Remby Debes’in onur kavramının çelişkili ve karmaşık kökenleri ile ilgili çalışmasına dayanmaktadır.

Batı toplumunda, insan onuru fikri oldukça değerlidir. Tüm insanların eşit olarak paylaştığı, doğuştan var olan ve sonradan kazanılmayan bir değer olarak düşünülürse, insan onuru genel anlamda insan haklarının ahlaki temelini oluşturur. Aynı sebepten dolayı, çoğu zaman insan onuru mantıklı bir tartışmanın sınırlarını çizer yani diğer insanlarla iyilik, hak ve adalet gibi konuları tartışırken insan onuru kavramını reddetmek asla kabul edilemez. Ayrıca insan onuru bizi acilen harekete geçmeye çağırır. İnsan onurunun ciddi bir tehdit altında olduğunu düşündüğümüzde şiddetle tepki gösteririz. İnsan onurunun ayaklar altına alındığını, alay edildiğini ya da ihlal edildiğini duyduğumuzda gözyaşlarımıza boğuluruz.  Kendi ülkemizin askerlerinin tutuklulara işkence ettiğini ya da oy verdiğimiz siyasi bir liderin ırkçılığa sıcak baktığını öğrendiğimizde dolaylı olarak da olsa kendimizi suç ortağı gibi görür (belki de öyleyizdir) onların yerine de utanırız. Kısacası John Rawls’ın deyimiyle insan onuru bugün Batı kültüründe, belki de bütün kültürlerde, “çakışan fikir birliğinin” en belirgin noktalarından biridir.

Ancak Batı ahlakının bu temel kavramı tanıması, en azından  “onur” kelimesiyle tanınması, oldukça yenidir. Aslında 1850 yılına kadar İngilizce’de ‘dignity’, Latince kökenine bakıldığında ‘dignitas’, Fransızca karşılığı ‘dignité’ olan onur kavramın ‘doğuştan var olan, sonradan kazanılmayan insani değer’ anlamı yoktu. Aksine, ‘dignity’ kavramı modern çağ boyunca liyakati ve bir çeşit eşitsizliği ifade ediyordu. Örneğin,  ‘Dignitary’ (rütbe/mevki sahibi kimse) kelimesini kullandığımızda ‘dignity’ kelimesinin anlamı soy, güç, efendice bir tavır ya da kilisedeki mevkiinin yükselmesine bağlı bir çeşit sosyal statüyü işaret ediyordu.

‘Onur’ kelimesi ABD Bağımsızlık Bildirgesinin hiçbir maddesinde geçmez. Aynı şekilde ABD Anayasasında da geçmez. Fransız İhtilali sırasında hiç kimse ‘Liberté, égalité… dignité’ (Özgürlük, Eşitlik… Onur)  diye bağırmıyordu. 19. yüzyılda Batıdaki köleliğin yön değiştirmesine yardım eden kölelik karşıtı İngilizler, bizim bugün anladığımız anlamıyla ‘onur’ adına insan esaretini kınayan konuşmalar yapmıyor ya da kitapçık basmıyordu. İlk kez, resmen 1917 Meksika Anayasası’nda kullanılana kadar, bu terim bugün bildiğimiz anlamıyla hiçbir önemli siyasi beyannamede görülmemişti. Hatta bu anayasadan sonra bile tam olarak ‘doğuştan var olan sonradan kazanılmayan insan değeri’ anlamını taşımadı. Ahlaki değer kazanmış bu anlamı Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni 1948’de onaylayana kadar kayıtlara girmemişti ve bildirgenin önsözünde bildirgenin gerekçesi olarak bu terim iki kez kullanıldı.

Bu bilgiler böylece iki yönlü bir soru ortaya çıkardı. Bir taraftan, ‘onur’ kavramı nasıl ahlaki bir kavramı çağrıştırır hale gelmişti? Diğer yandan ise ‘onur’ kavramı 1850 yılına kadar ahlaki bir çağrışım yapmasa bile bu terimin farklı bir terminolojinin kılıfına bürünüp daha eskilere dayanması mümkün olamaz mı?

