Birazdan söyleyeceğim tüm düşünceler; bir taşralının, taşranın serin denizlerinde boğulmaya yüz tutmuş söz tornacısının söyleyeceklerinden öteye geçecek şeyler olmamakla birlikte, tam da dokunmasını istediğim zihnimin en dip yerlerinde ılık anlamlara tekabül edecek, sert bir düşünüş kaosunun en tekil yalınlığını yansıtacaktır.

Taşra ve fol mefhumlarının genelde ve zihnimde yansıttığı anlamları irdelemekle başlamamız sanıyorum ki karşılıklı düşünme ve verimlilik açısından oldukça doğru olacaktır.

Taşra kelimesi “bir ülkenin başkenti veya en önemli şehirleri dışındaki yerlerin hepsi, dışarlık” anlamına gelmektedir. Bu perspektifte sosyolojik olarak, psikolojik olarak, imkân durumu olarak hatta ve hatta yaşam olarak ötede, ücrada bırakılmış yer ve o yerin insanını işaret etmektedir. Fol ise “tavuğun istenilen yere yumurtlaması için o yere konulan yumurta veya yumurtaya benzeyen şey” anlamını barındırır. Taşra bir dışarlık ise bu dışarlığın bir içeriliği olmak durumundadır. İçerilik ile dışarlık durumlarının elbette ki farklılığını tek bakışta görmemiz mümkündür. Bu durumu oluşturan şeyin özü bir çizginin ve farklılığın olması ile doğrudan ilintilidir. Lakin daha somut bir metafor ile konuyu incelersek fark edeceğimiz şeyler olacaktır.

Karmaşayı ayrıştırabilir misiniz? İyi ile kötüyü nasıl ayırırız? Doğru ile yanlışı? Biz doğu medeniyeti olarak sürekli bir şeylere sınır çizip birini ötekine tercih etme zorunluluğuna düşüyoruz. Hatta iki hastalıklı durum içinden dahi iyi hastalık diye bir hastalığı ötekine tercih edecek kadar iyimser düşündüğümüz de oluyor. Oysaki hastalığı hastalık olarak bilmemiz gerekmez mi? Tifoyu paratifoya tercihimiz tutarlı mı? Elbette hepimizin bu ayrımları yaparken bir disiplini, çizgisi mevcuttur. Hatta bazı şeylerin karmaşasını ayırmak için bize öğretilen çizgiler mevcuttur. Bazı durumlarda net bir şekilde ayırmamız gereken şeyler elbette ki olmalıdır. Doğru yahut yanlış olabilir mi? İyi ya da kötü? İlk kuralları kim koydu? Bize bu ayrışmayı yaptıran şey nedir? Şimdi içimizdeki modernizm öğrencileri her şeye bir sınır ve tanımlanmış kurallar koyacaklardır. Lakin postmodernizmin öğrencileri duruma daha farklı bakacaktır. Yani elbette bazı şeyler istemsizce kendi yapısını oluşturarak ayrışabilir. Taşranın ötekileştirilmiş durumu içerisinde kendi iç ötekileştirilmiş durumumuza itiraz etmekte pek de haksız sayılmayabiliriz. Yani temel olarak bir ayrışmanın, sınır çizmenin eleştirisini yapmak hiç sıkıntılı bir eylem değildir. Tüm bunları söylerken varmak istediğim asıl menzil taşranın dışlanmışlığının işaret ettiği tehlikeleri görmekten geçer. ”İnsanın doğanın bir parçası olması ve sadece kendi doğasıyla anlaşabilecek değişimler dışında hiçbir değişime uğramaması imkânsızdır.” (1)

Taşra, folunun çok oluşundan dolayı hiç yumurta yapamamış bir tavuk ise metropoller folsuz yumurta yumurtlayan tavuklardır. Taşranın fol düşüncesi bir düzenlilik sağlayamadığı için kıt gibi görünmektedir. Felsefenin var olabilmesi için düşünce öncülünün olması gerekir. Bu anlatım metaforunda fol düşünce, fol yumurtaya tekabül etmekte. Tavuklar ise yumurtalar çıkartan biz insanlara bir benzerlik oluşturan ironilerdir. Taşranın fol düşüncesinin işlenmemiş zümrütler oluşu bilinmesi gereken bir mevzuya iştigal eder. Mesela; taşra ile şehir arasında bir mukayeseye değinelim ve farklılığı görelim.

