Dini inançlar çürütülebilir mi? Eğer çürütülemezse, bu ne anlama gelir? 1950 yılı, teologların bu soruna bakışını değiştiren kısa bir makalenin ortaya çıkışına sahne oldu. Antony Flew, yazdığı metinde teferruatları açıklamakta ve biz de onun orijinal makalesini yeniden yayınlayarak yıl dönümünü anmaktayız.

Benim aşağıda tekrardan basılan, “Teoloji ve Yanlışlama” isimli kısa makalem, yirminci yüzyılın ikinci yarısının en çok okunmuş felsefi yayını olma iddiasına sahiptir. İlk önce Oxford’ta, University adındaki kısa ömürlü öğrenci dergisinin ilk sayısındaki ilk makale olarak yayınlandı. Daha sonra, editörlüğünü benim ve Alasdair MacIntyre’in yaptığı New Essays In Philosophical Theology’de tekrar basıldı (SCM Press,1955). O zamandan beridir, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Danca, Galce, Fince ve Slovakça çevirileri de dahil olmak üzere, en azından 40 ilave basımı gerçekleşti. New Essays in Philosophical Theology’de yayınlanmış diğer birtakım makaleler gibi, “Teoloji ve Yanlışlama” ilk önce Sokratik Kulüp’ün bir toplantısında okunmuş olan bir yazının geliştirilmiş haliydi. Bu kulüp, ders döneminde dini fikirleri tartışmak için insanların her hafta buluştuğu bir kulüptü. C.S.Lewis tarafından kurulmuştu ve kulübün toplantıları 1940’lar boyunca ve 1950’lerde çoğunlukla onun tarafından yönetildi.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini takip eden beş- on yıl, -medyanın verdiği isimle- “Oxford dil felsefesi”nin altın çağıydı, ki bu da P.M.S. Hacker’ın daha sonra söylediği gibi, Orta Çağ’dan beri Oxford’ta görülmemiş olan felsefedeki “enerji ve yaratıcılık selinin” meydana getirilmesiydi (Wittgenstein’s Place in Twentieth Century Analytic Philosophy, Blackwell, 1996, syf.87). Esasen, bir zamanların engin disiplinini önemsizleştirmekle suçlanan Oxford dil düşünürleri, Immanuel Kant’ın öne sürdüğü felsefenin üç temel problemini -Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük- keşfetmeye Sokratik Kulüp’ün toplantılarında başlamışlardı.
Metnin, “Teoloji ve Yanlışlama” olarak geliştirilmeden önceki hali Sokratik Kulüp’e sunulduğunda, metnin Tanrı hakkındaki tartışmaları, Mantıksal Pozitivistler ve onların muhalifleri arasında gerçekleşen neticesiz karşılaştırmalardan oluşuyordu. Bense bu tartışmaları yeni ve daha verimli cümlelere dökmeye karar verdim. “Teoloji ve Yanlışlama”ya verilen cevapların en radikali R. M. Hare’ninkiydi. Hare, dini söyleyişlerin önerme olarak değil de -onun tabiriyle- blik (kendinden yapışan grafiklere verilen isim) ifadeler olarak değerlendirilerek bunların bir tür genel yaklaşım veya genel tutum olarak yorumlanması gerektiğini ileri sürdü. Benim bildiğim kadarıyla Hare hiçbir zaman bu fikri yazılı halde geliştirmedi. Ama elbette onun kendisi bir “önermesiz din”in (religion without proposition) gerçekleştirilmesini tetiklediği için övgüyü hak etmektedir. Böylesine bir dini sistemin en kapsamlı gelişimi, “önermesiz din” tasvirinin yerinde olduğunu kendisi de kabul eden D.Z. Phillips’in sayısız çalışmasında bulunur ki onun da öncülleri ve çağdaşları vardır.*

Velhasıl, şimdiki tekrar basımı Thomas Hobbes’un bir kitapçığının ilk korsan basımına önsöz olarak eklenmiş olan “Ölçülü ve Sağduyulu Okuyucuya” isimli risaleden bir alıntıyı sizlere aktardıktan sonra makalemin güncel basımını size takdim edeceğim. Bu kitapçık, en azından o korsan ilk basımda, Of Liberty and Necessity: A Treatise (Hürriyet ve İhtiyaç Üzerine: Bir İlmî Tez) şeklinde isimlendirilmiştir ve burada alın yazısı, tercih, özgür irade, lütuf, doğruluk, kınama vb. lerini ilgilendiren tüm tartışmalar sonuca bağlanmış ve bu konular temize çıkarılmıştır. O risalede “okuyucu” olarak size söylenen şudur ki, yazar “seni, kendi ellerinde nasıl bir mücevher tuttuğunu bilmen ve ona kusuruna göre değil ancak kıymetine göre paha biçmen gerektiğine dair bilgilendirmeyi uygun buldu.”

