Hırsızın Günlüğü’nün ilk satırlarında Jean Genet, bir genç olarak tutkularını, şiir poetikasını ve yaşam prensiplerini ortaya koyar. Tek bir cümle ile başlar: “Kürek mahkumlarının giysileri pembe beyaz çizgilidir” – ve Proustvari bir paragrafa girişir. Okuyucu böylelikle onun inine doğru çekildiğini hisseder, mahkûmun sırdaşı bulur kendisini; hareketleri, sesleri, kokusu ve dile gelmeyen şifrelerine ortak. Bir çocuğun parti kıyafetini ya da solmuş bir baston şekerinin çizgili renklerini anımsatan, Fransa’nın en kaşarlanmış mahkumlarını yermek için tasarlanmış bu kıyafetler içinde, kaslı tanrıların aylaklıklarını izleriz.

Ama Genet, hicvini ihtişamla dile getirir; bu renkler kendi tercih ettiği üniversitesinin renkleridir, üzerine giyeceğine inandığı renklerdir sokak çocukluğundan, suçluluğa, oradan mahkûmluğa mezun olurken. Ve öyle de olacaktır. Brest’teki Breton limanından gemiyle Fransız Guyanası açıklarındaki Salvation adalarına nakledilirken, seçilmiş arkadaşlarına katılma ayrıcalığı kazanacaktır. En korkulu mahkumların buradan piranalar tarafından istila edilmiş Maroni Nehri üzerinden Şeytan Adası’nda çürümeye sevk edildiği Saint-Laurent-du-Maroni hapishanesine yürürken hayal eder kendisini arkadaşlarının arasında, ayaklarında zincirlerle…

Genç zihninde, dikenli şöhretle taçlandırılmış, ters yüz edilmiş kutsallığın renklerini kuşanmış, ışıldayan bir rahip yardımcısı olarak görür kendisini. Altı aylıkken bir sepet içerisinde, çocuk bakım evi Bureau d’abandon’ın önüne bırakılmış, on beşinde, basit suç ve kabahatlerden Mettray Sürgün Yeri’nde kalmıştır. On dokuzunda, başka bir askerle fazla samimiyetten dolayı Fransız Yabancı Lejyonundan kovulmuştur. Yirmi yaşına geldiğinde ise, en zor şartlarda yaşamını idare edebilen bir avaredir artık. Mahkumiyetin pembe beyaz çizgili giysilerine uzanan yolunu, işte bu şekilde kucaklar.

Beş parasız, dilenciler tarafından delik deşik edilmiş, soğuktan donmuş ve aç halde, bir lokma ekmeğe, bir parça lahanaya, başını sokacak bir çatıya muhtaç halde 1932 Avrupası’na doğru yola çıkar. Flaman Bölgesi. Polonya. Nazi Almanyası. Çekoslovakya. Endülüs, İspanya kıyıları, hacılarla birlikte St. James yolu. Akıllı avare, serseri hırsız genç Jean, pezevenklere ve uyuşturucu satıcılarına hizmet eder. Çalmak yemek demektir, neredeyse bir iştir onun için, ama gerektirdiği hapis cezasına da katlanmak gerekir. İstenen tüm gereklilikleri yerine getirir ve karşılığında atmosferi değiştirir, kendi tasarımının şöhretiyle, tüm bu adamları göklere çıkarır. Salvador, Lucien, Guy, ve Stilitano; sarışın, Billy Budd sarısı. Yaşadığı dünya, erkeklerin dünyasıdır, burada kadın olmak, zor yürüyüşlerle tanımlanır ancak. Tüm sefilliğiyle sever onları, güçleri, saygınlıkları, çirkinlikleri ya da kendisine bahşettikleri grup üyeliğinden dolayı sever belki de. Peki onlar Genet’yi neden severler? Belki de o zamandan anlamışlardı, onun vasıtasıyla, her biri birer menekşe, unutma-beni-çiçeği olacaktı Genet’nin henüz yazılmamış kitabının sayfaları arasına sıkıştırılmış.