Birkaç yıl önce bu sorulara yanıt bulmaya karar verdim. Birçok farklı akademisyenle çalışıp sonunda ilk tarihsel araştırmayı derledim. Bu çalışmaya yapılan tüm katkıları burada özetlemeye kalkacak değilim ama çalışmanın ortaya çıkardığı merak uyandıran bir noktaya değineceğim.

Onur kavramının kökeni hakkında şöyle bir hikâye var: Alman düşünür Immanuel Kant, 1785 yılında temel ahlaki ilkesi ‘koşulsuz buyruk’un şu şekilde anlaşılabileceğini ileri sürdüğünde onur kavramında köklü bir değişiklik yapmıştır:

“İnsanlığı, kendinde ve başkalarında, bir araç olarak değil de her zaman bir amaç olarak görecek şekilde davran!”

Kant’ın başka bir insana neden sadece ‘araç’ olarak davranmamamız gerektiği konusundaki argümanın tamamı karmaşıktır ancak bu kısım insanların ‘bedel’i olmadığı iddiasını gündeme getirmektedir. Aksine Kant’a göre insan ‘tüm bedellerin üstündedir’. Şöyle der:

“Bedeli olan her şey dengiyle değiştirilebilir ancak bedeli biçilemeyen dolayısıyla eş değeri olmayan şey ‘Würde’ye sahiptir.”

Ve şimdi kritik bağlantı: Bu iddiaların en eski çevirilerinde (18. yüzyılın sonlarında) bile, Kant’ın ‘Würde’ terimi İngilizce’ye dignity yani onur olarak çevrilmiştir. Ve işte böylece onur kelimesinin ahlaki anlam kazanmış hali karşımıza çıkar. Kant’ın Alman ve Anglofon gelenekleri üzerindeki kitlesel etkisi arasında ‘onur’ terimi, ahlaken değerli anlamını sonsuza dek korudu.

Ne yazık ki, hayır. Günümüz onur anlayışının geçmişi olarak yukarıda bahsedilen hikaye öylesine bir söylencedir. Şüphesiz, Kant’ın insan değeri konusundaki düşünceleri 20. yüzyılın sonlarında ve günümüzdeki birçok ahlak ve siyaset filozofunu etkilemiştir. Gerçekten de insan onuru felsefesinin özeti Kant’ın etkisi dikkate alınmadan tamamlanamaz. Ancak mesele onur kavramının ortaya çıkmasına ve onun günümüzdeki anlamına bürünmesine gelince kökeni Kant’a uzanan bu hikâye sonuç vermez.

18. yüzyıla geri dönelim ve Kant’ın eserlerini ilk çeviren tercümanların Kant’ın ‘Würde’ kavramı için ‘dignity’ kelimesini kullanmalarını ele alalım. Niye böyle çevirdiler? Ne de olsa Würde İngilizce’ye birebir çevrildiğinde ‘worth’ (değer) kelimesine karşılık gelir. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında, İngilizce bu kelime misli, ekonomik değer kavramları için kullanılmaktaydı. Ancak gördüğümüz gibi Kant açıkça ‘bedel’ ve insanların Würde’si arasında bir fark yarattı. Bu yüzden Kant Würde kavramının maddi çağrışımlar yapacak şekilde kullanılmasını kesinlikle reddediyor gibi görünüyordu. Bu yüzden İngilizce tercümanların buna uygun bir şekilde yeni bir terim bulmaları gerekti ve onlar da ‘dignity’ kelimesini seçtiler. Önemli nokta ise şu: Bu kelime gelişigüzel seçilmiş gibi durmuyor. Aksine, dignity kelimesinin İngilizce’de çağrışımları, insanlara atfedebileceğimiz her türlü maddi ya da manevi değerde çelişki oluşmasını mümkün kılmaktadır. Bu yüzden Würde çevrilirken worth kelimesinin yerine dignity kullanılmıştır.

