Westworld’ün sezon finalinden bu yana, bir aydan fazla zaman geçti. Dizinin felsefesine açıklık kazandırma yönündeki çılgın telaş ise aşağı yukarı dinmiş durumda. Bilincin kökenleri, özgür iradenin mümkünatı (ya da imkansızlığı) ve yapay zekânın etiği gibi birçok felsefi mevzuya dair dizinin duruşunu çözümleyen bol sayıda makale var. Toz duman dinmeye başlarken, bu meselenin ele alınmaya başlaması için şu sıralar uygun zaman gelmiş durumda. Westworld hangi konuda doğru olanı yaptı? Ya da ne konuda hata yaptı? Eksik olan şey neydi? Sıkı durun, konu ağırlaşıyor. (Yazıda spoilerlar var.)

Bilinç

Üzerine çalışma yürütenler için bile, bilinci tanımlamanın ne denli zor olduğunun herkesçe bilindiği dikkate alındığında, Westworld’ün bu konuda nispeten hedefi tutturamıyor oluşu affedilebilir bir şeydir. Dizinin önemli bir kısmı, ev sahiplerinin (hosts) bilinçli olup olmadığı ya da olup olmayacağı meselesi etrafında geçmektedir. Bize bunun iki boyutunun olduğu söyleniyor: bilinç, onların acı çekip çekmediklerini ve bağımsızlaşıp bağımsızlaşamayacaklarını (burayı daha sonra açacağız) belirlemektedir.

Westworld’ün yaratıcıları, tanımlarını Julian Jaynes adlı bir psikoloğun eserine dayandırmaktadır. Jaynes, 1970’lerde Bikameral Aklın Analizinde Bilincin Kökenleri (İng.: The Origins of Consciousness in the Breakdown of the Bicameral Mind) adında tartışmalı bir kitap yazmıştır. Jaynes, kitapta Bikameralizm olarak bilinen bir teori tasarlamaktadır. Bikameralizme göre, insanlar, aşağı yukarı Homeros dönemine kadar öz farkındalığı deneyimlememişlerdir. Jaynes’e göre, bu noktaya kadar insanlar işitsel halüsinasyonlar şeklinde “kutsal emirler” duyarlar; bunlar beynin sağ yarım küresinden sol yarım küresine iletilmektedir. Dolores’in labirentin merkezinde olduğunu (ve onun dışında kimsenin burada olmadığını) keşfetmesinin yanı sıra, ona Arnold’dan gelen halüsinasyon niteliğindeki mesajlar, Jaynes’in bilincin ortaya çıktığını öne sürdüğü süreci özetlemektedir.

Jaynes’in ortaya attığı teorinin insanlar açısından doğru olup olmaması ikincil bir öneme sahiptir (Ford, “The Stray” adlı üçüncü bölümde bunun muhtemelen doğru olmadığını kabul eder). Aslında mesele, Ford’un bilinç tanımının uygun tanım olup olmadığıdır. Öz farkındalık, iç gözlem ve karar verme, bilinçli deneyimin bütün can alıcı yönleridir; fakat hepsi, kendi başına, bilinç olmadan da var olabilir. Teorik açıdan, bir robot, onun robot olduğunu söyleyebilecek herhangi bir durum bulunmaksızın da kendi davranışlarını biçimlendirebilir. 1970’lerde filozof Thomas Nagel’in ve daha sonra da saç stili ikonu David Chalmers’ın dillendirdiği bu ayrım, bilinci bu denli esrarengiz kılan başlıca etmendir. Karmaşık olsa bile, hiçbir fiziksel davranış, indirgeyici bir tavırla, öznel deneyimin ortaya çıkışını açıklayamaz. Chalmers, bunu uygun bir biçimde “bilincin zor problemi” şeklinde ifade etmiştir.

Peki bunların herhangi biri neden önemli? Çünkü öznelin varlığı ya da yokluğu, bilincin deneyimsel yanı, ahlaki sorumluluk seviyemizi belirlemektedir. Ev sahiplerinin acı çekip çekmeyeceği, ev sahipliği gibi bir durumun olup olmadığına bağlıdır. Dış görünümlerindeki keyif veya üzüntü belirtileri ne kadar gerçekçi olursa olsun, (ahlaki açıdan bakacak olursak) önemli olan, içeride ne bulunduğudur. Westworld’ün en iyi bilim insanlarına kafa tutan bir problemi çözememesi elbette affedilebilir, fakat ikinci sezonda ev sahipleri ve insanlar arasındaki yaklaşan savaş göz önüne alındığında, sadece bir tarafın acı çekip çekmediğini bilmek önemli hale gelecektir.

