Hayata gelmeye değer mi? Tasaya, kedere karşın hayatın zevkini yüklenmeniz yarışı önde bitirmeniz anlamına mı geliyor? Gustave Flaubert; varoluş rezilliğini ve ağırlığını kimseye iletmek istemediği için, baba olsaydı kendini lanetleyebileceğini iddia etmişti. Fyodor Dostoyevsky ise Karamazov Kardeşler adlı eserinde daha da kasvetlileşerek “Dünyaya hiç gelmemiş olmak için, beni rahimde öldürmelerine izin verirdim.” ifadesini kullanmıştı.

Arthur Schopenhauer bu konuda özellikle kötümserdi:

“Çocuklar yalnızca bir eylem dolayısıyla dünyaya getirilseydiler, insan ırkı var olmaya devam eder miydi? Bir insan, varoluş yükünü transfer edeceği ya da her halükarda bu yükü üzerine hiç alınmadan, soğuk kanlılıkla dayatacağı için gelecek jenerasyona çok fazla sempati duymayı tercih etmeyebilir.”

Bu görüşü İncil’in yeni uluslararası versiyonunda bile bulabiliriz:

“Ölü olanların, zaten ölmüş olanların; yaşayanlardan, hala yaşıyor olanlardan daha mutlu olduklarını bildirdim. Ama ikisinden de iyisi hiç doğmamış olanlar, güneşin altında oluşan şeytanı hiç görmemiş olanlardır.”

Küresel ısınmanın, nükleer savaş beklentilerinin, bölücü populist politikacıların yükselmeye başladığı dönemimizde; felsefenin bu küçük ama canlı köşesinde duran anti-natalizm’e hoş geldiniz. Bu felsefenin modern mimarlarından biri olan David Benatari “anti-natalizm” kavramını uydurmuş ya da uydurmamış olabilir – bir yerlere varabilmek için  “entelektüel bir kazı” yapmış ve bir seçici kurul bunu hala tartışmaktadır. En son Sam Harris’in “Waking Up Podcast”ine konuk olmuş ve bu uzunca tartışılan konudaki görüşlerinde katılaşmıştır: Hayat yaşamaya değer mi? Benatar hayır diyor, en azından hiç doğmamış olanlar için.

Cape Town Üniversitesi’nin Felsefe Bölüm Başkanı ve “Better Never to Have Been” kitabının yazarı Benatar, felsefesini “Dünyaya gelmek yalnızca felaket değil, çok ciddi bir felaket.” şeklinde özetliyor ve şu şekilde devam ediyor:

“Hayata yeni insanlar getirmemeliyiz; fakat bence bu görüş, hayata bilinçli insanlar getirmemeliyiz şeklinde daha da kapsamlı. Bu sadece var olmak felakettir şeklinde bir görüş değil, daha da ötesinde dünyaya canlı getirmek yanlıştır. “

Harris, Budizm ile bir korelasyon bulmuştur. Sir Hari Singh Gour’un Budist metin çevirilerine göre, Buddha; insanların başlattıkları ızdıraptan bihaber olduklarını; ihtiyarlık ve ölümün sebebinin varoluş olduğunu iddia ediyor. İnsanlar bu fenalığın farkında olsa idiler, üremeyi derhal bırakırlardı. Bu söylem de Buddha’nın; neden kendi öz oğluna “pranga” ve “engel” anlamlarına gelen Rahula ismini verdiğini açıklayabilir. Tabi ki çocuk, Buddha efsanevi yolculuğuna çıkmadan önce dünyaya geliyor ve adı üzerinde Rahula, bencilce, babasının aydınlanma arayışına engel oluyor.

Ahlak kuralları Budizm’in; anti-natalizmin kurucu ilkelerinde olduğu kadar kritik parçalarıdır. Benatar; hayattaki iyi ve kötü şeyler arasında bir değerler asimetrisi olduğuna inanır. Evrenin ücra köşelerini düşündüğümüzde (ki bu evrenin çoğunluğudur), oralarda iyinin var olmayabileceği aklımıza gelmez. Ama eğer kederin var olmadığı üzerine düşünürsek – örneğin Mars’ta; bunu, hayatta olmayan varlıkların acıdan kaçmış oldukları şeklinde pozitif bir şeymiş gibi algılayabiliriz. Benatar, acının yokluğuna dair bu algıya daha çok odaklanmaktadır.

Ölmek zordur.

Harris; Benatar’ın gözleminin; felaket boyutundaki olayların, insan popülasyonunu sert bir biçimde azaltabileceği ya da varoluşunu bitirebileceği fikrini içeren varoluşsal risk üzerine çalışan felsefecilerin direkt olarak aksine olduğundan bahseder. Oxford felsefecisi William MacAskill’den alıntı yapan Harris; mümkün olabilecek en büyük hatanın, bizi örneğin nükleer savaş gibi özkıyım riskine sokabilecek bir şey yapmak olduğunu belirtiyor. Çünkü bu tür bir hamle; evrenle sayısız yıllardır süren yapıcı ilişkimizden sonra var olan söylenememiş doğrulara olan tüm kapıları kapatır. Harris, bu varsayımsal zaiyatların, tamamen ortadan kaldırılmış olabilecek herhangi bir acı ile eşit olduğuna inanmaktadır.

