Zihin, tüm metafizik soruların cevabını kendinde içkin olarak barındıran, bir numendir. İnsan zihni metafizik problemlerin çözümünü bulamasa bile, önemli olan problemin varoluşu olduğundan, her türlü aşkın meseleyi ele alacak, irdeleyecektir. Dilin nasıl oluştuğu, insanın dil yetisinin apriori olarak var olup olmadığı, dilin mahiyeti üzerine sorulan sorular, bu yazının konusunu belirleyecektir. İletişimin ana maddesi olan dil, felsefenin incelemesi gereken bir konu olup, tüm felsefî akımların uğradığı bir ev olacaktır. Bu eve Noam Chomsky’nin gözünden bakılacak, diğer bakış açıları ile kıyaslanacaktır.

Dil insanlar arasında iletişimi sağlayan mucizevî bir güce sahiptir. Dilin mucizevîliği, seslerin, kelimelerin anlamlılığından öte, onlara o anlamın nasıl atfedildiğidir. Aslında meselemiz dilin arkhesinin ne olduğu problemidir. Arkhe problemini bulmak için, öncelikle insanın neden dile ihtiyaç duyduğu sorusu sorulmalıdır. Bilinir ki, dil ile ilgili ilk buluntular mağara duvarlarında avcılığın resmedilmesiyle var olmuştur. İnsan yapıp ettiklerini, düşündüklerini bir şekilde  ifade etmek ister. Bu, insan olmanın özelliğidir. Yerleşik hayat ile birlikte, insanların evrimi dilin evrimi ile paralel ilerlemiş, farklı diller ortaya çıkarak, dil yetisinin nasıl bir yeti olduğu, araştırılması gereken bir konu  hâline gelmiştir.

Çıkardığımız her anlamlı sesin (fonem), anlamının nereden geldiğini sorduğumuz olmuştur. Meselâ neden masaya masa denmiştir, neden nesnelerin isimleri önceden belirlenmiş gibi davranılır, fonemi gürültüden nasıl ayırabilirim? Sadece ses ile, sesten başka bir fiziksel aktivitede bulunmadan, dil sayesinde dış dünyaya müdahale edebilir, uzakta olan bir nesneyi yanıma getirtebilirim. Veya bir söz ile birçok şeyi değiştirebilir, düşüncelerimi dile döktüğümde çevremdeki insanların bana karşı tutumlarını belirleyebilirim. Peki dış dünyanın betimlenmesinin, dış dünyaya dil ile etki etmenin sınırı nedir? İşte bu tür sorular dil felsefesinin konusunu belirler. Kant Saf Aklın Eleştirisi’nde aklın ve bilmenin sınırlarını araştırdı. Dil felsefesinin önemli isimlerinden olan Wittgenstein ise Kant ile aynı yolu izleyerek, dilin sınırlarını araştırdı. Ona göre; düşüncenin sınırları dilin sınırlarıydı. İnsan söylemlerini, düşünceye ve bilgiye temellendirir. Düşünceye bir sınır koyduğumuzda, dile de sınır koymuş oluruz.

Dil felsefesinin sorduğu sorular, zamanla zihinselcilikdavranışçılık karşılaştırmasını ortaya çıkardı. Zihinci veya ideacı olarak adlandırılan yaklaşımlar fonemlerin anlamlılığının cevaplarını insan zihninde aramaya başladı. Onlara göre bu cevaplar zihinsel süreçlerde gizliydi. Çünkü dil dediğimiz şey, insanın düşüncelerini dışavurma durumu olduğundan, onun zihinsel süreçlerinin, içsel hâllerinin yansıtılmasından başka bir şey değildi. Aristoteles, Yorum Üzerine adı eserinde, seslerin, ruhtaki teessürlerin sembolleri olduğunu açıklar (Atakan Altınörs, Sosyal Bilimler Dergisi-4:67). Yani ona göre dil dediğimiz şey ruhun işlevidir, bir nevi kendini ses ile ifşa etmesidir. Zihinselcilik kuramını savunan birçok filozof bu kuramı ne kadar farklı yönlerle savunmuş olurlarsa olsunlar aslında tek bir ortak yön vardır: Dilsel ifadeleri anlamlı kılan her şeyin, dış dünyada değil , insanın zihninde olduğu. Bu bağlamda düşünüldüğünde, Descartes’a değinmekte fayda var. Hatırlatmak gerekir ki ona göre insan hayvan arasındaki en büyük fark dildi. İnsanın konuşabiliyor olması onun en büyük melekesiydi. Descartes, Metot Üzerine Konuşma’da insan ve hayvan arasındaki farkı; dil yetisinin önemini şöyle anlatır: “Onlar hiçbir zaman bizim düşüncelerimizi başkalarına bildirmek için yaptığımız gibi sözleri ve diğer işaretleri birleştirerek kullanamayacaklardır; çünkü bu makineler/hayvanlar en kıt zekâlı insanların bile yapabildiği gibi karşısında söyleyeceğimiz her şeyin mânâsına karşılık vermek üzere sözleri ve diğer işaretleri çeşitli biçimlerde düzenleyemez. Bir çok şeyi bizim kadar ve belki bizden iyi yapsalar bile yapamayacakları şeyler vardır ki bu da onların bilgiyle değil, yapılarına bağlı hazır bulunuşluklarla (dispositions) hareket ettiklerini gösterir” (Descartes, 1966:79). Görüldüğü üzere insanın kendini çeşitli yöntemlerle ifade etme ihtiyacı Descartes’ta oldukça anlamlı bir faaliyettir, olması gerekendir. Bu insan olmanın gereğidir. Yalnız unutulmaması gereken bir durum vardır ki o da dil yetisinin sadece konuşabilme hâli olmadığıdır. Çünkü yine Descartes’a göre hayvanlar organ eksikliğinden dolayı konuşamıyor değildirler. Pekâlâ bir papağan öğretilen kelimeleri tekrar edebilir. Burada önemli olan baştan beri araştırdığımız “anlamlılık”tır. Hayvanlar  sesleri anlamaktan, onları yorumlamaktan yoksundurlar.