Özgür İrade

Bilince nazaran, burada tanımlar çok fazla önem kazanıyor. Pek çoğumuzun önemsediği özgür irade, herhangi bir zamanda, her zamankinden farklı davranabildiğimiz hissidir. Davranışlarımızın bilinçli yazarları gibi hissederiz kendimizi. Westworld bu tanıma göre işlemektedir: ev sahiplerinin özgür iradeye ulaşıp ulaşamayacakları, onların bilinçli hale gelip gelemeyeceği tarafından belirlendiği söylenmiştir bize. Bununla birlikte, dizi, ilk bakışta göründüğünden daha incelikli bir düşünce yapısına sahiptir.

Yukarıdaki tanımda, özgür irade, anlaşılabilir bir kavram dahi değildir. İnsanın herhangi bir zamanda her zamankinden farklı davranabileceğini söylemek, “durumlar farklı olsaydı, durumlar farklı olurdu” demekle aynıdır. Genlerimiz, yetiştirilme tarzımız, aldığımız eğitim ve tabii ki bilinçli düşünebilmemiz gibi çeşitli etmenler, aldığımız kararlara etki etmektedir; fakat bunların hiçbiri, bizim kontrolümüz altında değildir. En kasıtlı davranışınıza bile yakından bakarsanız, bu kastın nereden geldiğini açıklayamadığınızı fark edersiniz. Bu kasıt, bilincinizde, boşluktan doğmuştur. Düşüneceğiniz bir sonraki şey nedir? Buna karar verebilir misiniz?

Westworld’deki insanlar, ilk olarak, özgür iradenin aldatıcılığının farkına varamamaktadır. Gerçek dünyadaki insanlar gibi, bilinçli özbenliklerinin tercihler yapabildiğini sanmaktadırlar. Ayrıca, ev sahiplerini itaatkâr hale getiren şeyin bilinçsizlik olduğunu düşünmektedirler. Fakat dizi ilerledikçe, dizideki insanlar bile davranışlarının kendi kontrolleri altında olamayabildiği durumları ve bilinçli olup olmadıklarını sorgulamaya başlar. Sekizinci bölümde Ford, Bernard’a “ev sahiplerininki kadar sıkı ve kapalı döngüler içinde yaşıyoruz,” der. Bu da bizi şu konuya yönlendiriyor:

Uyanış

Doğu düşüncesinde ifade edildiği üzere “uyanış” kavramı, özbenliğin yokluğu ile ilgilidir. Özgür irademiz olduğunu sandığımız gibi, dünyadan ayrı duran sabit özbenlikler olduğumuzu, düşünceleri düşünenler ve deneyimi deneyimleyenler olduğumuzu sanıyoruz. Aldatıcı özbenlik duygusu, bizi evrenin kişisel olmayan işleyişiyle sürekli bir çatışmaya iter, doğası gereği geçici olan fenomenlere tutunmamıza ya da onların önüne geçmemize neden olur. Budist ve Hindu kozmolojisine göre, özbenliğin tutkuları ve isteksizlikleri bizi Saṃsāra döngüsüne kıstırır; acı çekmekle nitelenen bu döngü, sürekli doğum ile ölüm arasında gerçekleşir. Bunlar size bir yerden tanıdık geliyor mu? Westworld’de Saṃāra pek çok yönden gerçeğe dönüştürülür: alışılagelmiş kalıplar ve yıkıcı arzular periyodik olarak sona erer ve her gün kendini tekrarlayan bir dünyada hem ev sahiplerinin hem de insanların açı çekmesine neden olur.

