79 yaşındaki düşünür Alain Badiou, gençliği gözlemledi: liberalizmin bir pusula bırakmadan terkettiği gençlik, Daeş tarafından ayartılan gençlik, ve komünizmin damgasını vurduğu kendi gençliği. Ama o bu gençliğe olan inancını yitirmedi. Röportaj Telerama için Juliette Cerf tarafından yapılıp, İngilizce’ye David Broder tarafından; Türkçe’ye ise Düşünbil Dergisi için Müleyke Barutçu tarafından tercüme edilmiştir.

13 Kasım Paris saldırısının ardından yayınlanan makalesinde, “Notre mal vient de plus loin”, Alain Badiou açıkça şunu dile getiriyor: “Bugünkü hastalıklarımız, komünizmin tarihi hatalarından kaynaklanıyor”.

Yeni kitabınız La Vraie Vie’de niçin gençliğe hitap etmek istediniz?

Pek çok farklı etken bir araya geldi. İlk olarak, kişisel etmenler beni, gençliğin bugün deneyimlediği büyük yönelim bozukluğu ile yüz yüze getirdi. 1980’den bu yana, muhtemel kapanış ufukta yavaş yavaş görünmeye başlamıştı. Çocuklarımın ve arkadaşlarının bu türden bir dünya içinden geçerken ve oradaki yerlerini bulurken yaşadıkları zorluklara şahit oldum. Gençlerin gittikçe büyüyen öz-yıpranma eğilimlerini gördüm. Dahası, etrafım öğrencilerle çevrili ve kendim de uzun süredir göçmen pansiyonları ve fabrikaları konusunda siyasi olarak aktifim. Buralarda, olağanüstü çeşitli durumlardan elde edilmiş zengin bir deneyim edinen göçebe işçi sınıfı gençler ile sıkça iletişim içindeydim. Ve sonra, Sokrates ve gençler arasındaki tartışmalardan oluşan, benim önemli kaynaklarımdan Platon’un diyalogları gerçeği var. Kendi içimde oluşturduğum geleneğe göre, gençlik eş zamanlı olarak hem felsefenin tam da sorusu hem de varılacak yeri. Düşünür, gelecekte belki de hala değerli olacak bir şeyi iletmeyi dener, ve bu bağlamda, hitap ettiği kesim her zaman gençliktir… Felsefe ile uğraşmak, kişinin kendi zamanındaki koşulları içerisinde hakikat meselesini araştırmasıdır. Fakat gençlik, olmakta olan bir dünya içine de girer; hem hareketlerinin hem sabit noktalarının peşindedir. Bu tam da onun sürecidir. Gençliğin problemi tam olarak düşünürünkiyle aynıdır, fakat o bunu bilmez.

Tıpkı Platon gibi, siz de gençliğin “yoldan çıkması” çağrısını yapıyorsunuz. Fakat, yollarını bulmaları, hakikate erişmeleri için gençlere yardım etmeyi istemek nasıl olur da bir çeşit yoldan çıkmayı teşkil eder?

Onu gençliği yoldan çıkarmakla suçladıklarında ve bundan dolayı idama değer gördüklerinde, Sokrates’in suçlandığı hükümler nelerdi? Onu geleneğin kesin veçhelerine şüphe getirmekle, şehrin tanrıları hususunda açıkça dinsizliğini göstermekle, gençliği ailevi ve yurttaşlıkla ilgili görevlerinden uzaklaştırmakla suçladılar. Eğer felsefe “yoldan çıkarıyorsa”, bunun nedeni işlevinin, tutuculuğunkinden daha çok eleştirel olmasıdır. Fakat bu bağlamda, günümüzdeki mevcut durum Platon’un zamanındakinden daha karmaşık. Bugün, geleneğin büyük işaretleri yıkıldı, fakat bu, onların yerine yenilerini öneren bir toplum olmaksızın gerçekleşti. Yeni zevkler [jouissance] var, evet, fakat yeni değerler değiller. Her şey metanın cazibesinde, Marx’ın deyişiyle “bencil hesapların buzlu suları”nda, eridi. Gençler, bir yandan geleneğe dönüşün küçük düşürücü ihtimali –bu her daim bir cesedi diriltme ve hayaletleri hayata getirme meselesidir– ve öte yandan kendi hayatta kalma yarış ve mücadelelerinde yer alma ihtimali arasında kaldı. Rimbaud’un izinde, “hakiki yaşam” diye adlandıracağım şey bu iki ihtimalin dışında üçüncü bir yol: ne merhum geleneğe geri dönüş ne de medeniyet sureti ne olursa olsun gerçekte gaddar ve vahşi olan küreselleşen kapitalizmin kurallarını benimsemek. Oldukça genç yaşlarında iken Rimbaud, rotayı şaşırma mevzusunun ciddi bir şekilde bilincindeydi. Eski İsa’nın yeryüzünü terkettiğini açıkça gördü. “Ahmaklıkları”ndan biri olan şiir dahil, her şeyle biraz ilgilendiği dünyayı gezdi dolaştı. Modern dünyanın para ve başarı olduğu sonucuna varmadan önce gününü gün etti. Sonrasında da kolonyal bir tacir oldu