Durun bir dakika. Ama ben size 1850’den önce dignity’nin ‘kazanılmayan insani değerler’ anlamına gelmediğini söylememiş miydim? Evet, söylemiştim fakat bu sadece 1850’den önce yerleşmiş bir kullanım olmadığı anlamına geliyor. 1850’den önce kelimenin anlamında birtakım anlam kaymaları olduğunu ve buna bağlı olarak ‘kazanılmayan insani değerler’ anlamının kısmen kelimeye sinmeye başladığını düşünmek yerinde olacaktır. Demek istediğim, Kant çığır açıcı ahlak çalışmalarını 1785’de yayımlamadan önce de anlam kaymaları olduğunu görebiliriz.

İddiamı destekleyecek bazı kanıtları günümüz sözlüklerini inceleyerek toplayabiliriz. Örneğin, Samuel Johnson’nun 1755 Sözlüğü, dignity kavramının maddi olmayan değer anlayışına doğru kaydığını göstermektedir. ‘Eşitlik’ kelimesinin Johnson’un sözlüğündeki ilk iki tanımını ele alalım.

  • Karşılaştırılan herhangi bir niteliğe benzerlik
  • Aynı derecede dignity/onur

18. yüzyılın ortalarında Avrupa kültürünü oluşturan tüm öğelere yansıyan eşitlikçi çalkantının çeşitliliği göz önüne alındığında, bu mükemmel bir tanımdır. İlk etapta gerçek eşitliğin eşit onur anlamına geldiğini ileri sürerek dignity’i sonradan benimsenen anlamıyla kullanmak, üst tabaka ve avam tabakası arasında var olan sosyal ayrım ölçütlerinin eşit olmadığını gösteren bir meydan okumaktır. Bu izlenim Johnson’un yukarda bahsedilen ikinci tanım için seçtiği ‘aynı derecede onur’ ifadesiyle desteklenmiştir.

“Adil eşitlikten, kardeşçe bölüşmekten memnun olmayan kimse, kardeşleri üzerinde hak etmediği bir egemenlik iddia edecektir.” (Milton)

Ya da Johnson’un diğer bir kelime kullanım örneğini ele alalım. Man (adam) kelimesinin ilk tanımı human being (insan) şeklindedir.

“Kral ben gibi bir insandır.” (Shakespeare)

İlahi hak ve mutlak egemenliğin güncel fikirler olduğu, sözlüklerin ve ansiklopedilerin saygısız düşünceleri ifade etmenin gizli bir yolu haline geldiği bir günde Johnson’ın sözcük seçimini siyasi ve felsefi açıdan değersiz görürsek kesinlikle bazı noktaları kaçırırız. Bunun yerine ben Johnson’un seçimlerinin Avrupa aydınlanması boyunca insan değerinin genel bir şekilde yeniden düşünülmesiyle ilgili daha derin bir hikâyeye işaret ettiğini düşünüyorum. Bu hikâye dignity kelimesinin bugünkü ahlaki anlamına nasıl ulaştığımızı kısmen de olsa açıklıyor.

Ya da şunu düşünün: Daha 1760 yılında Kant, insan değeri konusunda Rousseau’dan etkilendiğini kendisi not düşmüştü. Kant ‘insanlığı onurlandırmak’ kavramını da Rousseau’dan öğrendiğini belirterek  “Rousseau bana bu konuda doğruları göstermişti” diye yazdı. Doğruyu söylemek gerekirse bu yardım günümüzde Kant üzerine çalışan bilim insanları tarafından oldukça takdir ediliyor. Ancak onur kavramının Kant öncesi ahlaki değer kazandığını gösteren kanıtlar da yok değil. Örneğin, ben antolojideki makalemde Rousseau’nun meslektaşı Denis Diderot’nun kendi onur kavramını geliştirdiğini gösteriyorum. Stephen Darwall kendi makalesinde ise onur teriminin bu düşünürlerden önce de doğal hukuk düşünürü Samuel Pufendorf tarafından kullandığını ve şöyle yazdığını belirtiyor:

“İnsan adına onurlu (dignatio) bir kişi varmış gibi görünüyor: böylece aşağılayan insanların kibrine gem vurmak için nihai ve en etkili iddia genellikle Ben köpek değil insanımdır.”

