Platon, Mağara Alegorisini (Devlet, MÖ 360), bilgi ve inanç arasındaki ayrımı çarpıcı bir görsel anlatımla gözler önüne serer ve bunu yaparken tarihin en eski sineması kabul edebileceğimiz şeyi bize sunar.

Bu kısa pasaj (yukarıda Orson Welles tarafından anlatılır), felsefedeki en ünlü pasajlardan bir tanesidir. Felsefi açıdan aydınlanmamış kişiler, bir yeraltı mağazasına doğuştan zincirlenen tutsaklar olarak gösterilmektedir ve arka duvardaki hareketli gölgelerden başka hiçbir şeyi göremezler. Bu gölgeleri gerçeğin tamamı olarak algılarlar. Filozof ise bununla yetinmeyecektir. Zincirlerini kıracak ve yüzünü ışığa dönerek mağaradan dış dünyaya doğru tehlikeli bir yolculuğa çıkacaktır. İlk başta gün ışığının altında gözleri kamaşacak, ancak sonunda net bir şekilde görebilecektir ve böylece önceden gerçek olarak algıladığı şeylerin gölge ve illüzyondan başka bir şey olmadığını anlayacaktır. Ancak o zaman, gerçek bilgiyi bulabilir ve felsefi aydınlanmayı elde edebilir. Filozof Platon, mağaraya dönmekten ve eski tutsak arkadaşlarını hayali durumlarından haberdar etmekten sorumluluk duyduğu konusunda ısrar eder. Bununla birlikte, girişimleri hoşnutlukla karşılanmayacaktır, aslında ellerini uzatabilseler onu öldüreceklerdir. Platon burada hiç şüphesiz dinsizlik ve gençleri doğru yoldan saptırma gerekçesiyle Atina meclisi tarafından ölüm cezasına çarptırılan arkadaşı ve öğretmeni Sokrates’in yaşamına (ve ölümüne) atıfta bulunur.

Platon’un Mağarası, modern sinemaya çok benzer olması sayesinde bizi şaşırtabilir. Karanlıkta oturup önümüzdeki ekranda oynayan yansıtılmış drama resimlerini izliyoruz. Maksim Gorki‘nin 1986’da Lumiere sinematografisine katıldıktan sonraki düşüncelerine bakalım:

“Geçen gece Kingdom of Shadows’taydım. Orada olmanın ne kadar garip olduğunu bilemezsiniz. Ses ve renklerin olmadığı bir dünya. Oradaki her şey, toprak, ağaçlar, insanlar, su ve hava, monoton bir griye batmış. Gri gökyüzünde güneşin gri ışınları, gri yüzlerde gri gözler ve ağaçların yaprakları kül grisi. Hayat değil fakat gölge, hareket değil fakat sessiz bir spektrum.”

Bununla birlikte mağara tutsaklarıyla modern sinema izleyicileri arasında çok önemli bir ayrım var, şöyle ki Platon’un tutsakları gördüklerinin yalnızca gölge ve illüzyon olduğunun farkında değiller, bunu gerçek olarak alıyorlar. Diğer taraftan biz, filmdeki teknik ilerlemelere rağmen, ekranda gördüklerimizi sinemanın dışındaki ‘gerçek dünyadan’ ayırt edebiliyoruz.

Platon’un mağara benzetmesi birçok filmde bulunabilir: Bertolluci’nin 1970 klasiği Il Conformista, Tornatore’nin Cinema Paradiso’su (1989), Kubrick’in A Clockwork Orange’ı (1971). Bunların bazılarında etkisi açıkken bazılarında daha azdır.

Mağara Alegorisinin bize gösterdiği şeylerden bir tanesi, felsefenin kendi doğasıyla ilgilidir. Yani, felsefe sorgulamamızı gerektirir, inandığımız şeyleri kabul etmemizi değil. Bertrand Russel şöyle der:

“Felsefeye başlar başlamaz, en günlük şeylerin bile yalnızca çok eksik cevapların verilebileceği sorunlara yol açtığını bulduk.”

Artık filozoflar güneşin altında her şeyin felsefesini yapıyorlar ve film de bunlardan yalnızca bir tanesi. Aslında, bundan çok daha fazlası, güneşin altında inanılmaz derecede önemli, yaygın ve tehlike potansiyeline sahip bir şey. Tıpkı bilim felsefesi, akıl felsefesi veya din felsefesi olduğu gibi, film felsefesi de var.

Film hakkında felsefe yapmak, filmin bir sanat formu olarak kabul edilip edilmeyeceğiyle ilgili sorularla birlikte, 20. yüzyılın başlarında başladı. O halde, ‘Film sanat olabilir mi?’ felsefi bir sorudur. Benzer şekilde, filmin tam olarak ne olduğuyla, gerçeklikle olan ilişkisiyle ve filmde karakterin ve olayların kurgusal olduğunu bildiğimiz halde bunlardan neden duygusal olarak etkilendiğimizle ilgili sorular, filozofların büyük düşünce yatırımları yaptıkları sorulardır. Felsefi söylemin konuları olmanın yanı sıra filmler, son yıllarda felsefi görüşleri, argümanları örneklendirmek için veya düşünce deneyleri görevi görmek için gittikçe daha fazla kullanılıyorlar. Bu nedenle bazı filmler, önceden var olan felsefi fikirleri -felsefeyi film aracılığıyla incelemek için araçlar olarak kabul edilebiliyorlar. Belki en ünlü ve bu yeni trendi ortaya çıkaran örnek, genellikle 17. yüzyıl filozofu Rene Descartes‘ın argümanlarını göstermek için kullanılan Matrix’tir. Ne mutlu, felsefe anlayışımızı ve dolayısıyla film anlayışımızı ve zevkimizi derinleştiren daha pek çok örnek var.

Son olarak önemli bir nokta. Bazı filmlerin önceden tutulan felsefi fikirler veya argümanlar için sadece araç olmaktan ziyade felsefe – film olarak felsefe yaptığı (filmozofi) gibi tartışmalı bir iddia da bulunmaktadır. Bu nedenle, Keislowski, Kubrick veya Haneke gibi yönetmenlerin filmlerini, tıpkı Platon’un Alegorisi aracılığıyla yaptığı gibi, çevremizdeki dünyaya ilişkin olarak sundukları düşünceleri ve görüşü yansıtan kendi felsefi tezlerine bakarak inceleyebiliriz. Dolayısıyla, gölgeleri gerçekliğin kendisi olarak kabul etme yanılgısına düşen Platon’un tutsaklarından farklı olarak, aslında filmi sinemanın dışındaki dünyaya dair bir görüş kazanmak amacıyla kullanabiliriz.

Yazar : James Mooney
Çeviren : Aylin Torun
Kaynak : filmandphilosophy.com

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.