Öyleyse hakiki yaşam nedir?

İtaat etmekle ya da anlık dürtülerin tatmini ile kendini sınırlandırmayan bir yaşantı. Öznenin kendisini bir özne olarak seçtiği bir yaşantı. Bence, hakikatin inşası için, dört işlem olarak adlandıracağım, hakikatin kendisini dışavurduğu dört alan vardır: sanat, aşk, siyaset ve bilim. Gençlik için temennim bu dört durumu dikkatle incelemelerı: her biçimiyle sanatla karşılaşmaları; sadakat içinde ve uzun süreden beri sevmeleri; ve bir adalet dünyasının siyasi yeniden inşasına katılmaları, her nasılsa dünyaya rağmen. Ve şu an oldukları gibi bilim cahili olmamaları, böylelikle onu teknoloji veya sermayenin ellerine terketmemiş olurlar.

Metninizin bir bölümünü genç erkek ve kadınlara adıyorsunuz: Cinsiyetler arasındaki farklılıklar bugünün gençliğini düşünmek için hala geçerli mi?

Evet. Geleneklerin zayıflaması, genç kadın ve genç erkekler üzerinde aynı etkilere sahip değil. Önceden hüküm süren erkek baskısından ve evliliğe bağlılıktan yavaş yavaş kurtulmaya başlayan kadınlar için daha fazla kapı araladı. Onlara, eskiden sahip olmadıkları kariyer umudu ve imkanı sundu. Nihayetinde, çağımız dünyasında genç kadınlar, genç erkeklere kıyasla daha müsterihler. Tamamen yolunu kaybetmiş genç erkeklerin duruşmalarına katıldım: küçük esnaflar, cités içinde yerel patron taklidi yapıyorlar [projeler, belediye konutları] vesaire. Kızkardeşleri ise, avukatlar… Genç erkekler için askeri hizmetlerin yok oluşu, herhangi bir başlangıcın genel yok oluşunu simgeliyordu. Binlerce yıldır, gençlik sorunu ve yetişkinliğe erişme, ilgili eşikleri düzenleyen prosedürlerce yönetilmekteydi. Bugünlerde ise, gençlik ekolü nedeniyle kişinin yaşamının farklı yaşlarını tanımlamak zor – kudret ihtiyarların ellerinde kalsa ve gençlerin, genç çetelerinin korkusu hüküm sürse bile; kaide, mümkün olduğunca uzun süre genç kalmak… Bunların hepsi genel bir kargaşa yaratıyor.

Yakın zamanlardaki siyasi görüşlerinizin bazılarında başka bir genç boy gösteriyor: “Genç faşistler” olarak karakterize ettiğiniz, DAEŞ’e katılan gençler.