On dört yıl sonra Genet, en seçkin otobiyografik kurgusu olan Hırsızın Günlüğü’nü yazar. Hatalarında, denemelerinde ve evriminde yaşadığı neşesini de acısını da şeffaf bir dille kayda geçiren bir gözlemcidir. Maskeler yoktur onun anlatımında, peçeler vardır. Geri adım atmaz, aşağılığın içindeki asaleti çıkarır ortaya. Lekeli haydut, üzerindeki yırtık pırtık tüllerle ve lamba ışığında parıltılı yıldızlara dönüşen saçılmış pullarla yürür gecenin içine, bir fahişe olarak. Kayda geçirdiği simgesel aydınlanma, yani bu paçavraların dönüşümü, gerçeklerden değil, gösterişli bir hakikatten temel alır. Çünkü onun şiirsel anılarında gerçekler, dönüşen bir görüngüde yer değiştirirler, bu yüzden ihtiyaç duymaz onlara. Kendini yitirir, yazarlık sürecine yansıtır kendini, sonra yeniden, elektron parçacıklarının güneşin etrafını çevrelediği şiddetle erkeklerin yeraltı dünyasına iner. Bu şekillendiren zaman döngüsünde, labirente girer yeniden ve Fransız Hükümetinin insan dışı koşullardan dolayı sürgün yerini kapattığı için son mahkumların Şeytan Adası’ndan nakledildiklerini öğrenir. “Kepaze meskenimi kaybettim” diye kederlenir. Cezasını artık Paris’in dışında kahverengi kareli gömleği içinde geçirmeye mahkûm olacaktır. Hırsızın Günlüğü, Fransa’da 1949’da yayımlanmasına rağmen, Grove Press büyük bir cesaretle 1964’de yayımlayana kadar Amerika’ya ulaşmamıştır. Kitap, Genet’nin sokak argosundan yüceliğe pürüzsüzce geçiş yapan dilini tam anlamıyla kavrayan Bernard Frechtman tarafından çevrilmiştir. Bendeki kitabı, West Village’de sekizinci sokaktaki kitapçıdan edindim. Döküntü masamın üzerinde diğer Grove şaheserlerinin, Evergreen Review dergilerinin ve Olympia Press’ten çıkan sade kapaklarıyla, özlenen yasaklı kitapların yanında yerini aldı. 1968 kışında, 99 cent’e… Hemen Brooklyn’de Robert Mapplethorpe ile birlikte yaşadığım eve gitmek üzere metroya koştum. Karlar düşerken bir bir yere, Robert’a okudum onu o gece.

Benim için her bir sayfa bir mucizeydi, Robert içinse, gizlice içine çekildiği ve sonunda fotoğrafla ölümsüzleştirdiği bir dünya. Sanatçılar bir yerde ganimet varsa, onu toplarlar. Bir yazı, bir melodi, ya da bir yontu önce hayranlık uyandırır -Proust’un dediği gibi güçlü bir dürtü ile benimsenene kadar- işte o andan itibaren, sanatçı, tüm hayranlıklarını bir kenara savuşturur ve kendi işine koyulur. Genet’nin şiirselliği beni yazmaya, Robert’ı kameraya yöneltti.

1979’da Detroit’e gitmek için New York’dan ayrıldım. Yanıma çok az şey almıştım, günlüklerimi, biricik yalanlarımı ve kitaplarımı. Hırsızın Günlüğü’nü yeniden okumak bende Fransız Guyanalarına bir gezi düzenleme ve Genet’nin biricik sürgün yerinden ona birkaç kalıntı, en azından biraz taş ve toprak, getirme fikrini filizlendirdi. Getirdiklerimi ona Gregory Corso ya da William S. Burroughs vasıtasıyla iletmeyi düşünüyordum. Genet gırtlak kanseri ile boğuştuğu ve böylesi bir geziye kendisi çıkamayacağı için onlar bu görevi özenle yerine getirirlerdi. 1981’de merhum eşimle Saint-Laurent-du-Maroni’ye gidebildik, terk edilmiş hapishaneden biraz taş ve toprağı topladım, büyük boy Gitanes kibrit kutusuna koydum. Ama ona ulaştıramadım. Onun yerine, eşimin ölümünden sonra, Fas’a giderek Genet’nin Larache Hristiyan Mezarlığındaki mezarına gömdüm.

Dolaşırken bir çocuk gelip yanıma oturdu. Yaprakların arasında rengi solmuş, yapma bir gül duruyordu, onu alıp bana verdi. Anlayışlı gözlerle baktım ona, Genet burada olsa bu küçük muhafızın ,inziva yerindeki tutumundan ne kadar etkilenirdi. “Kepaze meskenin sana geldi” diye fısıldadım görevimi tamamlarken. Kelimeler de taşlardı aslında. Hırsızın Günlüğü’ndeki her kelime bilinçli bir tercihin ürünü, taşları bir bir örerek Genet, kaleminde sevgiye dönüşmüş ihlal, mücrimlik ve ihanet üçgenine çeker bizi.

Yazan: Patti Smith
Çevirmen: Naciye Taşdelen
Kaynak: theparisreview

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.