Bugün bilim olarak tanımlanan “Sosyal Bilimler” ve “Doğa Bilimleri” Antik Çağ felsefesinin içinde bağımsız birer disiplin olarak var olmayıp felsefi düşüncenin içinde felsefi bir söylemle yer almakta idiler. Fakat zaman içerisinde felsefe dışındaki bilimlerde yaşanan değişim sonucu önce doğa bilimleri felsefeden ayrılmış, her biri kendine has bir metodoloji geliştirmiş ve bağımsız birer disiplin haline gelmişlerdir. Daha sonra bağımsız birer disiplin olarak var olma çabasını başarıyla sonuçlandıran doğa bilimlerini sosyal bilimler izlemiştir.

Diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi iktisat ve felsefenin kökenleri de oldukça eskiye dayanmaktadır. Fakat Antik Çağ’da iktisat bağımsız bir bilim değildi. Filozoflar temelde felsefe bilimi ile uğraşmakta, iktisat ise felsefi söylemler içerisinde yer almaktaydı (Özveren, 2011:17). Bu durum 18. yüzyıla kadar sürmüştür. 18. yy.’ı iktisadın bir bilim olarak tarih sahnesine çıktığı dönem diye kabul etmek uygun olacaktır. Daha öncesi için “Merkantilist” ve “Fizyokratlar” olarak bilinen iktisadi düşüncelerin baskın olduğu bir tarihten söz edilebilir. Fakat iktisadın bağımsız bir bilim olarak doğuşu Adam Smith’in ünlü eseri “The Wealth of Nations (Ulusların Zenginliği)”ın yayım yılı olan 1776 yılı kabul edilmiştir. Smith’in eseri iktisat biliminin en temel taşlarından biridir ve iktisadın bir bilim olarak varlığının temel teorilerini içinde barındırmaktadır.

Smith’in eserinde her ne kadar modern iktisadın temelleri atılmış olsa da, felsefi temelli unsurlar da varlığını sürdürmüştür. Smith’in “Ahlak Profesörü” olarak tanınması onun politik iktisadın yanında ahlaki yasalarla da ilgilenmesi ile alakalıdır. Smith yazmış olduğu eserle en çok iktisada katkı sunmuş olsa da sahip olduğu bir diğer özelliği sayesinde felsefeden de tamamen kopamamıştır.

Smith’in 1759 yılında yayınladığı “The Theory of Moral Sentiments (Ahlaki Duygular Teorisi)” adlı eserinde insanı, yalnızca bireysel çıkar dürtüsüyle hareket eden bir varlık değil, aynı zamanda istediğini diğer insanlarla değişim ilişkilerine girerek elde eden bir varlık olarak tanımlamıştır. Smith’e göre insanların diğer insanlar tarafından kabul görmek gibi bir çabası vardır. 

Yine aynı dönemler yaşamış ve bugün için önemli iktisatçı veya sosyal bilimciler olarak kabul edilen Karl Marx ve Max Weber de çalışmaları ile iktisadın bağımsızlık mücadelesine katkıda bulunmuşlardır. Yine onlar da Smith gibi felsefeye tamamen sırt çevirmemişlerdir (Özveren, 2,011:17).

Özellikle Marx, iktisadın sığlığını felsefe ile gidermeye çalışmış ama bu alanda çalışan diğer Marksist iktisatçıların felsefi yanları zayıf kaldığı için destek görememiştir. Bu sebeple de istediği felsefe ve iktisat ortaklığına tam anlamıyla ulaşamamıştır. Eğer bu durum gerçekleşme imkânı bulsa idi iktisat tekrar felsefenin içerisinde yer almış olacaktı (Özveren, 2011:21).

Sıyrılmanın net adımı “ Marjinal Devrim “

19. yy.’ı iktisadın felsefe ve diğer sosyal bilimlerden sıyrılması noktasında bir dönüm noktası olarak görmüştük. Bu noktada iktisadın ayrı bir disiplin olarak var olma çabası ise doğa bilimlerinde olduğu gibi kendine bir metodoloji bulma çabasıyla başlamıştı. İktisat ve  onu takip eden diğer sosyal bilim dallarının ayrı birer disiplin olarak ortaya çıkma çabası onları epistemolojik temel arayışına itmiştir. Böylece ilkin felsefeye değil doğa bilimlerine yönelmişlerdir (Yılmaz, 2011:39). Doğa bilimleri bilginin-düşüncenin kesinliğini laboratuvar ortamında deney yaparak ispat etmekte ve bu anlamda bilgiye ulaşmada matematik son derece önemli bir araç olmaktaydı.