“Radikal” kelimesi oldukça revaçta, fakat ben “faşist” terimini tercih ediyorum. “Faşizm”i kimlikçi, ulusal bir söylemi içine katan kapitalizm tarafından oluşturulmuş bir popüler öznelliği adlandırmak için kullanıyorum. Faşizm tepkisel bir öznelliktir: Aslında, bu genç insanlar cités’ta bir küçük tüccardan daha fazlasını teşkil edememeye ve kapitalizmin büyük bir kahramanı olamamaya dair hayal kırıklığı yaşamaya eşlik eden bir engeli sık sık deneyimlerler. Yarış ve başarının katı kanunu kadar anlık, dünyevi tatminler üzerinden yükselen kasvetli ve fırsatçı gezinmeye itiraz ederler. Pek çok gencin yaşam sürdüğü seçeneğin dışında konumlandırırlar kendilerini –sınırı aşma ve acelecilik içinde kişinin hayatını tüketme ve yakıp yok etme, veya bankacı yahut borsada liste başlarında yer alan bir yönetici olarak toplumda yer edinmek arasındaki seçenek. Nihilistlikleri, kurban ve suçlu kahramanlığın bir karışımı ve Batı dünyasına yönelik genel bir taarruzdur. Bu faşist saldırganlık, geleneksel ve kimlikçi gerilemeye, kısmen İslam tarafından sunulan bir geleneğin enkazına dayanır. Onları İslama iten faşistleşmedir; onları faşist yapan İslam değildir. Din sadece bir şekilciliktir; intihar eylemi ve ötekinin katli ile kendini kurtaracağını düşünen kösteklenmiş bir öznelliğin tatminine müsaade eden genel bir sarıp sarmalama ileri sürer.

Siz nasıl bir gençtiniz? O zamanlar size hayat veren şey neydi?

1937 yılında doğdum. Gençliğim tamamen farklı bir dünyada geçti –Fransa’nın yeniden inşa edildiği savaş sonrası dünya, eş zamanlı olarak hem yapısallaştırılmış hem hareket halinde bir dönem. Sınıf farklılıkları o zamanların çok dikkat çeken özelliğiydi. İşçi sınıfından ya da geçmişinde köylülük olan genç insanlar 12 yaşında eğitim hayatlarını nihayetlendiriyordu ve her yaş grubunun sadece yüzde onu fakülte diplomalarını alabiliyordu. Galip Sovyetler Birliği ile ortaklığı sayesinde, Komünist Parti çok güçlüydü ve güçlü bir atmosferin tadını çıkardı. İki farklı yönelim şekilleniyordu: ülkenin kapitalist yeniden inşası veya Komünist Parti’de vücut bulan proletarya eğilimi. Devrim yahut uyum? Ya da ikisi birden?

Sizde ikisi birden mi vardı?

Evet. Kitleden gelmedim, doğuştan orta sınıfın üst kısmına mensuptum. Ebeveynlerimin ikisi de Écoles normales‘e (elit yüksek eiğitim) gitti ve babam Toulouse’un Sosyalist başkanıydı. Tipik entelektüel figürü (École normale’den sonra da agrégation [profesör olmak için yapılan rekabet usulü bir sınav]’dan geçerek) bünyemde barındırıyorum; aynı zamanda da devrim lehinde olmayı irademle seçmeyi. Neticede bu oldukça rahat bir düzenlemeydi, çünkü böylelikle 18. yüzyıl philosophes(1) okurlarının yaptığı geleneği takip ederek iki tarafın da avantajlarını edinebiliyordun. Bu çifte oyunu rahatsız eden, sömürge savaşlarıydı. Benim hakiki politik eğitimim Cezayir Savaşı idi. Beni radikal kararlar almaya sevkeden şeydi. Bunun, Paris polis merkezlerinde insanların işkence gördüğü bir dönemde olmasına rağmen… Mevcut akıma karşı durmayı kendinize görev edinmek zorunda kaldığınız, konforlarınızdan kurtulduğunuz ve hayatınızı kendi düşüncelerinizle akord ettiğiniz bir an. Organize ettiğimiz ilk gösteriler oldukça şiddetle önlendi –her yere asılan posterler “bozguncu entelektüeller”i ifşa ediyordu. PSU’yu (2) meydana getiren, Sosyalist Parti’deki kopmaya iştirak ettim. ’68 Mayıs’ında sonra, işçilerin pansiyonlarında, cités’larda, fabrikalarda çok aktif bir militan oldum. Bunu, o dönemin temel saplantılarından biri olan Maocu etiket -Troçkici etiketiyle birlikte- altında yaptım.

“O dönemin,” dediniz. Fakat siz hala bir Maocusunuz ve sizin aleyhinizde konuşanlar size bu sebeple hamle yapıyor.