Taşrada sanat maddi bir amaca hizmet eder. Şehirde ise daha ruhsal bir ihtiyaç barındırır. Taşrada el sanatları ustası varken şehirde sanatçı vardır. Taşrada dükkânlar varken şehirde sanat galerileri vardır. Bu örnekleri çoğaltmamız mümkün. Aynı doğrultuda taşranın bir felsefesi, hatta bir düşüncesi bile yokken fol düşüncesi mevcuttur. Fol düşünce ise önce bizi düşünceye, daha sonra ise felsefeye çıkaracak bir basamak, geçiş oluşturan etken gibi görünüyor. Taşranın elinde bulunan ham şeyin bazen işlenmiş bir şeyden hiç de eksik olmayacağı öngörülebilirken, aynı şekilde işlenmemiş ham şeyin işlenen şeyden çok daha mükemmel olmaması beklenmeyebilir.

”-Şimdi şunu kabul edebiliyor musunuz benimle? Bizim devletimiz ve anayasamız sadece birer hayal değildir. Onu gerçekleştirmek ne türlü zor da olsa olağandır. Ama dediğimiz gibi, devletin başına bir veya birkaç filozofun gelmesi şartıyla. Bugün aranan şerefleri küçümseyecek, onları özgür bir insana yakıştırmayacak olan bu filozoflar, ödevini yapmanın getirdiği şerefi her şeyden üstün tutacaklar ve doğruluğu en önemli, en yararlı şey sayarak onun hizmetine girecekler, onu yeşertecekler; toplumun yasalarını ona uyduracaklar.

-Nasıl?

-Devletimizde on yılı dolduranların hepsini kırda yaşamaya gönderecekler, çocukları alıp zamanın ve ana babanın göreneklerinden koruyacaklar. Onları kendi görgülerine, yukarıda anlattığımız kendi ilkelerine göre yetiştirecekler. Tasarladığımız anayasayı ve halkı mutluluğa ulaştıracak devleti korumanın en kolay, en kestirme yolu budur.” (2)

Salt taşranın fol hali bizler için itici gelse dahi taşrada var olan madeni bilmemiz gerekir. El sanatları ustası bir bakırı döver ve kazan yapar. Sanatçı bakır kazana yüklediği anlam ile sanatsal bir üretim yapar. Taşralının fol düşüncesi vardır. Şehirlinin filozofu ve düşüncesi vardır. Hatta felsefesi vardır. Bu bağlamda taşrada yalın düşüncenin ve şiir formunun en sek halini görmemiz hiç de şaşılası bir olay değildir. İşte tam da bu sek olan fol düşünce düşünceye vardığımız, hatta daha da iddialı bir söylemle felsefi bir çerçeveye ulaştığımız, yerin mihenk taşıdır, fışkırma noktasıdır. Gerçek bir yumurta olamasa da yumurtanın çıkmasına ve süreklilik oluşturmasına yardımcı olan noktanın kaynağını içinde her zaman barındıracaktır. Zihinlerin en dip yerlerinde ılık anlamlara tekabül edecek sert bir düşünüş kaosunun en tekil yalınlığını ironilere sığınarak sorguladık. Taşranın salt formunun içinde pólise ilişkin temelleri, fışkırma nesnelerini detaylı bir irdeleme ile tetkik etmek oldukça olağan ve gerekli bir durumdur. Dışı ve içi birbirine bağlayan ve birbirinden ayrıştıran durumların sınırsızlık içerisinde tetkik edilmesi felsefi bir düzleme ve düşünce erdemlerine uygun bir davranış dilerim ki olmuştur.

Dipnot:

(1)SPINOZA. (2014). Ethica. (Ç. Dürüşken, Çev.) İstanbul: Alfa.
(2)PLATON. (2016). Devlet. (S. Eyüboğlu & M. Cimcoz, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Yazar: Yunus Emre KOÇ

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.