Descartes’ın dil yetisi üzerine söylediği sözler Noam Chomsky’nin yolu için bir ışık  olmuştur. Ondan üç asır sonra, meşhur “kartezyen dilbilim” teorisi ile dil felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur. Chomsky’nin asıl savaşı davranışçılık yani behaviorizmdir. Behaviorizm’e göre zihnin içinde olup bitenler açıklanamaz ve bilinemez. Bu akım insan davranışlarını bir uyaran-tepki teorisi  ile açıklamaya çalışır ve insanı sanki mekanik bir varlıkmış gibi sadece davranışları ile betimlemeye kalkar, zihnini paranteze alır, düşüncelerini hiçe sayar. Eğer bir şeyi zihne dayalı açıklarsak bu bilimsel olmaz çünkü zihin nesnel değildir. Davranışlar gözlemlenebilir, aynılaşabilir ama fikirler gözlemlenemez, aynılaştığı da pek azdır. Descartes ile aynı fikirde olan Chomsky dil yetisini bir üst meleke olarak kabul eder ve dili öğrenmek-konuşmak koşullanma ile açıklanamaz, o bir zihinsel süreçtir. İnsan davranışları dışsal uyaranlarca belirlenemez, davranışlarda zihinsellik etkilidir. Çünkü ona göre; “Eylemlerimiz özgürdür ve belirlenmemiştir. Bu eylemlerde kışkırtıldığımız ya da meyilli olduğumuz şeyleri yapmak zorunda değiliz” (Chomsky, 2009:172).

Chomsky’nin dil felsefesine önemli katkılarından biri yaptığı: Deep Structure (derin yapı)  ve surface structure (yüzey yapı)’dır. Bu ayrım ile kendinden önce gelen Saussure’ü  eleştirir. Ona göre Saussure dilin ne olduğu sorusu gibi önemli bir soruya yeterli cevabı verememiş ve dili sadece yüzey yapıda incelemiştir. Oysa dilin ne olduğu, derin yapıda saklıdır. Bir dili diğer bir dilden belli bir kıstas ile ayırdığımızda sadece onu görünüşü, yani yüzey yapısı bakımından diğerinden ayırmış oluruz. Bize bir cümle verildiğinde görünen cümlelerden, cümlenin anlamından hareketle alt cümlecikler çıkarırız. Meselâ; “The invisible God crated the visible world. (Görünmez tanrı görülür dünyayı yarattı)” cümlesi bir yüzey yapıdır ve biz bu cümlelerden; “God is invisible”, “World is visible” ve “God created the world” cümlelerini çıkarabiliriz. Çıkardığımız bu cümleler verilen ilk cümlenin derin yapısıdır ve o dili konuşamayan biri bahsedilen derin yapıya nüfuz edemez.  Yani ilk verilen cümleyi anlamamız gerekir. Kelimelerin kendi dilimizdeki karşılığını bilmek yetmez, onların cümle içinde büründüğü anlamlarını da bilmemiz gerekir. Yüzey yapıya bir kelime dahi eklenip/çıkartılsa cümlenin anlamı değişecektir. İşte söz konusu değişim derin yapıdadır. Chomsky’e göre dilbilimin asıl yapması gereken “Lingustic Competence” yani “Dilsel Yeterlilik”i açıklamaktır. Burada “competence” kelimesini Türkçe’ye çevirmek yerinde olmayacağından onu kendi dilinde kullanmak daha faydalı olacaktır. Chomsky’e göre competence dediğimiz şey yüzey yapıdan derin yapıyı çıkarsayabilme yeteneğidir. Onun yapmak istediği, dilin ne olduğu sorusu ile karşılaştığında, soruya Saussure’ün yaptığı gibi dili betimleyerek değil, açıklayarak cevap vermek olacaktır.

