On sekizinci yüzyıldaki Aydınlanma (1) ve on dokuzuncu yüzyıldaki Karşı-Aydınlanma hareketlerinin (2) ardından, yirminci yüzyıl felsefesi; politik, sosyal ve ekonomik gelişmelerin de etkisi ile bambaşka bir zeminde ortaya çıktı. On dokuzuncu yüzyılın sonuna doğan filozoflar, örneğin Ludwig Wittgenstein (1889) ya da Martin Heidegger (1889) gibi, kendilerini Birinci Dünya Savaşı’nın ortalarında buldular. Yirminci yüzyılın başında doğan filozoflar ise, örneğin Jean-Paul Sartre (1905), Albert Camus (1913), Theodor Adorno (1903) ya da Hannah Arendt (1906) gibi, İkinci Dünya Savaşı, Nazi Toplama Kampları, toplu kıyımlar ve katliamlarla karşı karşıya kalmışlardı. Avrupa’da politik, ekonomik ve sosyal olarak büyük dalgalanmalar, büyük kırılmalar vardı. Toplumlar adeta yeniden şekilleniyor ve tarihle büyük bir hesaplaşmaya giriyor gibiydi. İşte bu ortamda var olan filozoflar, yeni bir şeyler söylemeleri gerektiğinin oldukça farkındaydı.

Dönem filozoflarının birçoğu dilin artık “yapısöküm”e uğratılması gerektiğini düşünüyordu (3). Bu yapısöküm, dilin geleneksel işleyişini hedef alan, yeni bir dil düzeni ve hatta düzensizliği amaçlayan ve yeni kavramlara kapı aralayan bir sistemsizlikti; zaten Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin de açıkça belirttikleri gibi, “felsefe, kavramlar oluşturmak, keşfetmek, üretmek sanatı”ydı ((Deleuze & Guattari, 2017, s. 12). Bu yeni felsefe tarzı, zaten ilk felsefelerden bu yana karmaşık ve anlaşılmaz olan felsefeyi, iyiden iyiye içinden çıkılamaz bir duruma sürükledi. Giderek aşkınlaşan dil, ortalama insanın kullandığı dilden tümüyle koparak büyük bir “anlama çatlağı”na yol açtı. Bu yüzden de yirminci yüzyıl felsefesi “anlaşılmaz bir felsefe” olarak düşünüldü.

Yirmi birinci yüzyıl felsefesinin tohumlarının ekildiği bugünden, yirminci yüzyıl felsefesine baktığımızda dilsel bir çırpınma hâli ile karşı karşıya kalıyoruz. Bugün için bu oldukça olağan geliyor çünkü yirminci asrın her türden gelişmesi kendi içinde bir tarihsel hesaplaşmayla aşırılığa meylediyor. On dokuzuncu yüzyıldaki düşünsel kaos, yirminci yüzyılda fizik bir hâl alıyor ve bütün toplumlar bu fizik duruma uyum sağlamak için yeni bir çıkar yol arıyor. Bu dönemde ortaya çıkmış felsefelerin anlaşılmaz olması, bu açılardan bakınca kaçınılmaz bir düşünsel evrime işaret ediyor. Belki de kimbilir, yaşadığımız çağın felsefesi çok daha anlaşılmaz, çok daha karmaşık boyutlara ulaşacaktır; bekleyip göreceğiz…

Dipnotlar:

(1) Immanuel Kant’ın öncülüğünü yaptığı Aydınlanma “aklı” ön plana çıkarıyordu ve “Sapere Aude!” önermesi ışığında hareket ediyordu. Kant’a göre aydınlanma, insanın kendi aklını kullanmaya cesaret etmesiydi.

(2) Karşı-Aydınlanma Friedrich Nietzsche felsefesinin etrafında şekilleniyordu ve Immanuel Kant’ın “akıl-egemen” felsefesinin yerine “istenç” fikrini öne sürüyordu.

(3) “Yapısöküm” ilk kez 1960’lı yıllarda Fransız filozof Jacques Derrida tarafından ortaya konmuşsa da, fikrin tarihi biraz daha eskidir. Post-yapısalcı felsefenin en önemli ayağı olan yapısöküm, yirminci asrın ikinci yarısının tüm felsefesine hâkim olan bir fikirdi.

Kaynakça:

DELEUZE, Gilles & GUATTARI, Felix, Felsefe Nedir?, YKY, 2017 (11. Basım).

Yazar: Ergin Aldemir

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 

Please complete the required fields.