Özet

Ölüm, tarihin başlangıcından beri her zaman insanlığın başlıca kaygısı olmuştur ve ölümsüzlüğün sırrını bulmak ve ölümden kaçmak birçok efsane ve antik hikâyenin konusu olmuştur. Ölüm konusunu ele alan filozoflar arasında Heidegger, ölümünden sonra ölümsüzlüğü ve yaşamı değil, aynı zamanda kişinin varlığı sırasında ölümün doğasını da ele aldı. Onun görüşüne göre, ölüm yoluyla insanoğlu onun iyiliğinin farkında olur (varoluş adını koydu) ve Heidegger böylece insanları, varlıklar arasındaki varoluşu anlamada tek yol olarak seçer. Heidegger, önceki kuşakların ve geleneksel metafiziğin felsefesini eleştirir ve nihai düşüncesini varoluş anlayışı olarak tanımlar. Onun görüşüne göre, varoluş hakkındaki en özgün düşünce bilgelikten gelir. Heidegger’e göre ölüm, tüm evreni tehdit eden varlık ihtimalinin en özgün şeklidir, bu yüzden kendi yaşamından sorumlu olma yolunun fikirleriyle anlaşılır. Heidegger, başka bir canlıdan farklı olarak insanın (varlık) ölümden etkilendiği gerçeğini göstermeye çalışıyor. Bu makalede Heidegger’in ölüm hakkındaki düşünceleri de tartışılmaktadır.

  1. Giriş

Orta Çağ’daki en ciddi sorunlardan biri ölümle ilgili düşüncelerdi ve modern dönem fikirleri, Rönesans öncesi fikirlere karşı bir isyan olarak görülebilir. Modern insan ölümle ilgili olarak kasıtlı bir şekilde bir inkâr etme davranışını sürdürmüştür. Örneğin, Spinoza‘nın Etik kitabı, “özgür insan ölümden daha azını düşünmemelidir, çünkü modern çağdaki bilgelik, ölümle değil hayatla ilgili düşünceler üzerine odaklanmıştır.” diye belirtmiştir.

Nietzsche ayrıca, ölüm düşüncesinden bahsetmemiş, bunun hakkında mutluluğu ifade etmiş ve yaşam hakkında düşünceleri ölüm hakkındaki düşüncelerden daha çok tercih ettiğini belirtmiştir. Ölümle ilgili düşünceleri bir kenara bırakmanın nedenlerinden biri, modern düşüncenin ölüm fikrini terk etmesine yol açan soyut düşüncenin ve metafizik yansımaların mevcut olmamasıydı. Ölüm, felsefenin değil, bilimin konusu oldu ve sonuç olarak, filozoflar bunu daha az düşünürlerdi. Modern insan bu dönemde doğan refah içinde boğuldu, bu nedenle ölüm, refahın insanı mahrum edeceği bir tehditti. Bu nedenle, doğal bir insan arzusunun sonucu olarak ölüm hakkında düşünmekten kaçınıldı.

Bununla birlikte, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve katliamlar gibi olaylar, insanı ölüm fikrine geri götürdü. İnsan uygarlığın zirvesindeyken, milyonlarca insan ölümüne yol açtı. Modern insanların savaşlarının ortasında, modern bilim onun için güvenlik sağlamadı. Freud ile birlikte ölüm yeniden düşünülmeye başlandı ve katliamlar gibi olayların insan ölümüne ilişkin tutumunu nasıl değiştirdiğini göstermeye çalıştı. Freud, ölümden nasıl kurtulacağını bilmiyordu ve onu doğal ve kaçınılmaz bir olay olarak görüyordu.

Freud‘un ölüm hakkındaki düşüncelerinin geniş etkisine rağmen, Heidegger gibi varoluşçu filozoflar, ölüm konusunu felsefeye geri getirebilirdi. Muhalefet etmesine rağmen, bazıları da Heidegger’in Nazilere olan bağlılığının ölümüne olan ilgisinin nedeni olduğunu iddia etti.

Bir filozof olarak Heidegger, tüm çabalarını temel varoluş sorusuna adadı. Bununla birlikte, yokluk, onun görüşüne göre gerçekliğe karşı da değildi. Bu bir soyutlama değil, daha ziyade somut ve ölüm yoluyla başarılabilirdi. Heidegger’in felsefesi, her zaman anlayabileceğimiz şeylere değil, varoluşa dikkat edebilecek bir konumda olmayı amaçladı. Filozofların kendilerinden önce soyut olmalarını, onları işe yaramaz olarak görmelerini ve insanın gerçekliğini anlamanın tek yolunu (Varlık) biliyorlardı. Heidegger’e göre “Varoluş kendi varoluşunu neyin oluşturduğunu anlamanın bir yoludur.” Varoluş sürekli farkındalıktan haberdardır. Sonuç olarak, felsefenin ana sorunu her zaman var olma ile bağlantılıdır.

