kuyumcu ve Meistersinger olan Veit Pogner’ın kızı Eva’ya âşık oluşunu anlatan Die Meistersinger’ın ana temalarından biridir. Pogner, yaz gün dönümünde yapılacak olan Meistersinger yarışmasında ödülü kazanacak olan şarkıcıya, kızını vadetmiştir. “Kazanabilmek adına von Stolzing, Meistersinger çevresine kabul için çabalamalıdır. İlk denemesinde tamamen başarısız olur çünkü söylediği bestenin devrimci nitelikte olduğu ve Meistersinger topluluğunun katı kurallarının neredeyse tümünü ihlal ettiği düşünülür. Hakem ve geleneksel standartların koruyucusu olup gülünç derecede takıntılı ve kendini beğenmiş bir soytarı olarak tasvir edilen Sixtus Beckmesser, Wagner’in acımasız eleştirmeni Eduard Hanslick’ten örnek alınmıştır. Bununla birlikte, von Stolzing’in şarkısının gerçek sanatsal değerini anlayabilen tek Meistersinger olan Hans Sachs’ın yardımıyla, sonunda von Stolzing galip gelir ve hem bir Meistersinger olarak kabul edilmeyi hem de Eva’yı hak etmiş olur. Der fliegende Holländer [Uçan Hollandalı] ve Tannhäuser gibi Wagner’in erken dönem operaları, düşük bir başarı elde etmişti. Kasım 1861’de Paris’te bir Tannhäuser gösterisinin yol açtığı skandalın ve Tristan und Isolde’nin Viyana’daki provalarında oluşan zorlukların ardından Venedik’teki Doge’un büyük salonunda Wagner’in, Titian’ın Meryem’in göğe yükselişini ya da kabulünü tasvir eden resmini görmesiyle beraber Die Meistersinger’ı besteleme fikri aklına ilk kez gelmişti. Benzer şekilde Freud da reddedilmiş hissetmişti, tabii onun durumu, Viyanalı akademik otoritelerden kaynaklanmaktaydı. Freud’un Die Meistersinger’ı izlediği yıl olan 1897’de, Viyana Üniversitesi’nde profesörlük unvanı alma girişimi başarısız olmuştu.

Wagner’in Müziği ve Freud

Freud’un, kişisel olarak Wagner hakkında ne düşündüğü bilinmese de onunla ortak yönlerini fark etmiş, böylece ona bir miktar sempati duymuş olabilir. Fliess’e yazdığı mektubundan, Die Meistersinger’ın müziğine ne denli güçlü bir çekim hissettiğini biliyoruz: Bu arada, başka hiçbir opera yoktur ki gerçek düşünceler, müziğe göre ayarlanmış ve duygusal sesler, zihinde yaşamış olsun.” Freud’un daha sonra benimseyeceği terminolojide, şarkıcının sesiyle (Wagner, librettolarını kendisi yazmıştı.) ifade edilen gerçek ve muhtemelen bilinçli düşünceler, egodan türerken duygusal titreşimleri ile birlikte müzik, orkestra tarafından ifade edilir ve idden, bilinçdışının dünyasından türer. Wagner’in müziğinin kuvveti, onun duygusal gücüdür. Şarkıcıların sözcüklere yeterince dökülemeyen bazı içsel hislerini ortaya çıkarma ve bu hislerin güçlü duygusal yankısını dinleyicide uyandırma becerisidir. [8]

Die Meistersinger’daki Düş ve Freud’un Düşler Kuramı

Daha da önemlisi, zaten kendisinin ve hastalarının düşlerine kapılmış, onları yorumlama girişiminde bulunan ve “düşler kitabı” üzerinde çalışmakta olan Freud; sabahın erken saatlerinde gördüğü Cennet ve Parnus Dağı düşünü Hans Sachs’ın yardımıyla yorumlayan ve bu yorumu, ona ödülü kazandıran şarkıyı bestelerken bir ilham olarak kullanan von Stolzing’i, Viyana’daki opera binasında oturup izlerken hayrete düşmüş olmalı.

Burada elbette önemli bir farklılık var: Hans Sachs aracılığıyla Wagner, pek çok sanatçı tarafından paylaşılan bir düşünceyi, düşlerin sanatsal yaratıcılığa güçlü bir uyaran olabileceği düşüncesini ifade etmekteydi. Halbuki Freud, düşlerin bilinçdışından, çocuksu dileklerden kılık değiştirmiş halde ifade edildiğine inandı.

Bu farkı daha net bir şekilde anlayabilmek için Freud’un düş kuramını biraz genişletmenin yararı olabilir. Freud, insan zihninde, her ikisi de kendine özgü ve ayrışık olan yalnızca iki tane düşünce süreci türü olduğuna inanıyordu: birincil ve ikincil düşünce süreçleri. Birincil düşünce süreci bilinçdışıdır, sözel değildir ve çocuksudur. Aynı zamanda düşlerin ve nevrotik semptom oluşumunun, yoğunlaştırma ve yer değiştirme gibi mekanizmalar tarafından örtbas edilip yalnızca analiz yoluyla açığa çıkan anlamın karakteristiğidir. İkincil düşünce süreci ise bilinçli, sözel ve daha az ilkel olup normal ve uyanık yetişkinin yaşamına özeldir. Günlük yaşantımızı yöneten mantık, semantik, fizik vb. gibi kuralları takip eder. Onun anlamı, hâlihazırda bu kurallardan haberdar olanlar tarafından, analize başvurulmadan kolaylıkla fark edilebilir. Birincil düşünce süreci id’e, ikincil düşünce süreci egoya denk düşer ve böylece ikisi birlikte gelişimsel evreleri oluştururlar. Freud, biraz da bu sebepten dolayı, düş yorumunu “bilinçdışının bilgisine giden görkemli yol” olarak tanımlamıştır.