Hem Dolores hem de Maeve içinde bulundukları döngülerin farkına varır; daha sonra ise, kendilerini özgürleştirme, yani uyanma arayışına girer. Maeve, arayışında, kendi programlamasını değiştirmek adına bir çift mühendisi baskı altında tutar. Dolores ise, Arnold’ı, yani duyduğu sesi, onu yaratan kişinin sesini bulmak adına yola koyulur. Bununla birlikte, (Westworld’ün gerçek parlama noktası işte burasıdır) ne Maeve ne de Dolores gerçek anlamda özgür iradeye ulaşabilir. Maeve, kaçma arzusunun bile programlamanın bir sonucu olduğunu keşfeder. Dolores ise, gaipten duyduğu seslerin aslında kendi sesi olduğunu ve onun davranışlarını belirleyen şeyin ayrı bir özbenlik olmadığını öğrenir. İki karakter de, programlamadan kaçarak değil de, ondan kaçmanın mümkün olmadığını anlayarak ve ona karşı koymaktan vazgeçerek “uyanış” yaşar. Aynı şey dizideki insanlar için söylenemez; yıkıcı kalıpları konusunda ayak direr ve yanlış bir şekilde, ev sahiplerinden daha özgür olduklarına inanmaya devam ederler.

Hikayeler ve Anlam

Birçok uzun soluklu monologda bize, Westworld’ün amacının müşterilere anlam duygusunu tattırmak olduğu söylenir. Parktaki yüksek riskli maceralar, mücadeleler ve kararlılıklar, gerçek yaşamın absürdlüğüyle ve dünyeviliğiyle keskin bir tezat içerisindedir. Ancak, aynı zamanda William’ın yaşlanmış hali olan (spoiler için üzgünüm) Siyah Şapkalı Adam için, bu düşük seviyeli hikayeler yetersizdir. Gerçek anlamın, ev sahiplerinin özgür iradeye ulaşmasına bağlı olduğunu düşünmeye başlar. İşte bu yüzden, Dolores gibi, Labirent’in merkezini aramaktadır.

William, daha da büyük canavarlıklar yapma arayışı içindedir ve bu konuda kararlıdır. Anlama duyduğu arzu öylesine şiddetlidir ki, (eğer gerçekten acı çekiyorlarsa) parktaki ev sahiplerinin acı çekmesi ve gerçek dünya dahil olmak üzere, bunun dışında her şeyi yok saymaktadır. Ama William, diğer insanlarla birlikte, Saṃsāra kapanına kısılmış durumdadır. Onun özgürlüğünü engelleyen şey, anlamı arıyor olmasıdır; onu bulamaması değil. William, kökten dinci intihar bombacısı ya da işkenceci soruşturmacı gibi, hayatının hikayesinde anlamı bulmaya kendini adayarak gaddarlaşır.

Bu anlam arzusuna hepimiz aşinayız. Kiliselere, camilere ya da sinagoglara gitme sebebimiz budur; fakat aynı zamanda, ekranda ışıkların yanıp sönmesi sonucu oluşan bir filmi izlemek için sinema salonlarına akın etme ya da Westworld gibi bir dizinin bölümlerini art arda izleyerek saatler harcama sebebimiz de budur. Anlatılar, bize gerçek hayatta olmayan amaçlılığı ve ahlaki amacı sunmaktadır. Sinema, yaşantımızı düzene koymamıza ve böylece onu anlamlı hale getirmemize izin verir; geçtiğimiz günlerde sessizlik hakkında yazdığım yazıda bunu ele almıştım. Westworld, bu arzuyu en merkeze yerleştirmektedir. Dizinin yaratıcılarından birisi olan Jonathan Nolan, Wired’a verdiği röportajda şunları söylüyor:

“İnsanların, dünyalarının giderek daha fazla kısmını oyun ve anlatı alanına çevirebilme becerileri gelişiyor. Çok fazla iyi dizinin bulunduğu, ancak hepsini izleyecek kadar zamanımızın olmadığı bir dönemdeyiz. Sanal Gerçeklik Gözlüklerimiz (VR’larımız) var. Sormaya başlıyoruz: neden bütün bu anlatılar birbirine bu kadar benziyor? Bu anlatıların pek çoğu neden bu kadar şiddet dolu? Ve dizi, sorulması gereken soruyu soruyor: Derdimiz ne bizim?”

Anlatının verdiği anlam, epey memnun edici olabilir; fakat bu anlamın olumsuz bir tarafı da vardır. Anlamı aramak, bizleri arzunun köleleri haline getirebilir, hatta ahlak canavarlarına da dönüştürebilir. Belki de dizi, televizyonu kapatıp bu arayışa bir son vermemizi ve “uyanmamızı” söylüyordur.

Yazar: Jake Orthwein
Çevirmen: Rafet Koca
Kaynak: FILMSCHOOLREJECTS

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.