Kant’ın İngiliz bakış açısına etkisinin 1830 yılına kadar çok az olduğu genellikle unutulmaktadır ve bu bakış açısının 1830 öncesi ve sonrasında nasıl etkilendiği bazı faktörlerce sınırlandırılmıştır. İngiltere’de Kant üzerine ilk tartışmalar (1800 öncesi) üniversite dışında, popüler edebi dergi sayfalarında gerçekleşiyordu. Kant, 18. yüzyılın sonunda bu dergilerde kısa süreliğine bir popülerlik kazanırken, aktarılan düşünceleri basitleştirildi hatta önemsizleştirildi. Dahası onun teorik, teolojik ve siyasi görüşleri çok dikkat çekerken etik anlayışı üzerinde çok az duruluyordu, o da en son yayınlanan makalesi ‘Ebedi Barış’ üzerineydi.  Bu son açıdan bakarsak Kant, İngiltere Kralı II. James yanlılarının radikal görünümüne bir son verdi. Yüzyılın sonuna doğru, İngiliz halkı Alman Aydınlanma düşüncesine ve kültürüne duyduğu şüpheden dolayı giderek daha muhafazakâr ve milliyetçi hale geldi. Kısacası Kant kısa süreliğine dikkat çekse de, takip edilen Critical Rewiew Akademik Dergisinin yakındığı gibi ‘Kant’ın felsefesi bu ülkede çok az’ bilindi.

1806’dan sonra onlarca yıl Kant’ın adı İngiliz dergilerinden adeta kayboldu. Zaten çok nadir bulunan Kant eserlerinin tercümeleri de rağbet görmedi. Bu yüzden Kant’ın pratik felsefesinin İngilizcede kendini göstermesi çok yavaş gelişti.  Özellikle onurla ilgili meşhur iddialarını ortaya attığı Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, İskoçyalı J.W.Semple ilk ciddi baskıyı 1836’da verene kadar profesyonel bir şekilde İngilizceye çevrilmemişti. Hatta yine İskoçyalı Henry Calderwood düzenlenmiş halini 1869’da orijinal fiyatın üçte birine yeniden basana kadar bu çeviriye de kolay erişilemiyordu. Gerçekten de, 19. yüzyılın ilk yarısında Kant’a gösterilen akademik ilgi dikkatin hâlâ teorik felsefeye yoğunlaştığı yerde yani İskoçya’daydı. Tüm bunlar düşünüldüğünde Kant’ın Anglofon ahlak felsefesine etkisi, Anglofon saygı kavramını bir yana bırakalım, 1870’den sonra görülse de bu tarihten önce yok denecek kadar azdı.

Hepsi göz önüne alındığında görünen o ki şimdi Batı’nın insan onuru kavramını nasıl benimsediği ve bunun gerçekten ne anlama geldiğini yeniden düşünme zamanı. Belki de kökenine indikçe gördüğümüz gibi, insanların paylaştığı en temel ‘değer’in ne olduğu hakkında söylenecek daha çok şeyin olduğunu fark edeceğiz.

Remy Debes Memphis Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü doçentidir. Bu makale onun editörlüğünü yaptığı Dignity: A History (Oxford University Press, 2017) sayısına dayanmaktadır. Araştırma alanları arasında etik, ahlak psikolojisi ve Aydınlanma felsefesinin tarihi yer almaktadır.

Yazar: Remy Debes
Çevirmen: Meltem Alkur
Kaynak: blogs.lse.ac.uk

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.