Dünyanın, ekonomik refaha ulaşmış, modern tıbba ve en gelişmiş teknolojik araçlarına sahip bölgelerinde yaşama şansına sahip olanlarımız, çoğu kez, küçük sıkıntılarımızdan dolayı şikayet ettiğimizde birbirimizi teselli ederiz. Uğrunda mücadele ettiğimiz şeylerin çoğu aslında ‘Birinci Dünya’nın kendine özgü bencilce sorunları değil midir?  Dünyanın dört bir yanında berbat koşullarda yaşayan insanlar, bizim sorgulamaksızın sahip olduğumuz bunca konfor ve rahatlık için neler vermez ki? Halen, on binlerce mülteci, içinde bulundukları korkunç ‘Üçüncü Dünya’ sorunlarını arkalarında bırakma umuduyla, sanayi-sonrası toplumların yer aldığı ülkelere kabul edilmek için feryad ediyor.  

Yine de, tüm Birinci Dünya sorunları önemsizdir diyemeyiz. 140’ı aşkın ülkeyi kapsayan Gallup Dünya Anketi’nden elde edilen veriler, dünyanın en zengin bölgelerinde yaşamakta olan insanların, hayatın bir amacı olmadığını hissetme ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu göstermektedir. Amaçsız bir hayat, felsefi bir bilmeceden daha fazlasına işaret eder; zayıf bir zihinsel sağlık, düşük bir benlik saygısı, derin bir depresyon ve kadercilik tutumunun bir göstergesidir. Açıkça görülüyor ki, tüm zenginliklerimiz, teknolojilerimiz ve kolay yaşam unsurlarımız, asırlardır sorulmakta olan “Hayatın Anlamı Nedir” sorusunu cevaplamakta yetersiz kalmıştır. Aslında, “ilerleme”lerimiz bu soruya tatmin edici bir cevap bulmaktan öte bir şekilde bunu daha da zorlaştırdı.  

Problemin çözümü için çok yönlü bir endüstri oluşturuldu.  Olumlu telkinler veren psikologlar, din üzerinden kişisel gelişim önerenler, yaşam koçları ve nefesle algı yönetimi üzerinde çalışanlar, amaç odaklı bir yaşamı bulmamız için açılan bu yeni alanda yerlerini aldılar. Rick Warren ve Deepak Chopra’mız var artık ve eğer diğer herkes başarısız olursa bile, Oprah’mız var. Yine de, her nasılsa, fakirliğin en kötü şekillerde hakim olduğu yerlerde, Tony Robbins’i hiç duymadan yaşayan insanların, kim olduklarına ve bu hayattaki amaçlarına dair çok daha iyi bir algıları var. Belki de bu o kadar şaşırtıcı bir şey değildir. Çekilen acılar ve yaşanan zorluklar yaşamın anlamını belki de daha açık bir hale getiriyordur. Çünkü bu gibi yerlerde, birinin amacı sadece hayatta kalmaktır. İnsanlar binlerce yıldır böyle yaşamaktalar. Tarihin zorlu sınavları süresince -açlık, savaş, doğal felaket- insanlar her zaman direnmek için nedenler bulmuşlardır. Yiyecek, su ve barınak bulmak konusunda endişe duyduğunuzda, hayatınıza dair hedefleriniz birdenbire odaklı ve kesin hale gelir. 

Bireysel seçim ve din özgürlüğü gibi modern çağlara ait olan lüks olgular, hayatın birden fazla anlam taşıyabileceği yönünde yeni bir gerçeklik yarattı. Filozof Charles Taylor’un da belirttiği gibi, modern yaşam, bizlere bir yaşam felsefesine inanma ya da hiç bir yaşam felsefesine inanmamanın yanı sıra pek çok yaşam felsefesine aynı anda inanma olanağını sunuyor. Bugün, her beş Amerikalıdan yaklaşık üçü  “kendilerini bulmaya” çalıştıklarını söylüyor. Kendilik arayışı, Birinci Dünya ülkelerinde, yaşamın merkezi sorunu haline gelmiş durumda. Bu, kişisel gelişim endüstrisinin akıl almaz popülaritesini ve gelişmiş ülkelerdeki çoğu insanın, boş ve amaçsız olduklarını söylemelerinin altında yatan nedeni de açıklıyor. 

