Üniversite ve lisansüstü eğitimi boyunca tek bir kadın öğretim üyesinden ders almamış, üniversitede apaçık sabotajın yanında taciz ve istismara da uğramış, biseksüel olduğunu gizlemeyen bir kadın olarak, tarihsel olarak dışlanmış ve bastırılmış olan gruplara kampüs içinde eşit ses ve gücün verilmesi çabalarının yanındayım.

Şimdi ise bir felsefe profesörü olarak, beşeri bilimlerden belki de en erkek-egemen (ve tartışılır şekilde en az feminist-yanlısı) olan daldayım ve kariyerimin çoğunu kadınlara ve farklı ırklardan öğrencilere yol göstermeye adadım. Adaletsizlik ve eşitsizliğin gerçekten yerleşmiş olduğunun ve bunun önüne geçebilmek için yapılması gereken çok şey olduğunun farkındayım.

Bu yüzden, akademideki mevcut politik tutumun beni şaşırttığını kaygıyla kabul ediyorum. Tetikleyici uyarılarını [trigger warnings, A.B.D.’de ırkçı, cinsiyetçi, ayrımcı olan içeriklerin başına yerleştirilen uyarı metinlerdir] güvenli alanları ve bilimsel makalelerin kaldırılması girişimlerini okudukça başım daha da dönüyor. Bu kafa karışıklığının üzerine, bir de baskıcılık ile mücadele eden diğer ilericileri, bilim insanlarını ve öğretmenleri gücendirecek görüşlerimi açıklama korkusu yaşıyorum. Bir de sosyal medyada aşağılanmaya maruz kalmaktan ve nefret mesajları almaktan korkuyorum (Mayıs’ta Rebecca Tuvel’in Hypatia dergisinde yayımlanan yazısına verdiğim cevaptan sonra, hala korkuyorum). Kısaca kendimi öfkenin, sansürün ve aşağılamanın; eleştiri, fikir ayrılıkları ve tartışmanın yerini aldığı eğitim çevrelerinde buluyorum.

Ulu orta aşağılama ister sağcılardan ister solculardan, ister ilericilerden ister gericilerden, ister aktivistlerden isterse de koltuk filozoflarından gelsin, her zaman bir amacı vardır. Tartışmayı sonlandırmanın ya da diğerlerini istenmeyen belirli bir politik konumu almaktan caydırmanın etkili bir yolu olabilir. Aynı zamanda akademideki mevcut durumu atlatmak ve bilimsel yayınların ve kariyer gelişiminin standartlarını yeniden sorgulamanın da iyi bir yolu olabilir.

Fakat ulu orta aşağılamanın problem yaratan pek çok sonucu var. Bunlardan bazıları; “müttefikleri” susturmak, toplumsal durumu incelemektense bireyleri suçlamak, ayrımcılık ve hoşgörüsüzlüğü teşvik etmek, “bizim yanımızda veya bize karşı” bilinci yaratmak ve kimlik politikalarını bir tür “baskı olimpiyatlarına” indirgemektir. Acı ve çile çekmenin ahlaki otorite yerine konulduğu durumlarda adaletsizliğe dikkat çekmek bir erdem halini alır. 

Kabul edelim ki öfke kazanç sağlıyor. Sosyal medyanın ve ana akım haber kanallarının bunu artırmaya heves etmesinin nedeni de bu; içeriklerini kişisel görüşlere uymak üzere işleyerek hem arz yaratıp hem de onu besleyebiliyorlar. Tutucu ve liberal haber akışları ile onlar üzerinden türetilen “tıklama tuzakları” kazanç getiriyor fakat bunun yanında zamanımızın, tarafların derin ayrılıklar ve tepkisel nefret sonucunda radikalizasyonla sokaklarda savaşan silahlanmış faşist ve anti-faşist orduların olduğu bir iç savaşa ilerleme riski olan kültürel bir savaştan ibaret olmasına da yol açıyor.

Bilimsel analizlerle kirletilmemiş ham duygulara gittikçe daha çok değer veren bir toplumda, olduğu gibi kabul edilen duyguların ahlaki otoritenin temelini oluşturması, siyasal bir kabullenme formudur. Eğer denetlenmeyen öfke yeni doğruysa, o zaman zor tartışmaların üstünü örten ve cinsiyetçilik ya da ırkçılığı ve bunların eleştirel tartışmalarını ayırt etmemizi önleyen bir tepkisel siyaset formuna doğru tehlikeli bir şekilde yaklaşıyoruz demektir. Tabii ki Pascal’ın da dediği gibi, “Kalbin kendi sebepleri vardır ki akıl onları asla anlayamaz”; fakat öyle bir noktaya vardık ki kendimizi ve diğerlerini daha iyi anlayabilmek için o sebeplerin ne olduğunu kavramaya çalışmalıyız. 

Pişmiş analizlerin yerine çiğ duyguları koymak sadece anti-entelektüelizmi beslemekle kalmaz, aynı zamanda bu duyguların oluşumunu sağlayan sosyo-tarihi durumu da gizlemiş olur. Başka bir deyişle, duygular hiçbir zaman ham değildir, her zaman önceden işlem görmüş durumdadır. Ve analiz de hiçbir zaman tamamıyla duygudan yoksun değildir. Duygulanım ve mantık kutupsal karşıt değillerdir. Bunlara rağmen yine de öfkeyi analizden bağımsız ve temel kılmak (sağda ya da solda olsun), duygularımızı şekillendiren ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet, politika, çocuk yetiştirme, kültür ve tarihi reddetmek demektir. 