Heidegger böylece ölüm hakkındaki bilginin varoluş anlayışına yol açtığını ve varoluş bilgisinin evreni tanımasıyla sonuçlanacağını düşünmektedir. Heidegger, ölümü insanlığa ait olarak biliyordu ve onun görüşüne göre sadece hayvan yok edildi ve ölümden yoksun bırakıldı. İnsanın varoluşunun bu yönüne yaptığı vurgu, ölüm hakkında düşünmeyen birinin,  insanın özü ile ilgili bazı eksiklikler ile karşılaşacağını dile getirmektedir. Heidegger’e göre varlığın özü, ölüm hakkında düşünmeye dayanır. “Dünyanın sonu, ölümdür. Varoluş sınırlarına ait olan ve varoluşun bütününü tanımlayan “son” yani ölüm, sadece bir varoluştur.

  1. Yaşama (İkamet Etme)

“Varlık sorunu, insanın ‘nerede’ ve ‘nereye doğru yol alacağı’ sorusunu, yani memleketi meselesini içerir. Heidegger, insanların ‘bir yerde’ olması gerektiğini biliyordu, varlığa gelen her şey oradan geliyordu ve orada bitiyordu. Heidegger için, evsiz adam hiçbir şey yapamaz. Heidegger’in perspektifine göre insan bu dünyada kalmayı seçer ve insanın yaşaması amaçlanır. Bir yerde yaşama, güvende kalma ve kaygıdan kurtulma anlamına gelir. Diğer bir deyişle, bir yerde yaşama kavramının iki yönlü bir anlamı vardır; birincisi, yaşadığı yer ile ilgilenmek; ikincisi ise yaşayan kişinin korunması.

Konut, kendini güvenli bir yerde hissetme duygusudur ve ölüm, güvenlik için bir tehdit olarak kabul edilir. İnsanın modern yaşamı, insan ölümünü inkâr etmeye devam ediyor ve Heidegger’in geleneksel olmayan, gündelik varoluşunun kendisi, ölüm karşısında, kaçışı ve kurtuluşu seçti.

Modern hayatta ölümden başka bir kaçış ise onu, insanın boyut değiştirmesi olarak kabul etmektir. Modern insanlar tarafından ölümden kaçmanın bir başka yolu, bir insan kaynağı olarak çalışmaya bağımlı hale gelmektir. Bu nedenle, insanlar kendilerini ölümden korumak için birçok yol seçerler ve tüm bu hilenin sonucunda ölümün üstesinden gelmezler fakat ona karşı kaygı ve korkuyla yaşarlar. Heidegger bu paniğin, varlıklar dışında hiçbir şeyi umursamayan metafizik bir kepçe olduğunu düşündü. Sonuç olarak, hayat, hiç bir zaman güvenliği sağlayamayan ve dolayısıyla da bütünüyle güvenilir noktaya ulaşamayan ölüm kaygısından kaçmak için bir çaba haline gelir.

Heidegger, metafiziği ölüm kaygısının kaynağı olarak kabul etti. ‘Evren bizim için bilinemez veya anlaşılmazdır. Başka bir deyişle, ‘gizemli bir şey” veya ‘sıfır’ ya da ‘uçurum’ değil, bilinmeyen olsa da, pozitif bir olgu olarak vardır.’

Güvenlik ve ikamet etme ölümden kaçmak değildir. Ancak, metafizik olmanın üstesinden gelmek unutulmaya yol açar. Metafizik, insan güvenliğini reddeder ve ölümle yüzleşmelerini gerektirir. Metafizik, yerleştiği dünyada güvenli olmaktan ziyade, kaygı ile insanı yıkıcı veya kötü niyetli kılar.

  1. Varlık

Heidegger düşüncesini insan üzerine kurar. İnsanı rasyonel bir hayvandan daha fazlası olarak görüyor ve dolayısıyla varlık olarak adlandırıyor. İnsan varlığına atıfta bulunur ve şöyle der: “Varoluşun mücevheri insanların içlerinde bulunur.”