Sosyal teorisyenler ve eleştirmenler, anlamsızlığın, modern toplumlardaki yükselişinden uzun süredir endişe ediyorlardı. Yirminci yüzyılın başlarında, sosyolog Max Weber, bilim ve rasyonelleşme yoluyla,  gizemi ve şaşırtıcılığı elinden alınan bir dünyanın hayal kırıklığı yaratabileceği konusunda uyarmıştı. 1950’lerde, psikolog Rollo May,  Amerika Birleşik Devletleri boyunca yayılan bir varoluşsal “boşluk” salgını teşhisi koydu. İkinci Dünya Savaşı’nın kazanılmasında rol oynamalarına ve ekonomik bir büyümenin tam ortasında yer almalarına rağmen, düşünülenin aksine, pek çok Amerikalı amaçsız hissediyordu. Günümüzde kişisel düş kırıklıkları oldukça yaygındır.  Yaşamlarımız, içsel boşluklarını insanlık dışı durumlara çeviren isyankar yalnız insanların akıl almaz öyküleriyle boğulur-anonim olarak nefret kusan internet trollerinden tutun da önüne geleni katleden aklını yitirmiş silahlı insanlara kadar. Ancak, kendini varoluşsal olarak kayıp hissedenlerin çoğu, bu tür akıl almaz acımasızlıklarla dolu durumlara yönelmezler. Aksine, amacını yitirmiş olmak, onları kayıtsız, boş ve sürüklenir bir halde bırakır. Onlar dünyaya düşman değillerdir ancak umutsuz bir biçimde kendilerini kadere bırakmışlardır. Bu insanların amaçsızlığı kültürel bir yalnızlaşmanın sonucu mudur? Bu konudaki üç değişik yaklaşım şöyledir:

  • Zengin ülkelerde, bir amacı olan insan sayısı ortalama olarak daha azdır.
  • Zengin ülkelerde, dindar insan sayısı ortalama olarak daha azdır.
  • Dindar insan sayısı yüksek olan ülkeler, ortalama olarak,  bir amacı olan daha çok insana sahip olma eğilimindedir.               

Fakat bu birbirinden farklı ilişkiler açıklayıcı değildir. Dindar insanların tümünün bir amacı olmayabileceği gibi laik insanların tamamı da amaçsız değildir. Aslında, dindar bazı ülkelerde, örneğin Polonya’da, insanların yüzde 16’sı gibi önemli bir kısmı hayatlarının bir anlam ifade etmediğini söylemektedir. Polonya örneği, bizlere, anlamsızlığın büyümesinin ardındaki nedenin, sadece dinini kaybeden bir kültürden ibaret olmadığını göstermektedir. Aslında, laik topluluklar tamamen amaç odaklı olabildiği gibi dini gruplar da umutsuzluğa doğru sürüklenebilirler. Anlamsız bir dünya yaratan kendi başına dindarlık ya da laiklik değildir, çoğulculuğun yarattığı karmaşadır. Birinci dünya vatandaşı, hayatının anlamını, seçenekler bolluğunun tamamen farkında olarak arayıp bulmaya çalışır. O bir Hristiyan, bir Müslüman ya da Budist, bir modernist, laik bir Hümanist, bir Ateist, bir kariyer düşkünü, bir sevgili, bir sanatçı ve hatta bir Nihilist olmakta özgürdür. Bu özgürlük olağanüstü bir lütuftur.  Geleneksel dini kültürlerde, yaşamın amacı önceden bellidir yani buyrulmuştur.  Bu seçimden yoksun oluş durumu baskılayıcı ve sınırlayıcı olabilirken kadınlara, azınlıklara ve yabancılara da kölelik rolleri dağıtır. Oysa özgürlüğün her zaman bir bedeli vardır.  