Teoloji ve Yanlışlama

Konuya bir kıssayla başlayalım. Bu, John Wisdom’ın akıldan çıkmayan ve açıklayıcı yazısı “Gods”da bulunan bir rivayetten yola çıkarak geliştirilmiş bir kıssadır. Bir zamanlar, iki gezgin ormanda bir açık alana rast gelmişler. Alanda yetişmekte olan çok sayıda çiçek ve ot varmış. Gezginlerden biri, “Bir bahçıvan bu araziye bakıyor olmalı” demiş. Diğer gezgin ona katılmayarak, “Bahçıvan falan yok burada” diye yanıtlamış. Sonra çadırlarını kurup gözlemeye başlamışlar. Etrafta hiç bahçıvan görünmemekteymiş. “Ama muhtemelen bu görünmez bir bahçıvan.” Bu yüzden o alana dikenli tel örgü çekmişler. Tele elektrik vermişler. Tazı ile devriye gezmeye başlamışlar (H. G. Wells’in Görünmez Adam’ının görülemez olmasına rağmen hem kokusunun alınabildiğini hem de dokunulabilir oluşunu hatırladıkları için). Ama, mütecavizin şoka uğradığını gösteren hiçbir feryat duymamışlar. Tel örgünün hareketleri asla görünmez bir tırmanıcıya ihanet etmemiş. Tazılar da hiçbir şeyden işkillenmemiş. Ama yine de İnanan gezgin ikna olmamıştır. “Ama elektrik şoklarına karşı görünmez, dokunulamaz, duyumsanamaz bir bahçıvan var. Hiç kokusu olmayan, hiç ses çıkarmayan bir bahçıvan; sevdiği bahçesi ile ilgilenmek için gizlice gelen bir bahçıvan.” Sonunda Kuşkucu umudunu kesmiş, “Ama senin asıl iddiandan artakalan nedir? Yalnızca şu görünmez, dokunulamaz, ebediyen anlaşılmaz bahçıvan dediğinin, hayali bir bahçıvandan hatta var olmayan bir bahçıvandan ne farkı var ki?”

Bu kısa hikayede, bir şeyin var olduğuna ya da fenomenlerin belli bazı karmaşalarının arasında bir analojinin bulunduğuna yönelik bir iddia olarak başlayan şeyin, nasıl adım adım büsbütün farklı bir statüye, belki bir “tasvir tercihi”nin (picture preference) bir ifadesine indirgenebileceğini görebiliriz. Kuşkucu, bahçıvan yok der. İnanan ise bir bahçıvan var der (ama görünmez vs.). Bir adam cinsel davranıştan bahseder. Öteki adam, Afrodit’i konuşmayı tercih eder (ama tüm cinsel fenomenlere ilaveten, ve her nasılsa onlardan sorumlu olan bir insanüstü kişinin gerçekte olmadığını bilir). Asıl iddia tamamiyle geri alınmadan (yürürlükten kalkmadan) ve o ilk iddianın olduğu gibi kalmasından önce, niteleme süreci herhangi bir noktada kontrol edilebilir (Totoloji). Bay Wells’in görünmez adamı, kabul edilmelidir ki, görülemez, ama her hususta geri kalanımız gibi bir adamdır. Fakat niteleme süreci, zamanında kontrol edilebildiği halde (ve tabi ki genellikle edilir) bu her zaman akıllıca bir hareketle durdurulmaz. Bir kimse, yaptığının farkına varmadan iddiasını tamamiyle israf edebilir. Hoş ve çetin bir hipotez böylelikle ağır ağır öldürülebilir; binlerce nitelemenin sebep olduğu bir ölümdür bu.