Heidegger’e göre, varoluşun gelişmesi insanoğlunun varlığını gerektiriyor çünkü sadece insanın varlığı ve görünüşü ile ortaya çıkıyor, insan dışında hiçbir yaratık yeteneğini ortaya çıkaramaz. Varoluş yerinde gerçekleşir. Varlık, ortaya çıkış sorusunu gündeme getirir.

Heidegger’e göre insan, eğer varlığı ve O’nun hakikatini sorgulamıyorsa, gerçek bir yaşamı başaramaz. İnsan, kendisiyle ilişkili yaratıklar arasında bir yaratık olarak korku, endişe, bireycilik ve ölüm gibi özelliklere sahiptir. Aynı zamanda bireylerin varoluşunun anlamını derinleştirmek ve açığa vurmak istediğinin de farkındadır. Heidegger’e göre varoluş, sorgulamanın tek yoludur. Farklı görünümlerle ortaya çıkmasına rağmen, tek bir birim olan temel varoluş arayışındadır.

Heidegger, varlığın endişeleri olduğunu biliyor ve bunu varlığa özgü özellik olarak kabul ediyor. Bununla birlikte en kesin varoluş olasılığı ölümdür ve sonuç olarak insan, yaşamı düşünmeye zorlanır.

Heidegger’in varlığı, bu dünyaya ‘var olma’ gibi bir olanak veren şeyler üzerine odaklanır. Heidegger, varlığın aşağıdaki üç özellikte bütünlüğe sahip olduğunu belirtmektedir: 1. Dünyada olmak varlığın ‘gerçekliğini’ içerir. 2. ‘Varoluşun yararını’ içeren, kendinde olma hali. 3. Varlığın öznesini temsil eden varlıkların çevresinde bulunmak.

Heidegger bu özelliği ‘kaygı’ olarak temsil eder. Farsça, bu sözcük bir zamanlar hak ihlali yapan, kaygı ve ilgiyi içeren, kaygı anlamına gelen her şeye tercüme edilen ‘tedavi’ anlamına gelir. Heidegger’in deyimiyle, dünyada var olan her şey varoluşa dayanır. “Varlık olmak korku içinde yatmaktadır.”

Heidegger, var oluşun derinliklerini açıklamaya yeterli olmadığı için varlığın sadece biçimsel özelliklerinin ve rutin yönlerinin mevcut yaşamı bağlamında görülebileceğini düşünür. Heidegger’in sorduğu soru, hayatın akışı olan varlığın bütünüyle nasıl görülebileceğidir. “Heidegger, varoluşsal düşüncelerin bütünü açısından varoluşun sonunu ve ölümünü ele alır.”

Bu tür varlıkların temeli olanaktır. Varoluş kavramları olduğu sürece yeni deneyimlerle yüzleşir. Pek çok olanak henüz sağlanamamıştır, dolayısıyla varoluşun bütünlüğü veya “dışsal istikrarı” belirlenmemelidir. Ölüm, her şeyin gerçekleştiği, varoluşun her an olduğu ve bu anlamda ‘her şeyin’ şu anda varoluşun bütünlüğünü yaşamak zorunda olmadığı anlamına gelir.

Heidegger’e göre: “Ölüm, herhangi bir davranıştan bağımsız olarak mümkündür.”

Var olana kadar, var olan tüm imkânları gerçekleştiremez, başka bir deyişle, tamamlanmamıştır ve kısa süre içinde gerçekleşen tüm özelliklerle birlikte ölecektir. Ancak, varoluş artık yaşanmamaktadır.“ Varlığın ölümünde, olasılıklar kesinlikle çok açıktır.”

  1. Varlık ve Yok Olma

Heidegger’in tartışması, varlıkların neden yok olmadığı ancak var olduğu sorusuyla başlar.

Elbette, bu sorunun cevabı metafizik ve yaratıcıdır. Heidegger’in yanıtı, bir iyimserlik tavrı önerir. Heidegger’in varoluş hakkında soruları olsa da düşünme açısından herhangi bir kısıtlamadan yoksundur. Aslında Heidegger’in yok olma görüşü, ölüm kavramı değil, her şeyin kaynağıdır. Bu mevcut olma, tüm varlıkların önceden var olmasıdır. Görünüşte paradoksal ifadesi, bu varoluşun, varlıkların ortaya çıktığı herhangi bir varlıktan önce var olan varoluş olduğudur.

