Sanat, yaptığımız bir şey, bir eylemdir. Sanat düşüncelerimizin, duygularımızın, sezgilerimizin ve arzularımızın bir ifade ediliş biçimidir, fakat bundan daha kişiseldir. Hayatı deneyimleyişimizi paylaşmaktır, pek çok insan için kişiliğin bir uzantısıdır. Tek başına kelimelerle tasvir edilemeyecek olan derin kavramların iletişimidir. Ve kelimeler her zaman yeterli olmadığından, kendimizi anlatmak için başka bir yöntem bulmamız gerekir. Ancak seçtiğimiz medyada yer alan işlediğimiz içerik, kendi içinde sanat değildir. Sanat, medyanın nasıl kullanıldığında ve içeriğin nasıl ifade edildiğinde bulunur.

O zaman güzellik nedir? Kozmetikten çok daha fazlasıdır, hoş görüntüden ibaret değildir. Semtinizdeki mobilya mağazalarında bol miktarda göze hoş görünen resim vardır, ama bunlar güzel olarak nitelendirilmeyebilir. Sanatsal bir dışavuruma sahip eserlerden güzel bulduklarımız, illa göze hoş görünmek zorunda değildir. Güzellik daha ziyade duyguların bir ölçüsüdür. Sanat bağlamında güzellik, katılımcılar arasındaki başarılı iletişimin, yani kavramın sanatçıdan algılayana iletilmesinin göstergesidir. Güzel sanat, sanatçının en derin duygularını -hoş ve parlak ya da karanlık ve uğursuz olsalar da- ve istenen kavramları tasvir etmede başarılıdır. Ama sonunda sanatçı da, gözlemci de iletişimin başarılı olduğundan emin olamaz. Yani sanattaki güzellik, ebediyen özneldir.
Wm. Joseph Nieters, Lake Ozark, Missouri


Sanat eserleri merak ya da sinizm, umut ya da umutsuzluk, hayranlık ya da üzüntü hissi uyandırabilir; doğrudan veya karmaşık, üstü kapalı ya da açık, anlaşılması kolay veya belirsiz olabilir ve sanatın yaratılmasına yönelik konular ile yaklaşımlar, sadece sanatçının hayal gücü ile sınırlandırılır. Sonuç olarak, sanatı kendi içeriğine göre tanımlamanın talihsiz bir girişim olduğuna inanıyorum.

Artık estetikte bir tema olan sanat çalışması, sanat eserleri ile gündelik hayatın akışı arasında bir ayrım veya mesafe olduğu iddiasıdır. Dolayısıyla sanat eserleri, tıpkı bir ada gibi daha pragmatik kaygıların akıntısından doğar. Bir adaya ayak bastığınızda, hedefinize ulaşırsınız. Benzer bir şekilde estetik yaklaşım, sanatsal deneyimi kendi içinde bir amaç olarak ele almanızı gerektirir. Sanat bizden önyargılarımızdan kurtulmamızı ve sanat eserlerini deneyimlemenin yolunu aramamızı ister. İnsanın bir doğa manzarası, aroma veya dokuyla yaşadığı “estetik bir deneyimi” olsa da, sanat, üretilmesi bakımından farklıdır. Bu yüzden sanat, bir deneyimin kendi içinde bir amaç olarak kasıtlı iletişimidir. Bu deneyimin içeriği, sanatın kültürel bağlamda popüler mi yoksa gülünç mü, önemli mi yoksa değersiz mi olduğunu belirleyebilir, ancak her iki şekilde de sanattır.

Bu yaklaşıma dair akla gelen ilk şeylerden biri, aşırı kapsamlı olduğu düşüncesi olabilir. Küçük kardeşinin arkasına gizlenen ve “Bööö!” diye bağırarak onu korkutan ağabeyin, bir sanat ortaya koyduğu söylenebilir. Ancak bu ve bir Freddy Krueger filmi arasındaki fark çok küçük değil midir? Öte yandan, benim tanımım, reklam ya da politik propagandada kullanılan grafikleri hariç tutuyor, çünkü onlar kendileri için değil, bir amaç uğruna yaratılmışlardır. Ayrıca, “iletişim”, aklımdakini karşılayacak en uygun kelime değil, çünkü temsil edilen içerikle ilgili nedensiz bir amaca işaret ediyor. Estetik tepkiler genellikle sanatçının amacı tarafından eksik bir şekilde belirtilir.
Mike Mallory, Everett, WA


Sanat ve güzellik arasındaki temel fark, sanatın üreten kişiye, güzelliğin ise bakan kişiye bağlı olmasıdır.

Elbette geleneksel güzellik standartları mevcuttur. Ezber bozanlar geleneksel güzellik standartlarını gören ve belki de sadece bir şeyi kanıtlamak için onlara karşı çıkmaya karar vermiş olanlardır. Örneğin Picasso, Munch ve Schoenberg’i ele alalım. Sanatlarında bu normlara karşı bir duruş sergilemişlerdir. Aksi takdirde diğerlerinden farksız olur, farksız şekilde deneyimlenir, değerlendirilir ve anlaşılırlar -ya da tam tersi-.