Bana öyle geliyor ki, bunun içinde sıra dışı bir tehlike yatıyor; teolojik ifadeye özgü bir kötülük. “Tanrı’nın bir planı var”, “Tanrı dünyayı yarattı”, “Tanrı bizi, babanın çocuklarını sevdiği gibi sever” ifadelerini ele alalım. Bunlar, ilk bakışta açıkça sav gibi görünürler, muazzam kozmolojik savlar gibi. Elbette ki, sav olmaları veya sav olma eğiliminde olmalarına dair kesin bir belirti değildir bu. Ama, bu tür cümleleri dile getirenlerin savlarını “ifade ettiği” eğiliminde oldukları durumlarla sınırlayalım kendimizi. (Gizli komutlar, isteklerin dışa vurumu, saklı feryatlar, örtülü etik gibi ifadeleri ya da ifadeler dışında herhangi bir şeyi hedefleyen veya yorumlayanların, bu ifadeleri doğru veya pratik açıdan etkili hale getirmekte başarılı olamayacağını ek olarak belirteyim.)

Şimdi, şu veya bu durumun olduğunu ileri sürmek, ister istemez şu veya bu durumun olmadığını reddetmekle aynı anlama gelir. Öyleyse, bir ifadeyi açığa vuran kişinin iddia ettiği şeye dair şüphede olduğumuzu, ya da daha radikal olarak, onun gerçekten herhangi bir şey iddia edip etmediğine dair kuşkulu olduğumuzu; onun ifadesini anlamaya çalışmanın bir yönünün onun aykırı sayacağı şeyi bulmaya teşebbüsü olduğunu; ya da bu kişinin kendi doğrusu ile bağdaşmadığınızı varsayın. Zira ifade gerçekten de bir sav ise, öyleyse zorunlu olarak savın hükümsüzlüğünün reddine eşdeğer olacaktır. Ve sava karşı sayılan ya da konuşmacının geri çekilmesine ve hata olduğunu kabul etmesine neden olacak her şey, o savın hükümsüzlüğünün anlamının bir parçası olmalıdır (ya da tamamı olmalıdır). Ayrıca, bir savın hükümsüzlüğünün anlamını bilmek, o savın anlamını bilmektir. Ve eğer varsayımsal bir savın reddettiği bir şey yoksa, o zaman iddia ettiği bir şey de yoktur; o halde o bir sav değildir. Hikayede Kuşkucu, İnanan’a “Yalnızca şu görünmez, dokunulamaz, ebediyen anlaşılmaz bahçıvan dediğinin, hayali bir bahçıvandan hatta var olmayan bir bahçıvandan ne farkı var ki?” diye sorduğunda, İnanan’ın daha önceki önermesinin kendi niteliği yüzünden aşındığını ve artık hiçbir suretle bir sav olmadığını öne sürüyordu.

Dindar olmayan insanlar, sofistike dindar insanların “ne de olsa Tanrı yoktu” ya da “öyleyse Tanrı sahiden bizi sevmiyor” cümlelerini kabullenmek için yeterli sebep olabilecek, akla yatkın olay veya olaylar dizisinin var olmadığını düşünüyor. Birisi bize, tanrının bizi bir babanın çocuklarını sevdiği gibi sevdiğini söyler. Güvenimiz tazelenir. Fakat sonra bir çocuğun, boğazındaki iyileştirilemez kanserden dolayı öldüğünü görürüz. Onun dünyevi babası yardım edebilmek için çılgına döner, ama onun Cennetteki Babası konuyla ilgilendiğine dair hiçbir işaret göstermez. Bazı nitelemeler yapılır – Tanrı’nın sevgisi “tam olarak insan sevgisi gibi değildir” ya da muhtemelen o, “anlaşılmaz, esrarengiz bir sevgidir” – ve bizler fark ederiz ki böylesine ıstıraplar “Tanrı bizi bir baba gibi sever (ama, elbette…)” savının doğruluğuyla bağdaşır. Ve yeniden güvenimiz tazelenir. Fakat o zaman bir ihtimal sorarız: Tanrı’nın (uygun bir şekilde nitelenmiş) sevgisinin kıymetinin teminatı nedir? Yalnızca Tanrı’ya (ahlaklı ve hatalı bir şekilde) teşvik edilmenin yanında aynı zamanda bize (mantıken ve doğru olarak) “Tanrı bizi sevmiyor” ve hatta “Tanrı yoktur” diyebilme hakkının tanınması için daha ne yapmamız gerekiyor? O halde sempozyuma katılanlara en temel soruyu soruyorum, “Sana, Tanrı’nın sevgisinin ya da varlığının olmadığının kanıtlanması için neyin meydana gelmesi gerekir veya ne meydana geldi?”

Çeviri: Akın Ayberk

Kaynak: Philosophy Now