Heidegger’ın yokluğu inkâr edilemez, aksine deneyimlenir. İnsanı özgürleştiren temel deneyim alanıdır. Heidegger, düşünmenin var olma ile açığa çıktığını biliyor. ‘Varlık’ hakkında metafizik olmayan düşünme, tüm görünümleri bıraktı ve kendini teslim etti. Heidegger, varoluş elde etme yolunun rasyonel bir kanıt olmadığını, aksine açıklığa yol açan bir sessizliğin olduğunu öne sürdü. Var olmadığında, insanlar ortaya çıkıyor.

Heidegger’in temel korku deneyimi, yokluğun açığa çıkmasıdır. Korku, içsel bir duygunun ifadesidir. Bu nedenle, insanlar söz konusu olduğunda var olmayan var oluş yaratılır. Elbette, bu korku farklıdır. Korku, belirli bir konunun ardından gelir ve korku karşısında insanlar kaçabilir. Bununla birlikte mevcut olma olgusu, tüm varlıkların özelliğidir ve bu durum, varoluşun yaşama yol açtığı anlamına gelir. İnsan korkusunu oluşturan şey yaratıkların dışındadır. Korku, insanın gündelik kaygılardan izole edildiği ve varoluşla karşılaştığı zaman başlar. Tüm dikkat dağıtıcıları ortadan kaldıran kişi mükemmelliğe ulaşır. Korku, bir kimsenin yokluğunun bir kişiye gösterdiği ve onu açık bir ihmalden yoksunluğa sürüklediği ontolojik bir deneyimdir. Korku, insanların varoluşlarını, yokluğuna göre gördükleri gelişimsel bir deneyimdir.

Ölüm karşısında insan, varoluşun gerçekliğine ve onun hayatına dayanan tavrına meydan okumaya meyillidir. Hiçbir şeyin karşısında, mantığın ve aklın sınırlarını anlamaya başladık çünkü ikisi de ölümle başa çıkamaz. Var olma karşısında, varoluş yaratıklara sorar ve kendisini, aynı madalyonun yüzleri olan varoluştan veya varoluştan gelen sorular sormak için yüce olan tek kişiden biri olarak görür.

Heidegger’in ana felsefe problemini ele alması durumunda, insan varoluş problemi, sadece insanın varoluşunu sorgulama ve düşünme yeteneğine sahip olmasından dolayı başlar.

Heidegger’in, bir nesneyi yansıtmaktan ziyade, bir şeyin bıraktığı şeyle, bir nesnenin geleneksel metafizik kavramını bilmesi gerekiyordu. Varoluşçu felsefe, orijinal olan en önemli şeydir ve yok oluş da dikkate alınan sorunlardan biridir. Gerçekte, filozoflar arasındaki en önemli konu varoluştan sonra var olmadır. Yetersizliğin neden olduğu kaygı, Heidegger’in ontolojik felsefeyi düzeltmek için bu kaygıyı kullanma girişimine bir giriş olarak kabul edilebilir. Heidegger, insanların ölümlerinin korku ve endişeyle ilgili olan orijinal anlamlarına (dünyadaki) geri dönmesini engellemeye çalışır.

Heidegger’e göre, aniden meydana gelen bir gerçeklik olarak ölüme bakmak, varlığı varoluş korkusundan kurtardığı için bir hiledir. Ona göre, bu tür varoluş ölümleri kabul eder. Ölüm, kendi tartışmalı bir yorumunda nihai bir olasılık sağlar (varlığın tamamen olası reddi).

“Ölüm karşısında kaygı, ölüm korkusuna eşit değildir ve ‘zayıf’ bir kişiyi ya da keyfi ve rastgele bir olayı göstermez aksine varoluş, varlığın sonuna doğru onların başlatıldığı gerçeğine açıktır.”

Heidegger, Metafizik kitabında yaşamın ya da varoluşunun yalnızca yokluğun anlaşılmasıyla anlaşılabileceğini belirtmektedir.

Popper’e göre yokluğun korkudan kaynaklandığını biliyoruz çünkü var olmayan korku ortaya çıkarmaktadır. Heidegger, metafiziğin tarihini, varoluşun ihmal tarihi olarak bilir ve bu nedenle unutulmuş ve geleneksel metafizik sorusunun önemini vurgular. Heidegger, varoluş anlayışını düşüncesinin amacı olarak bulur. Ancak varoluşun tezahüründe gizliliğin ortaya çıkması onun saklanmasını gerektirir.

(NOT: Yazının 2. Bölümü vardır.)

Yazar: Zohreh Shariatına
Çevirmen: Merve Gültekin
Kaynak: sciencedirect

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.