Tabii ki, komünist varsayımları bırakmadım. İçinde mevcut baskın sosyal ve ekonomik örgütlerin yegane varsayımlar olduğu bir dünyayı mesken tutmak istemem. Bu canavarlığı, bu eşitsizliği, erişilebilir kaynakların ve sermayenin yüzde 86’sına gezegendeki popülasyonun yüzde 10’unun sahip olması gerçeğini kabul etmem mümkün değil. Demodelik veya fırlatılıp atılmaya hazır olmak şöyle dursun, bence komünist düşünceler hala fazla körpe. Altı veya yedi yüzyıl önce doğan kapitalizm başarısızlıklarını, ancien régime (3) eşitsizliklerini -aslında bu dönemde asil olan nüfusun yüzdesi takriben 10 idi- yinelerken, komünizm -birkaç on yılı geride bırakarak- tarihi yolculuğunun çok başında. Şu konuya açıklık getirmeliyim ki komünist toplumların kusurlarını ve hatalarını iyi biliyorum. Maocu oldum çünkü Maoculuk’ta Stalincilik’i aşmak ve değiştirmek için bir takım ciddi unsurlar teşhis ettim. 1917 Ekim’inin Rus Devrimi ile açılan dönemi hatalar ve dramatik tahriflerle noktalandı. Bunların başlıcası şu şekilde: Temelinde komünizm, merkezi devlet için bir güvensizlik doğursa da, en nihayetinde, daha önceden emsali görülmemiş bir şekilde daha merkezi daha bürokratik bir devlet inşaa etti. Öyle bir devlet ki şeytana uyup her türlü sorunu şiddetle çözen… Komünist varsayımlar önceki başarılarında ve 60 sene sürdürülen eğilimlerinde battı. Öyleyse, bu bizi varsayımın kendisini terketmeye sevketmeli mi? Ben böyle düşünmüyorum. Bir bütünsel ideolojik yenilgiyi, koşullara bağlı bir yenilgiye yüklememeliyiz.

Yaklaşan seçim yılı ve Nicolas Sarkozy’nin dönüşü hakkındaki düşünceleriniz neler -hiddetli 2007 kitapçığınız The Meaning of Sarkozy’yi kime hasrettiniz?

1968 Haziran’ından beri oy kullanmadım ve bu yaşımdan sonra da kullanacağımı düşünmüyorum… Böylesi, saçma olurdu. Seçim müzakeresi sadece kurulu düzenin bir müzakeresidir, bir şeyleri yönetmenin aynı yolu içinde birkaç ince ayrıntının arabuluculuğudur. Sol tam olarak sağın politikasının aynısını sürdürmektedir. Ve iki farklı yol arasında gerçek bir seçim yoksa, demokrasiden bahsedemeyiz. Sarkozy’den söz açtınız. Peki, bende alerji yapan bir bahis hakkında konuşuyoruz! Direnişte yer alan babamdan miras kalan bir miktar tortu vatanseverliğim var hala, fakat bir devlet başkanının bu denli kötü bir kimse olmasına tahammül edemiyorum… Fakat aslında Hollande’ın politikası esasen Sarkozy’ninkinden farklı değil. Hatta Hollande eski toplumsal zaferlerin parçalanmasını hızlandırdı bile. Kendi tarafında, bunu modernlik adına meşrulaştıran Macron [Ekonomi Bakanı Emmanuel] gibi teorisyenleri var. Ona göre modernlik 19. yüzyıla, liberalizme, sosyal düzenlemelere ve çalışma veya emeklilik haklarına yakınlık duymayan kapitalizmin doğal ideolojisine geri dönmek anlamına geliyor. Bu ideoloji bugün doyasıya hareket özgürlüğünün tadını çıkartıyor ve kendisiyle baş edebilecek güçlü bir düşmanı yok. Onun tek gerçek düşmanı varsayımına tutunmayı teklif ediyorum: Komünizm. Ve felsefeyle uğraşmaya devam etmeyi, çünkü Platon’un kim olduğunu mükemmel bir şekilde bildikçe, iki bin yıl sonra -bu felsefenin zamanla ilgili ölçeğidir- hiç kimse Sarkozy’nin kim olduğunu tümüyle bilmeyecek.

(1) 18. Yüzyıl Aydınlanma hareketinin üyesi bir grup Fransız entelektüeline verilen isim. “Filozoflar” manası gelmektedir.

(2) The People of Soviet Union (Sovyetler Birliği Halkı)

(3) Fransız devriminden önce Fransa’daki rejim

Yazar: Alain Badiou
Çevirmen: Müleyke Barutçu
Kaynak: Verso Books

Please complete the required fields.