Chomsky dili bir üretici olarak görür. Dil yetisini şöyle açıklar: Dil yetisi hem bedene hem zihne aittir ve başka sistemlerin üzerine eklenmiş bir şeydir. Dil dediğimiz şey “sonsuz sayıda ifade üreten bir sistem”dir ve bu nedenle bir dilin kuramına “üretici dil bilgisi” denir. Chomsky açıklama uğraşına “zihin teorisi”ni ekleyerek dil edinimini açıklamaya çalışır. Dil edinimi, competence ile karıştırılmamalıdır. Competence derin yapı/yüzey yapı ile, edinim ise dili nasıl öğrendiğimizle ilgilidir. Bu bağlamda dilbilimin ikinci işi “Nasıl öğreniyoruz?” sorusuna cevap aramak olmalıdır. Bu soruya, dönemin gözde akımı olan davranışçılık ile çözüm bulmak yanlış olacaktır çünkü bir insan yavrusu ve bir maymun yavrusunu aynı evde, aynı koşullarla büyüttüğümüzü varsaydığımızda bir süre sonra insan yavrusu kendini ifade etmek için dile, konuşmaya ihtiyaç duyacaktır. Ama maymun yavrusunda böyle bir ihtiyaç yoktur. İşte burada göz önünde bulundurulması gereken bu ihtiyaç ve bu ihtiyacı karşılayacak donanımın varlığı meselesidir. İnsan yavrusunda, maymun yavrusunda olmayan bir donanım vardır. Bu, arıların petek yapmasına benzer. Arı, petek var ise peteği kullanır ama petek yoksa petek yapmak zorundadır. İnsan için de dil böyledir. Tarzanca diyebileceğimiz bir dili konuşan bir grup insan, o dili kendi içinde evrimleştirerek pekâlâ yeni bir dil ortaya çıkarabilir. Behaviorizm öğrenmeyi uyaran-tepki ile açıklamaya çalışır ama Chomsky’e göre uyaran hep yetersiz kalacaktır (Powerty of stimulus). Biz ismi isim olarak, fiili fiil olarak öğreniriz. Bütün grameri farkında olmadan içselleştiririz. Sanki o dili kuralınca konuşmak bize doğuştan kodlanmış gibidir. Kelimeleri nitelikleri ile bilebiliyor olmak, hiç duymadığımız bir cümlenin gramere uygun olup olmadığını bilebiliyor olmak stimulusun yani uyaranın açıklayabileceği bir şey değildir. Çünkü uyaranın bunu açıklaması için tecrübe gereklidir. Öğrenme süreci zihinsel bir süreçtir ve bunu çevreden gelen uyaranlara bağlayıp insan zihnini yok saymak kabul edilemez. İnsan sadece uyarana tepki veren bir varlık değildir. Bir makine değildir, davranışlarını akıl ve pathosa göre belirleyen bir varlıktır. Peki öğrenme/edinim davranışçılık ile açıklanamaz ise ne ile açıklanır? Chomsky bu soruya “Universal Grammer” yani ”Evrensel Gramer”  şeklinde cevap verir. Ona göre bizim dil yetimiz genetiktir, doğuştandır, bize kodlanmıştır. Öğrenme yetisi ve konuşma yetisi bizde zaten var olduğundan, dilsel yetimiz sadece duymuş olduklarımızı değil, hiç duymadığımız cümleleri de kapsar. Oysa uyaran-tepki bağlamında düşünürsek açıkça görülür ki, hiç duymadığımız cümleler için stimulus yeterli olmayacaktır. İşin özü zihindedir. Ona göre insan zihni dile göre, konuşmaya göre evrilmiştir. Bütün insanlarda öğrenme yetisini açıklayan bir gramer kodu vardır. Yani şöyle denilebilir: Evrensel gramer dili öğrenmenin/konuşmanın apriori koşuludur.

Kaynakça:
CHOMSKY, Noam, Dil ve Zihin, Çev. Ahmet Kocaman, Ayraç Yayınları, Ankara, 2001.
CHOMSKY, Noam, Dilin Mimarisi, Çev. İsa Kerem Bayırlı, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
HEIDEGGER, Martin, Nedir Bu Felsefe?, Çev. Ali Irgat, Afa Yayınları, İstanbul, Mayıs 1995.

Yazar: Merve Karacan

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.