Bu yüzyılda ortaya çıkan ve kendilerini Neo-Klasik İktisat Okulu olarak nitelendiren Alfred Marshall, Léon Walras gibi düşünürler iktisadın metodoloji seçimine önemli katkılar yapmıştır. Bu doğrultuda sosyal bilimlerin temel yöntemleri terk edilmiş, doğa bilimlerindeki gibi matematiksel unsurlar ile iktisattaki fayda hesaplamaları, tüketici davranışları ve diğer pek çok konuda radikal uygulamalar ortaya çıkarılmıştır. İktisadın bu dönemde felsefeden ve diğer sosyal bilimlerden sıyrılarak bağımsız bir bilim olarak ortaya çıkma çabası son derece ciddi ve kuvvetliydi.

Neo-Klasik İktisat ile birlikte temelde sosyal bilimler arasında yer alan iktisat, doğa bilimlerinin yöntemine yönelerek matematik ile kendi problemlerini çözmeye çalışmıştır. Bu dönemde yaşanan gelişmeler Marjinal Devrim olarak kabul edilmiş ve Rasyonel İnsan davranışlarına vurgu yapılmıştır. Rasyonel olarak tanımlanan insan, faydasını maksimum düzeye getirmek için tercihte bulunup buna göre tüketim yapan insandır diyetanımlanır. Neo-Klasik iktisat ekolünün maksimizasyonları belirleyebilmek veya faydayı ölçebilmek için yoğun matematik kullanmaya başlaması, zamanla felsefi ve psikolojik unsurların iktisada yabancılaşmasına neden olmuştur. Neo-Klasik İktisatçılar, insanı “Homo Economicus” (Rasyonel İnsan) olarak tanımlamışlardır.

Matematiğin iktisatta yoğun bir şekilde kullanılmaya başlanmasıyla birlikte bilim dalının adı “siyasal iktisat” (political economy) yerine “iktisat” (economics)’a dönüşmeye başlamıştır. Özellikle mantıksal pozitivizmin etkisiyle iktisat somut ve gözlenebilir olgulardan hareketle daha matematiksel hale gelmiştir. Diğer sosyal bilimlerle olan iş birliğini dışlamaya başlamıştır. Siyasal iktisat daha fazla insani davranış ve iktisat dışı davranışları analize katarken, “iktisat” (economics) bundan uzaktır.

İktisadın giderek matematiğe yaklaşmasına Alman düşüncesinde önemli bir itiraz yükselmiştir. Söz konusu itiraz, sosyal bilimlerin doğa bilimleri ile arasındaki metodolojik ve ontolojik farkı işaret etmektedir. Bu itirazı özetlemek üzere “Tin Bilimleri” söylemi geliştirilmiştir. Bir diğer itiraz ise bilim felsefesi ile uğraşan düşünürler ve doğa bilimcileri kanalından gelmiştir. 20. yy.’ da yoğunlaşan bilim felsefesi tartışmaları, bilimsellik kriterinin 17. yy.’dan beri doğa bilimcilerinin söylediği gibi matematiksel ve deneysel olmadığı, sosyolojik gerekçelerin de bilginin kesinliği noktasında etkisinin olduğunu ortaya koymuştur. 20.yy.’ın sonuna doğru ortaya çıkan felsefi terminolojideki “Naturalizm” eğilimin sosyal bilimlerde ve özellikle iktisatta ilgi görmesi iktisat bilimi ile doğa bilimleri arasındaki farkı ortaya koymuştur  (Yılmaz, 2011:40). 20.yy. sonrasında dahi bilim felsefesi ve bilginin doğruluğu noktasında özellikle iktisat bilimi açısından tartışmalar devam etmektedir.

Batı düşüncesinde iktisadın felsefeden ve diğer sosyal bilimlerin metotlarından sıyrılıp doğa bilimlerinin yöntemlerini taklit ederek var olma mücadelesi günümüzde hala tartışılmaya devam etmektedir. Özellikle ekonominin kriz yaşadığı dönemlerde krizin temel sebeplerini matematiksel yöntemlerle açıklamada yetersiz kalmamız aslında iktisadın salt niceliksel bir bilim olmadığını ortaya koymaktadır.  Öte yandan iktisadın bu “bilimsel” mücadelesinde nispeten başarılı olduğunu da söylemek mümkündür. Yine de ekonominin gerçeklerini ve karmaşık yapısını anlayabilmek için iktisadın matematik dışında farklı yöntemler kullanması gerektiğini ortaya konmuştur. Özellikle ekonomik  davranışları incelerken felsefe, psikoloji, sosyoloji ve antropoloji gibi bilimlerden yararlanmak iktisadın topluma daha da yakınlaşması ve çözüm üretmesine katkı sağlayacaktır.

Kaynakça:

Özveren, Eyüp (2011), “Kurumsal İktisat Felsefe İlişkisi: Ne Senle Ne Sensiz”, İktisattı Felsefeyle Düşünmek (Derleyenler Ozan İşler- Feridun Yılmaz), 17-21.

Yılmaz, Feridun (2011), “Düşünceden Kaçış Çabasının Öyküsü: İktisadın Felsefeden Kopuşu”, İktisattı Felsefeyle Düşünmek (Derleyenler Ozan İşler- Feridun Yılmaz), 39-40.

Yazar: Deniz Çevik

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.