Sanat, başkalarının çalışmalarından ya da tamamen yeni bir şeyden esinlenilmiş olması fark etmeksizin, bir fikir ya da duyguyu ifade etmek veya dünyanın farklı bir görünümünü yaratmak için bir araçtır. Güzellik ise, bireyi pozitif ya da minnettar kılan başka herhangi bir şeydir. Yalnız güzellik sanat değildir, ancak güzel şeyler hakkında ya da güzel şeyler için sanat yapılabilir. Güzellik, karlı bir dağ manzarasının bir fotoğrafı, bir galeriye asılan yağlı boya yorumu ya da o manzarayı gözler önüne getirecek bir müzik notası olabilir.

Bununla birlikte, sanat olumlu olmak zorunda değildir, kasıtlı olarak acıklı ya da nahoş olabilir ve istemeyeceğiniz şeyler düşünmenize sebep olabilir. Ancak içinizde herhangi bir duygu uyandırıyorsa, o zaman sanattır.
Chiara Leonardi, Reading, Berks


Sanat, dünyayı anlamanın bir yoludur. Bilimin yapmaya çalıştığı şey gibi sadece dünyanın fiziksel varlığını değil, tüm dünyayı ve özellikle insan dünyasını, toplumun dünyasını ve ruhsal deneyimi kavramanın yoludur.

Sanat, yaklaşık 50.000 yıl evvel, şehirler ve uygarlıklardan çok daha önce ortaya çıkmıştı. Yine de hala doğrudan ilişki kurabileceğimiz şekildeydi. Picasso’nun şaşırtıcı bulduğu Lascaux mağaralarındaki duvar resimleri, karbon yaş tayinine göre yaklaşık 17.000 yaşındadır. Günümüzde fotoğrafın icadının ve Duchamp tarafından kendinden menkul sanat kuruluşlarına yapılan yıkıcı saldırının sonrasında (bu konu için Brief Lives adlı metni inceleyin), sanat ‘temsilin sadakati’ gibi somut testler veya ‘güzellik’ gibi muğlak soyut kavramlar temelinde basitçe tanımlanamaz. Peki, sanatı hem mağara sakinlerine hem de modern şehir entelektüellerine uyarlayarak nasıl tanımlayabiliriz? Bunu yapmak için şunu sormamız gerekiyor: Sanat ne yapar? Cevap elbette basit bir bilişsel tepkiden ziyade, duygusal bir şekilde provoke ediyor oluşudur. O zaman, sanatı tanımlama sorununa yaklaşmanın bir yolu şudur diyebiliriz: Sanat, paylaşılabilir bir duygusal etki yaratan paylaşılabilir fikirlerden oluşur. Sanatın güzel nesneler ya da olaylar üretmesi gerekmez, çünkü büyük bir sanat eseri dehşet, endişe ya da nahoş bir kahkaha gibi, güzelliğin uyandırdığından daha farklı duygular uyandırabilir. Yine de bu anlayıştan kabul edilebilir bir felsefi sanat kuramı türetmek, “duygu” kavramının üstesinden gelmek anlamına gelir ve herkesin bildiği gibi filozoflar bunu yapmaya pek istekli olmamıştır. Ancak hepsi değil: Robert Solomon’un The Passions (1993) adlı kitabı mükemmel bir başlangıç ​​yaptı ve bu, izleyebileceğim bir yol gibi görünüyor.

Kolay olmayacak. Zavallı ihtiyar Richard Rorty, edebiyat, şiir, vatanseverlik, aşk ve bunlar gibi kavramların felsefi olarak önemli olduğunu söylemişti. Medeniyette geniş standartların korunması için sanatı hayati bir önem taşımaktadır. Onun soyu, henüz 3000 yaşında olan felsefe ve sadece 500 yaşında olan bilimden çok daha eskiye dayanır. Sanat, filozofların gösterdiği ilgiden çok daha fazlasını hak ediyor.
Alistair MacFarlane, Gwynedd


Birkaç yıl önce sanat arayışına çıktım. Yolculuğuma başlamak için bir sanat galerisine gittim. O zamanlar benim için sanat, rastgele bir galeride bulduğum herhangi bir şeydi. Karşıma çoğunlukla tablolar çıktı ve galeride sergilendikleri için onları sanat olarak kabul ettim. Rothko imzalı bir tablo vardı, tek renk ve genişti. Belli bir etiketi olmayan bir parça daha gözlemledim. O da tek renkti -beyaz- ve devasa büyüklükteydi, çok yüksek ve geniş odanın bir duvarını tamamen kaplıyor ve küçük makaralı tekerlekler üzerinde duruyordu. Daha yakından incelediğimde bunun bir sanat eseri değil, hareket edebilir bir duvar olduğunu gördüm. Neden bir eser “sanat” olarak değerlendirilirken, diğeri öyle kabul edilmezdi?