O halde Freud’un gözünde oluşan sorun, Wagner’in Walter von Stolzing karakteri gibi eserleri düşler tarafından esinlenen sanatçıların, nevrotik olmaları gerektiğidir. Gerçekten de Freud, çoğu sanat eserini; yetenekli ama nevrotik bireylerin, şöhret ve talih kazanmak için hünerli ancak yapmacık bir hokkabazlıkla insanları kandırma girişimi olarak görür. Dahası, sanat eserlerinin ancak psikanalitik teknikler uygulayarak anlaşılabileceği görüşüne (1924 yılına dek resmi olarak reddetmediği bir fikir) sahiptir ve pek tanınmayan Alman yazar Wilhelm Jensen’ın romanı Gradiva üzerine yaptığı analizde, bu görüşüne bir örnek vermiştir. Birincil düşünce sürecinin normal yetişkinlerde bastırıldığını düşünen Freud, birincil ve ikincil düşünce süreçlerinin birbirinden ayrışık olduğu varsayımına sahip gibi görünüyor. Ancak Charles Rycroft’un dikkat çektiği üzere [9], aynı zamanda bunlar, birincil sürecin daha mantıksal, ikincil sürecinse daha imgesel olan bilişsel biçimleri gösterdiği bir sürekliliğin uç kutupları olarak da anlaşılabilirler. Bu açıdan, yaratıcı sanatçılar, daha çok imgesel kutba yatkın olurken çoğu insanın bilişsel süreçleri, ortada bir yerlerde duruyor olurdu. Einstein’ın da bilim insanlarına yönelik benzer bir gözlem yapmış olması ilginçtir: yaratıcı olanlar, düşlerine erişimi olanlardır.

Daha önce belirtildiği gibi Freud, Die Meistersinger’ı izlemesinden yalnızca birkaç hafta önce, Fliess’e yazdığı bir mektupta, ilk defa Oedipus Kompleksi’nden bahsetmişti. Yani, von Stolzing’in şarkısındaki, Eve [Havva] ve Mary [Meryem] tarafından sembolize edilen iki tanıdık kadın imajı arasındaki zıtlık, Freud’da yeni bir ödipal ışık yakmış olabilir. Ancak Freud’un ilgisini muhtemelen hepsinden çok uyandıran: kendinde de yeni oluşmaya başlayan bir fikir olan, düşlerin, bazen bilinç düzeyine çıkabilen ve o zaman yorumlanabilen bilinçdışı düşünceler ve hisler oldukları fikrinin büyük bir operanın ortasında dramatik bir sahnelenişini görmesidir. Freud’un, şimdi ünlü olan Düşlerin Yorumu eserine bu başlığı vermeye, muhtemelen 1897’nin sonlarında, Die Meistersinger dinleyicilerinin arasında olduğu o akşam karar verdiğini ileri sürmek, sanırım pek gerçek dışı olmaz. Wagner’in Morgentraumdeutweise’ı (gündüz düşü yorumu), Freud’da Traumdeutung (düş yorumu) haline gelmiştir. 

Dipnotlar ve Kaynakça:

  1. Die Meistersinger’in 3. perdedeki librettoda Hans Sachs, von Stolzing’in ödül kazanan şarkısını “Morgentraumdeutweise” olarak adlandırır ki bu ya gündüz düşünü yorumlama yolu ya da gündüz düşünün yorumlanmasından esinlenen şarkının melodisi anlamına geliyor olabilir. (y.n.)
  2. Parnosse, geçim ve ekmek kapısı (eski İbranice) anlamlarına gelmekteydi. Bu, Freud’un maddi sorunlarına ve Breuer’a borçlu olduğu paraya bir gönderme olabilir. (y.n.)
  3. Meistersinger, 14-16. yüzyıllar arasında lirik şiir, beste ve müzikle uğraşan, içinde Alman zanaatkârlar ve tüccarların bulunduğu lonca üyesi. (ç.n.)
  4. Freud S. Briefe an Wilhelm Fliess 1887-1904 hg v JM Masson. Frankfurt: S Fischer, 1986 (y.n.)
  5. Wagner’in anti-Semitik olması, zaman zaman hatalı bir şekilde onun adının Nasyonal Sosyalizm ile beraber anılmasına sebep olmaktadır. Wagner’in bu yaklaşımı daha çok, döneminin Yahudi bestecilerinin ve müzisyenlerinin müziğe verdikleri yöne bir tepki olarak ortaya çıkmaktadır. (e.n.)
  6. Sulloway FJ. Freud: Biologist of the Mind: Beyond the Psychoanalytic Legend. New York: Basic Books, Inc., 1979
  7. Viereck GS. Glimpses of the Great. London: Duckworth, 1930:34
  8. Magee B. Aspects of Wagner. Oxford: Oxford University Press, 1988:36-9
  9. Rycroft C. The Innocence of Dreams. London: Hogarth Press, 1991:158-9

©® Düşünbil (2022)

Yazar: P. Crichton
Çeviren: Zeynep İrem Çobanoğlu
Çeviri Editörü: Selin Melikler
Kaynak: europepmc.org

Please complete the required fields.