Platon’a göre, sanı bilgisi, gerçek bir bilgi değildir…

Bilginin kaynağı ile ilgili tartışmalar çok eskiden beri sürüp gitmektedir. Bilgi felsefesinin ilk başladığı Eski Yunan’dan beri bu tartışma vardır. Felsefenin, bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen dalına Epistemoloji adı verilmektedir ve felsefe tarihinde “episteme” terimi, bilgi anlamına gelmektedir. Ancak felsefede kullanılan “episteme” terimi ile kastedilen bilgi türü, gündelik yaşamda kullanılan bilgi türünden oldukça farklı anlamlar içermektedir.
Platon, bilgi sorununu değerlendirirken, iki tür bilgiden söz etmiştir: Birincisi Doxa (sanı), yani yanlış ya da yanılsamalı bilgi, ki bunlar sanılardır ve kesin olmayan bilgilerdir. İkincisi Episteme, yani doğru bilgi. Buna göre, doksa, duyu organlarıyla algılanan dünyadır; episteme ise dünyanın akılla kavranılmasıdır.

Bilginin, yani epistemenin nesnesi değişmeyen, genel ve tümel olandır. Değişmeyen, kalıcı, durağan evrensel gerçeklerin bilgisidir episteme.

Sanı (doxa) ise, eğreti bir bilgidir, çünkü o daha çok, beş duyu yoluyla algılanabilir olan ve sürekli bir değişim içinde olan olgusal dünyadaki bireysel varlıkların gözlemlenmesi sonucunda ulaşılan geçici ve bu nedenle de gerçek olmayan bir bilgi olmakla sınırlı kalmaktadır. Oysa Platon’a göre, sürekli bir değişim içinde olan şeylerin bilinebilmesi, dolayısıyla episteme’nin, doğru bilginin konusu olabilmesi mümkün değildir. Doxa’dan hareketle ulaşılan bilgiler, sürekli bir değişim içinde bulunan tekil ve duyusal varlıklardan hareketle ulaşılan bir bilgi türü olmaları nedeniyle, Platon’a göre, gerçek anlamda bir bilgi olarak kabul edilebilmeleri mümkün değildir. Episteme, akıl yolu ile ulaşılan hakiki ve doğru bilgidir; duyumlardan hareketle ulaşılacak bilgi ide, olsa olsa bir sanı’dan ibarettir.

Epistemeye, diğer bir deyişle görünenlerin ötesindeki görünmeyen sabit gercekliklere, (gözlemlenen dünyanın değişkenliğinin ardındaki değişmeyen ideaların kesin bilgisine) ulaşabilmek ancak akıl yolu ile mümkündür. Çünkü Platon’un düşüncesine göre, iki dünya vardır:
Bunlardan birincisi, duyu organlarımızla algıladığımız, görülen dünyadır. Görülen dünya, sürekli oluşların, yok oluşların yaşandığı gelip geçici ve ikincil türden bir dünyadır. Görünüşler Dünyası olarak da nitelendirilebilecek bu dünyaya ilişkin edinilen bilgilerin, birer doxa, birer sanı olmaktan öteye gidebilmesi mümkün değildir, dolayısıyla, bu dünyaya ilişkin bilgilerin peşinden koşmanın insanlara fazla bir faydası olmayacaktır.

Bir de ikinci olarak asıl gerçeğin dünyası olan İdealar Dünyası vardır ki, hiç değişmeden sabit kalır, işte bilginin konusu olan dünya, bu dünyadır. Duyu organlarıyla algılanamayan, ancak pek az kişinin akıl yoluyla kavrayabileceği bir dünya olan İdealar dünyasının bilgisine ulaşabilmek için tek yol, Platon’a göre felsefedir, çünkü bilginin asıl konusunu oluşturan bu dünya, algılanabilir olanın ötesinde yer alan ve sadece kavrayış yolu ile ulaşılabilecek bir dünyadır.

Episteme olarak nitelendirilen bilgi de, daha çok düşüncemizin konusunu oluşturan ve bu nedenle “Düşünülür Dünya” olarak da adlandırılan İdealar Dünyasına yönelen bilgi olmaktadır. Duyu organlarımızın nesnesi olan “Duyulur Dünya”nın bilgisi ise, olsa olsa bir sanı bir doxa olarak kalmaktadır.

Episteme, özellikle Platon’un teorisindeki idealar evrenine ait olan bilgidir ve idealar evrenindeki her şey gibi doğru, gerçek ve değişmez bir özelliğe sahiptir. 20Doksa ise nesneler evrenine ait bilgidir ve nesneler evrenindeki her şey gibi bozulma, çürüme ve değişme özelliklerine sahiptir ve yanıltıcıdır. Kısaca episteme, gerçek bilgiye; doksa ise yanlış ve yanıltıcı bilgiye verilen addır.

Platon’dan hareketle başlattığımız bilgi sorununun devamı olan bilginin kaynağı konusunda da, iki temel görüş bulunmaktadır: Deneycilik ve Akılcılık. Deneycilik, bilginin kaynağının gözlem olduğunu söylerken Akılcılık, bilginin kaynağının akıl ve zihin olduğunu söylemektedir. Platon, Descartes, Spinoza ve Hegel gibi filozoflar tarafından savunulan Akılcılık, insan zihninin işleyişinin bağlı olduğu kurallarla nesnel dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğunu bu nedenle ancak aklın prensiplerine uygun düşünce yoluyla, gerçek, sağlam ve güvenilir bilgilere ulaşılabileceğini ileri süren, bütün açıklamaların merkezine aklı veya aklî prensipleri yerleştiren yaklaşımdır. Aklı, fiziksel dünyaya ilişkin bilginin kaynağı olarak kabul eder.

Akılcılığa göre, bilgi, zorunlu, kesin ve genel geçer olmalıdır. Akılcılara göre, bize böyle bir bilgiyi sağlayabilecek tek yetimiz: Akıl’dır. Duyularımızın bize böyle bir bilgi sağlayabilmesi mümkün değildir. Çünkü duyular, tekil ve gelip geçici olana yönelirler ve bu nedenle onların bilgisi, güvenilir, kesin ve zorunlu bir bilgi olamaz. Duyuların bilgisine güvenilemediğine göre gerçek ve zorunlu bilgiyi ancak akıl ve düşünce sağlayabilir ve bu bilgiye felsefe tarihinde verilen ad, episteme’dir. Sanı bilgisi olarak da nitelenen doxa ise, bilgisine güvenilemeyecek olan duyularımızın yardımıyla elde edilen ve bu nedenle güvenilir olmayan bir bilgi türüdür.

Yazan: Meral Işıldak
Kaynak: oezers.com

Please complete the required fields.