Sorumun cevabı belki de Berys Gaut’un “bir eser gerçekten sanatsa, sanatçısının da tasarladığı gibi sadece bu amaçla işlevini yerine getireceği” kriterinde bulunabilirdi.

Peki, onlar güzel miydi? Duygularımı harekete geçirmişler miydi?  Güzellik, çoğunlukla sanatla ilişkilidir. Bazen resim, heykel, kitap ya da performans gibi bir sanat eserini görmeye giderken “güzel” bir nesne ile karşılaşma beklentisi vardır. Elbette karşılaşılan eser aralığı genişledikçe bu beklenti hızla değişmektedir. Buna en klasik örnek, pek de güzel olmayan bir pisuar olan Duchamp’ın Çeşmesi’dir (1917).

Güzelliği tanımlayabilir miyiz? Güzelliğin, eserin keyif veren duygusal bir tepki uyandırma kapasitesi olduğunu öne sürerek deneyelim. Bu, ‘”beğeni tepkisi” olarak da sınıflandırılabilir.

Çeşme’yi ilk değerlendirmemde kesinlikle beğenmemiştim. Yapımında elbette ki yetenek vardı. Ama sanat olarak sunulmasında da yetenek söz konusu muydu?

Böylece sanat için uygun bir tanım aramaya başladım. Bir sanat eseri, duvar gibi sanat dışı bir nesnenin sormadığı birkaç soruyu soruyor: Ben neyim? Ne ile iletişim kuruyorum? Sanatçısının da alıcı kitlesinin de tepkileri değişkenlik gösterebilir, ancak her zaman bir yargı ve cevap davetine verilen bir tepki söz konusudur. Bu cevap da bizleri, daha derin bir soru olan “Ben kimim?” ve cevabına, oradan da insanlığın tanımına götürüyor.
Neil Hallinan, Maynooth, Co. Kildare


“Sanat”, kelimelerin ötesinde bir anlam kazandığımız yerdir. Akıl aracılığıyla anlamın yaratılmasından ve estetik bir tepki verilmesinden oluşur. Dil açıklamakta yetersiz kaldığında kullandığımız yegane iletişim aracıdır. Sanat, daha önce hiç konuşulmamış olan şeyleri açıklayabilir. İfade ettiği ve çağrıştırdığı şey bir bakıma tarifsiz olduğundan, sanatı tanımlamak zorlaşır. Sanatçının niyeti, ifadesi ve izleyicinin deneyimi ile anlaşılır. Anlam tüm katılımcılar tarafından farklı şekilde yorumlandığı için asla tam olarak bilinemez. Çok yönlüdür ve süreklidir. Bir anlaşmazlık bile, kendi başına bir şeyin ifadesi olan bir gerilimdir.

Sanat, hem kurulmasını destekleyerek hem de yıkıcı mesajların susturulmasını engelleyerek bir uygarlığın gelişimini yönlendirir. Siyasette ve moralitedeki değişimlere öncülük eder, onları yansıtır ve açığa çıkarır. Sanat, kültürün yaratılmasında kilit bir rol oynar. Düşüncelerin bir dışavurumudur, bu yüzden kendi bağlamından ayrı bir şekilde soyut olarak anlaşılamaz. Gelgelelim, sanat çelişkili bir biçimde dil ve zamanın ötesinde insanlığımıza hitap eden ve farklı toplumları birbirine bağlayan bir iletişim kurabilir. Belki de daha geniş kitleler dünyadaki çeşitli sanatsal gelenekler ile bağlarını kuvvetlendirirse, bu durum toleransı ve karşılıklı saygıyı arttırabilir.

Sanatın bir diğer kaçınılmaz yüzü, bir meta olmasıdır. Bu gerçek, sanatçıyı bir parasal değer unsuruyla motive etmek, yaratmaktan alıkoymak ya da estetik deneyimi sanatsal olarak metalaştırmak için yaratıcı süreci besler. Sanatın metalaşması sanat yaratmak, yorumlamak ve hatta tanımlamak açısından nitelikli olarak kabul edilen kişileri de etkilemektedir, çünkü bundan en çok yararlananlar, sanat eserlerinin değerini yüksek tutmak için çaba gösterirler. Bu etkiler bir kültürün “sanatın ne olduğu” ile ilgili anlayışından beslenmeli, kültürel olarak bağlı olunan sanat üzerine düşündürmelidir. Bununla birlikte, bu metalaştırma ve bunun sonucu olarak sanat eleştirmeninin sıkı bir şekilde korunan rolü, sanat kültürü içinde çoğu kez satılamayacak bir sanatın yaratılması yoluyla ifade edilen bir karşı kültüre yol açmaktadır. Sanatın değeri ile sınıflandırılması ve bunun sonucunda ortaya çıkan gerilim, aynı zamanda sanatın kendi anlamını ve toplumdaki anlamını da beraberinde getirir.
Catherine Bosley, Monk Soham, Suffolk

(Yazının 2. Bölümü vardır.)

Çeviren: Selenge Tümtürk
Kaynak: philosophynow

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.