Immanuel Kant (1724-1804), bütün hayatını şu an Rusya devletine bağlı olan dönemin Doğu Prusya egemenliği altındaki Könisberg’de geçirmiştir. Üniversiteyi bitirdikten sonra 30 yaşına kadar özel matematik ve fizik dersleri vermiştir. Daha sonra yüksek öğretimini tamamlayarak privatdozent* (kadrosuz ve üniversite tarafından maaş bağlanmamış doçent ünvanına sahip öğretim görevlisi) olarak üniversiteye dönmüştür. İlk olarak fizik ve gökbilim üzerine yazmıştır; öyle ki 1755’te Uranüs gezegenin varlığını öngören bir yazısı vardır ve 1881’de bu tahmin doğrulanmıştır. 1770’de üniversitede mantık ve metafizik bölümünün başına getirilmiştir. İşte, Kant bu tarihten sonra ünlü eleştirel felsefesini kurmaya başlamıştır. On yıllık bir çalışma eseri olan Saf Aklın Eleştirisi, Kant 57 yaşındayken yayımlanmıştır. Bu eserle birlikte felsefede bir “Kopernik Devrimi” gerçekleştirdiğine dair yorumlar yaygın olarak kabul görür.

Peki, Kopernik Devrimi nedir? Kopernik ya da Nicolas Copernicus, 1473-1543 yılları arasında yaşamış olan ve astronomi ile uğraşmış bir bilim insanıdır. Onun çalışmalarından önce uzayı gözlemleyen bilim insanları kendilerini sabit bir yerde duruyor zannediyorlardı ve elbette göksel cisimler de onların etrafında dönüyordu. Kopernik, çalışmalarına dayanarak aslında göksel cisimlerin sabit durduğunu ve gözlemcinin bu cisimlerin etrafında döndüğünü söylemiştir. Kant’a göre bilgi üretiminde de edilgin değil etkin bir rol (sabit durmayan gözlemci gibi) oynayan insan, yalnızca bilgiyi depolayan değil aynı zamanda depolanan bilgiyi belli bir düzene koyan, işleyen ve anlamlandırandır. Dolayısıyla algılarımız dış dünyadaki gerçeklikten tamamıyla ya da kısmen bağımsız olabilir. Bilgilerimiz de dış dünyanın yapısından etkilendiği kadar aklımızın yapısından da etkilenir ve bu bilgilerin dış dünyayla uyumu ya da “doğruluğu” da aklın bilgi üretirken ne derece etkin olduğuna bağlıdır. Son olarak, rivayete göre, Saf Aklın Eleştirisi’ni 13 yaşında okuduktan sonra, en beğendiği filozof olarak Kant’ta karar kılan Albert Einstein, ilerleyen yıllarda, kendisine ait görelilik kuramıyla Kant’ın uzay felsefesi arasında benzerlik bulanlara katılmadığını, “Her filozofun kendine göre bir Kant’ı vardır” diyerek ifade etmiştir. (Gür, 2015)

Kant’ın matematiğe verdiği önem de değinilmesi gereken bir başka konudur. Örneğin; Prolegomena kitabının önsözünde, diğer dallara oranla matematiği önemsiz gören Hume ve bu düşünceyi paylaşan diğer insanlara cevaben Kant şunları yazmaktaydı: “… Hume tam olarak bu yokedici felsefenin kendisine Metafizik dedi ve ona büyük değer verdi. “Metafizik ve Ahlak,” diyordu, “bilimin en önemli iki dalıdır; matematik ve doğa bilimi onların yarısı kadar bile değerli değildir.” Aslında Kant’ın bu ve benzeri düşünceleri eleştirmesindeki amacın, tarihsel bir tartışmaya bitirici darbeyi vurmak olduğu söylenebilir. Kendisinden önce yaşamış olan René Descartes ve Gottfried Leibniz gibi filozofların matematik ve felsefe önermeleri aynı sınıfa dahil etmişler ve aslında matematiksel kesinliği felsefeye de uyarlamak istemişlerdir. Bunun üzerinden doğan tartışmada Kant, bu zamana kadar analitik olarak kabul görmüş matematiğin de aslında felsefe gibi sentetik önermelerden oluştuğunu söyleyerek tartışmaya bambaşka bir bakış açısı kazandırmıştır.

Felsefi tartışmaları iyi kavrayabilmek ve tutarlı – kapsayıcı bir tutum sergileyebilmek için matematikle felsefenin bağını sıkı tutmak gerekiyor. Bu konuda da Kant’ın belki de Kopernik’ten daha önemli buluşlarını kaçırmamak ve iyi anlamak önemlidir. Gelişen teknoloji ve sekülerizmle birlikte, astronomide keşfedilmiş gerçeklerin günün birinde Kopernik olmasa da açığa çıkacağını söylemek çok absürd kaçmaz. Fakat düşünce dünyasında tek başına bir sistem yaratıp, tüm şeyleri bu sistem tarafından açıklamaya kalkışmak, tarihin belli şartlarının bir arada bulunması ve bunu dile getiren kişinin tarihin gözünden kaçmamasına bağlıdır. Gür’ün ifade ettiği gibi (2005), geçen yüzyılın gelişmelerine bakıldığında çeşitli biçimlerde Kantçılıkla karşılaşmak zor değildir. Örneğin; matematiği temellendirmeye çalışan mantıkçılık, biçimcilik ve sezgicilik gibi üç farklı ekolün kurucuları olan Gottloß Frege, David Hilbert ve L. E. J. Brouwer üçlüsü Kantçıydı. Kantçı filozof Edmund Husserl’in izinden giden ve temelciliğe darbe indiren Kurt Gödel de Kantçıydı. Kaldı ki Kant’tan sonra matematikte meydana gelen gelişmeler de, genel olarak Kant’ın matematik felsefesine bir yanıt niteliğindedir. Matematiği özellikle Kant’ın saf görü kavramından kurtararak mantığa indirgemeyi, yani analitik kılmayı kendilerine amaç edinmişlerdir. Fakat Yalçın’ın belirttiğine göre (2003), matematikte saf görüye karşı çıkanlar, yağmurdan kaçmak isterken aslında doluya tutulmuşlardır. Tüm bunlar Kant’ın haklı olduğunu gösteren bilgilerden ziyade onun düşünsel dünyada nasıl bir etki yarattığına dair anlaşılması gereken istisnai örneklerdir.

Kaynakça:

Kant, I. (2000) Prolegomena, çev. İoanna Kuçuradi, Yusuf Örnek, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.
Gür, B. S. (2005) “Kant ve Matematik Felsefesi Üzerine”. Matematik Dünyası.
Yalçın, Ş. (2003) “Kant’ta Matematiğin Felsefi Temelleri”. Felsefe Dünyası37, 128-143.

Yazar: Aziz Ardıç

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.