Modern yaşamın anlam arayıcısı, hayatının bir anlamı olduğunu öylece kabul edemez. Onu kendisi arayıp bulmalıdır. Bunu arayış için seçenekleri sınırsızdır ancak hayatın bir anlamı olmayabileceği de bu seçenekler arasındadır. Anlam arayışında olan kişinin bu yükü tek başına üstlenmesi gerekir. Bu da çoğulculuğun ve özgür seçimin mutsuz edici istenmeyen yan etkisidir. Dahası, anlam arayışındaki çok kararlı bir insan bile sosyal destek olmadan çaresizdir. Bireysel amaç her zaman genelin içinde var olur. Hem zengin hem de fakir ülkelerde, bir insanın yaşamsal bir amaç hissedip hissetmediğinin temel belirleyicisi, içinde yer aldığı toplumun bir parçası olduğunu hissetmesidir. Dolayısıyla, tüm dünya çapındaki gelişmemiş bölgelerin fakirleri, ortak bir kültürün önemli bir parçası olduklarını hissettikleri sürece yaşamsal amaçlarını da koruyorlar. Bu istatistiksel ilişkiler Emile Durkheim‘ın bir asır önce bize anlattığı bir şeyi doğrulamaktadır; toplumsal bütünleşme insanın anlam verişindeki temeldir. Öyleyse kimdir bu bütünleşmeden yoksun kalanlar ve nedeni nedir? Büyük ölçüde, sanayi sonrası toplumlarda yaşayan yaşlılar ve yoksullar bu anlam kaybını en çok hisseden kesimlerdir. Üçüncü Dünya yoksulluğu, açıkça, bireyleri temel ihtiyaçlarından ve isteklerinden mahrum bırakmaktadır. Fakat Birinci Dünya yoksulluğu, bireyleri, rutin olarak, manevi açıdan sosyal bütünlüğe dahil olma duygusundan mahrum ederek anlam yitimine uğratmaktadır. 

Modern varoluşsal boşluğun, yanlış bir varsayımla, ilk olarak, entelektüel veya elit sınıfları etkisi altına almış olduğu düşünülmüştür. Fakat hayata dair anlamsız yaklaşımlar hakkında en bilgili olanlar onlar değil midir? Geleneksel inanç ve değerleri kabul etme olasılıkları en az olanlar da yine onlar değil midir? Amerika Birleşik Devletleri’nde, zenginlik ve eğitim, kişinin yaşamının daha yüce bir evrensel güç tarafından anlamlandırıldığı fikrini reddetmeyi kuvvetle öngörür. Fakir toplumların vatandaşları ise, aksine, mücadelelerini daha kozmik kavramlarla anlamlandırmaya eğilimlidirler. Oysa zirvede olanlar, ister seküler, ister profesyonel ya da başka bir şekilde olsun, bir yaşam amacını kolayca bulup ifade etmeye daha yatkındırlar. Bunun nedeni, kendilerini, içinde yaşadıkları sanayi sonrası toplumları ve kültürleriyle tamamen uyumlu hissediyor olmalarıdır. Kendini ruhsal açıdan boş hisseden genel müdür ve nihilist bir üniversite profesörü, destek gördükleri toplumlar içinde yaşadıkları sürece bireysel bir amaç duygularını da korurlar. Bu bireyler dindar ve hatta iyimser olmayabilirler, fakat onlara kişisel olarak önemli olduklarını derinden hissettiren bir sosyal desteğe sahiptirler. Amaçları, ister kâr peşinde koşmak ister hayatın boşunalığı fikrini yaymak olsun, parçası oldukları toplum tarafından, eylemlerinin benimsenmesi yoluyla anlamlı kılınmıştır. Burada asıl önemli olan, inancın içeriği değil ama paylaşıldığı gerçeğidir.