Harris daha sonra; Benatar’ın “belirsizlik duygusu” olarak da ifade ettiiği, “yaşamaya değer bir hayat” yaratmanın ne gerektirdiği üzerine kafa yormuştur. Benatar; hayata değer bir başlangıç ile değer bir devam etme sürecini ayrı tutmuştur. Bu anlam bulanıklığındaki eksiklik; intiharı da savunmadığı için esas noktasının anlaşılmasını imkansız kılar. Başkalarını hayata getirmek ile ilgili olarak, her halükarda hayata başlama çıtası şu an olduğundan çok daha yüksek olmalıdır.

Birini hayata getirmeyi düşünüyorsanız, yalnızca gençlik çağlarını düşünmüyorsunuz, aynı zamanda 80li yaşlarını da düşünüyorsunuz. Ebeveynler; onlar öldükten on yıllar sonra, gelecek çocuklarının bedenlerine zarar verecek olan kanser hakkında düşünmezler.

Benatar, görmek için sabırsızlandığınız bir mukayeseyi oyuna döker. Sonunda vasat olduğu ortaya çıkacak bir şova bilet alıyor ve katılıyorsunuz. Öncesinde; düşündüğünüz gibi olmadığını bilseydiniz, zamanınızı boşa harcamazdınız. Bu yine, Budizm ile aynı paraleldedir, yalnızca bu açıdan değişmesi gereken sizin algınızdır; ille de geçmişe sünger çekmeniz gerekmiyor.

Harris faydaları araştırmaya devam eder. Zaten denemeye istekli değil isen, hayatın ne kadar güzel olabileceğine dair bir anlatı yoktur. Güzellikler için potansiyeli olan bir evrenin ışıklarını kesmek, bütünüyle cehennem olan dünyaya bir canlı getirmekten daha kötü değil. Hayatın ne kadar iyi olabileceğini bilemiyoruz, en azından şu anki tecrübemizle.

Bu Harris’in inancına göre özellikle önemli bir soru, çünkü yapay zeka tasarlıyoruz, çünkü farkında bile olmadan hiçbir zaman anlayamayabileceğimiz derecelerde acı çeken zihinler geliştiriyor olabiliriz. Cahillikle, bilgisayarlarımız içinde cehennemler yaratıyor olabiliriz.

Harris, tabi ki, ciddi ölçüde bilime yaslanıyor; fakat Benatar, potansiyel bir fayda için şimdiden itibaren binlerce yıl acı çekmeye devam edecek olan jenerasyonların, şu anın acısını çekmelerine değmeyeceğini düşünmektedir. Harris, var olmamaktan daha iyi olan potansiyel birçok varoluş olduğunu ifade ederken, Benatar basitçe; hiç var olmamış olmaktan daha iyi bir var olma ihtimalini hayal edememektedir.

İki saatlik sohbet; aynı zemininin sayısız benzerliği kapladığı gibi, canlandırıcı ve yorucudur. Ama Budist münazara geleneklerindeki gibi, bu detaylar gereklidir. Anti-natalizm, bir asansör konuşmasında özetlenebilecek  bir felsefe değildir; özellikle dikkate alındığında en temel biyolojik dürtülerimize ters düşer. Herhangi bir aileye; çocuklarının hiç doğmamış olmaları gerektiğini söylediğinizde, mantıklı bir cevap gelmeyecektir.

Çok şükür ki; bu kadar duygusal bir konuda ustalıkla, sohbet hiç kızışmamıştır. Benatar onlarca yıldır bu alanda çalışırken, Harris her zaman mantıklı bir tartışmacı olmuştur. Harris, acılarından doğan kişilerden bahsederken – çoğu insan beklenmedik davranışsal ve duygusal faydalarla acının öteki tarafına geçmiştir – Benatar varoluş algınızın gerçeği anlama şeklinizi değiştirdiğini kabul eder. Bir deneyimin hayatınızı zenginleştirdiğini düşünüyorsanız, öyle olmuştur.

Sonuçta, yine de, bu ızdıraba hala değmez. Benatar tecavüz kurbanlarına başvurur. Bu deneyimi alırsınız ve danışmanlık ve terapi ile diğerlerine yardım edersiniz, ama tecavüz bu ızdıraba sebep olacak kadar değerli olabilir mi? Bu, yaşayanların boğuşmaya devam edeceği, varoluş hakkındaki daha büyük sorunun bir mukayesesidir ama Benatar’a sorarsanız, en çok fayda sağlayan hiç doğmamış olandır.

Yazar: Derek Beres
Çevirmen: Sine Polat
Kaynak: bigthink

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.