Öfke kendi içinde bir amaç haline geldiğinde agresif, düşmanca ve şiddet yanlısı olma potansiyeli olan saflık dogmasının ve özcülüğün de bir formu haline gelmiş olur. Siyasal aktivizm dogmatik ve cezalandırma yanlısı olduğunda, aslında reddettiği dışlama ve baskı tekniklerinin aynısını kullanır. Tek farkı, bunu kurtuluş adına yapar. 

Siyasal pürite ve özcülük ciddi rahatsızlık veren tanımlarsa, bu rahatsızlığın ve kendi şiddet yanlısı tarafımızın öz eleştirel incelemesinin önüne geçerler. Böylece de öfkeye daha fazla ve daha güçlü bir ihtiyaç yaratırlar. Dahası, eğer denetimsiz duygular ve öfke, tartışma ve analize üstün gelirse bunun sevimsiz sonucu olarak siyahi kadın ve erkekler polis tarafından taciz edilip kadınlar tecavüze uğrarken, beyaz milliyetçiler ve kampüs içindeki tecavüzcüler kurbanı oynayıp güvenli alan arayışlarında haklı çıkacaklar. Baskı kaynaklı şiddetle savaşmak için yardım istemek (call-in) ile suçluya işaret etmek (call-out) arasındaki farkları ayırt etmenin yolunu bulmamız gerek. 

Sosyo-tarihi durumu önemsemeyip şiddet ve kötülüğü kabul etmek, baskı ve tacizin en kötüsüne maruz kalmış kurbanların seslerinin yitip gitmesi riskini taşır. Irkçı veya cinsel şiddet uygulayanların ve nefret söylemlerinde bulunanların sıkıntılarıyla kurbanların acılarını kıyaslamak, öfkeyi ahlaki otoritenin kaynağı olarak görmenin kabul edilemez sonuçlarından biri. Tecavüze uğrayanın acı ve çilesini tecavüzün failinin sıkıntılarıyla karşılaştırmak kurbanın yaşadıklarını küçümsemekle kalmaz, bir de mağduriyet söylemini analiz gerektiren bir duruma sokar. Aynı şekilde cinsiyetçilik ve ırkçılığı eleştiren akademisyen ve öğretmenleri şiddet uygulayanlar ve nefret söyleminde bulunanlarla karşılaştırmak da bu kötülüklerin ortaya konmasını -ve üstesinden gelinmesini- sağlayacak tartışmaların önüne geçer. 

Açıkçası, öğretmenler ve öğrenciler olarak hatalar yapıyoruz ve sonu gelmeyen eğitim sürecine açık olmak zorundayız. Fakat duygularla mantığın eşdeğer görüldüğü mevcut suçlu-gösterme çağında eleştirel öğretme ve öğrenmenin şartları küçümseniyor. 

Şüphesiz ki öfkenin akademide ve siyasette yeri olduğu bir gerçek. Fakat duygusal acı ve çile çekmek ahlaki otoritenin kaynağı olarak kabul edildiğinde ve mutlak doğru ya da apaçık gerçek olarak görüldüğü için analiz edilmediğinde, yüksek eğitim görevi -dünya ve öz hakkındaki sorgulanmamış varsayımları değerlendirmek- imkânsız bir göreve dönüşüyor. 

Her ne kadar sosyal medya (hem sol hem sağ için) topluluklar oluşturma ve organize etmede etkin olabilse de, çoğunlukla, düşünülmüş yanıtlardan çok duygusal tepkilerden besleniyor. Hayat düz ekranlarımızın şeklini aldı ve yaşanmış son vahşetin fotoğraflarının yanında şirin kedi videosu görüntüleniyor. Sosyal medya hayatın asıl halini alıp ya bir eğlence ya da bir haber oluşturmak üzere kırpıp şekillendirmek üzerinden işliyor -ne kadar aşırıysa o kadar iyi. Tüketiciler olarak; sanal, duygusal performanslara ve ahlaki değerlere beğenilerimiz, ağlayan veya kızgın emojilerimizle; öfke ya da duygudaşlık zincirine de dilekçeler veya bağış çağrılarını paylaşarak dâhil oluyoruz. 

Akademide sosyal medya, araştırmayı geliştirmek ya da tartışmalara katılmanın bir yolu olmanın yanında, sanal zorbalık ve aşağılama ile bunları önlemek amacıyla da kullanılır hale geldi. Öfke, sosyal değişime uğrayan ilk kelime olabilir; fakat sonuncusu olmamalı. Irkçı ve cinsiyetçi toplumumuzda, ırk ve cinsiyet söz konusu olunca hiç kimse “saf” değildir ve ahlaki değerler de her zaman değişkendir. Öğretmenler olarak, umuyorum ki eğitimin değerli olduğu konusunda hala fikir birliğine varabiliriz; özellikle de sıra birbirimizi ve kendimizi eğitmeye geldiğinde. 


Yazar: Kelly Oliver
Çeviren: Nisan Fazlıoğlu
Kaynak: The New York Times 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.