Bununla birlikte, sanayi sonrası toplumlarda yaşayan yoksullar, benzer bir rahatlığı hissetmezler. Göreceli olarak varoluşsal bir yoksunluk yaşamaktadırlar.  Diğer yurttaşlarıyla karşılaştırıldıklarında mesleki açıdan başarısız görülmekle kalmayıp, aynı zamanda talihsiz kaderlerini meşrulaştırmaya kararlı, genel bir toplumsal söylemin de hedefi olurlar. Sarsılan inançlarıyla, toplumun önde gelen aydınları tarafından, gelenekselliğin taşıdığı naifliğe vurgu yapılarak, sıklıkla dalga geçilir. Daha yüksek ücret ve iş güvenliği konularındaki talepleri, ekonomik koşulları iyi olanlar tarafından haksız olarak görülür. Tüm bunlara karşın, medya uzmanları, Batı’daki yoksulların elektriğe, suya ve Üçüncü Dünya’da pek bilinmeyen modern cihazlara sahip oluşu gerçeğini, alaycı bir tutumla dile getirirler. Gördünüz mü, Birinci Dünya sorunları karın ağrısından başka bir şey değildir aslında!  

Oysa burada gözden kaçırılan şey, endüstri sonrası toplumların alt sınıflarının ve toplum dışına itilenlerinin mücadelelerini nasıl da görülmesi ve ölçülmesi zor olan yollarla veriyor olduğudur. İçte hissedilen boşluk, işe yaramazlık duygusu ve dışlanma, buzdolabı, klima veya iPhone’lar tarafından iyileştirilemez. Güçsüz ve dalga geçilen biri olduğunda, içinde yaşamakta olduğun toplumun materyalistik gelişmişlik düzeyi anlamsızdır. Birinci Dünya’da yaşayan yoksullar,  bu dünyanın onlara sunduğu pek çok konfordan yararlanmakta olsalar bile, bunlara sahip olmak karşılığında varoluşsal bir anlam kaybına uğrarlar. Ekonomik ilerleme, endüstri sonrası toplumlarda, birçok insanı dışlanmış ve işe yaramaz hale getirmiştir. Bu, küçümseyici ve hoşgörüsüzlükle dolu bir kültürle birleşince, büyüsü bozulmuş bir dünya ve amaçtan yoksun hayatlar yaratır.  İlerleme dediğimiz şeylerin tümü, yeni ve gelişmiş modern yararlar üretiyor, ancak tüm bunların ne demek olduğuna dair bir anlam üretemiyor.  

Aslında maddesel dünyayı şekillendirmekteki ustalığımız yeni ve korkunç bir şey yarattı – anlamsızlığın, tüm gerçekliğiyle kendini ortaya koyuşu. Ancak bu korkunç duygunun dünya genelinde dağılımı aynı değildir. Çünkü sürekli olarak fiziksel anlamda bir varoluşsal mücadelenin içinde olan Üçüncü Dünya, büyük ölçüde, böyle bir şey yaşamaz. Yoksul kesimlerin en fakirleri bile dini kültürleri ve birbirlerine sıkı sıkıya bağlı toplulukları içinde anlamsızlıktan yalıtılmıştır. Hayatın anlamsızlığı, esas olarak,  Birinci Dünya bireyine yazgılı bir sorundur. Birinci Dünya sorunlarının pek çok çeşidi vardır. Bazıları zaten fazlaca dert çekmiş olanlardan gelen küçük şikâyetlerdir. Ancak diğerleri kayda değer büyüklükte ve ürkütücüdür. Terörizm, yabancı düşmanlığı ve rastgele şiddet, Birinci Dünya’da açıkça yaşanan sorunlardır. Bu temel kötülüklerden yalıtılmış bir yaşam artık söz konusu değildir. Fakat anlamsızlık problemi, Birinci Dünya’nın eşit derecede sorunlu olan bir başka yüzüdür. Bu sessiz ve aşamalı olarak ilerleyen illet, sansasyonel haber çevrimlerimizde pek yer almasa da, sosyal düzenin aşınmasına, diğer sözü edilen olaylar kadar neden olmaktadır. 

Yazar: Paul Froese
Çeviren: Nilgün Hacer Açıkalın
Kaynak: ancient-origins

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.