Dünyanın en güzel camisini tasarlayan Şirazlı mimarın öyküsünü duydunuz mu? Kimse daha önce onunki gibi bir tasarım tasavvur etmemişti. Nefes kesici derecede cüretkâr ancak orantılı, ilahi bir şekilde girift ancak belirgin bir şekilde insan sıcaklığı yayan bir tasarım. Yapının planlarını görenler hayret içinde kalmışlardı.

Ünlü yapı ustaları, camiyi yapmak için mimara yalvarmışlardı; zengin insanlar planları satın almak için uzak diyarlardan gelmişlerdi; hırsızlar onları çalmak için planlar yapmıştı, güçlü yöneticiler zorla planlara el koymayı düşünmüşlerdi. Ama mimar kendini çalışma odasına kilitledi, üç gün boyunca planlara baktıktan sonra hepsini yaktı.

Şirazlı mimar inşa edilmiş binanın bozulma ve çürümeye maruz kalıp, sonuç olarak yıkılacağı veya barbarlar tarafından yok edileceği fikrine dayanamıyordu. Odasında kaldığı o günlerde yaratısının değersizleşip toza dönüştüğünü hayal etti ve bu görüntü onu oldukça rahatsız etti. En iyisi kusursuz kalmasıydı. En iyisi hiç inşa edilmemesiydi.

Bu hikâye bir fabl örneği, ama ana fikri –bir şey var olmadan önce ideal formundadır, o yüzden de hiç var olmamalıdır– korkutucu ve anlaşılması zor, özellikle günümüzde ilerleme ve üretkenlik böylesine yüceltilirken. Bu hikâye aynı zamanda antik kökenleri olan, hala düşünmeye değer bir felsefeye yöneltiyor okuyucuyu.

Gnostik Philip İncili’ndeki “Dünya” bir hatadan dolayı meydana gelmiştir. Onu yapan güç “yıpranmaz ve sonsuz bir şekilde yaratmak istemişti,” ama sonunda “bu arzusuna ulaşamadı, çünkü Dünya da onu yaratan da yıpranmaz değildi.” Gnostiklere göre var olmamak mükemmelliğin göstergesiydi, var olmak da bozulmanın.

Gnostisizmin en ilgi çekici figürlerinden biri olan Basilides’e göre, yüceliğin en yüksek niteliği, var olmayıştır. Kendi deyimiyle, Basilides “varolmayan Tanrı” teologuydu. Varoluşa ve zamana hapsolmuş Dünya’nın yaratıcısının aksine Tanrı’dan “o ki olmayan kişi” diye bahsederdi.

Gnostik düşünce bizi ayrıcalıklı ontolojik bir diyara götürüyor: gerçekleşmeyi önceleyen mükemmellik hali. Henüz doğmamış olan -mesela dünya, bir kişi, bir mobilya parçası veya şimdi okuduğunuz gibi bir yazı- hiçbir şey olabilecek, ancak bu noktada hiç olmanın zirvesinde olan, hiçliği herhangi bir varlıktan daha dolu ve zengin olan şeyler. Var olmaya düşmek zamanın içine girmektir, zamanla birlikteyse çürüme, yaşlanma ve ölüm gelir.

Bu fikrin modern savunucularını bulmak pek kolay değil, ama Romanya doğumlu Fransız filozof kesinlikle onlardan biri. 1995’te ölen Cioran için ölümden çok daha kötü bir şey vardı – “doğma felaketi” ve onunla birlikte gelen “zamanın içine düşme”. Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne isimli kitabında Cioran, var olmayı önceleyen hiçliğin geniş yayılımını ortaya koyuyor.

“Yalnızca benden öncesinin, benim yokluğumda, doğmamışlık halimde gerçekleşen sayısız anın cazibesine kapılırım,” yazıyor. Bu bakış açısından, dünyaya yeni bir gözle bakıyor ve kendisine daha derin bir algı ediniyor:

“Ben kendimi hiçbir zaman bir oluş olarak saymadım. Bir yurttaş olmayan, marjinal, kendi hiçliğinin fazlalığıyla, sadece aşırılıkla var olan bir hiçlik.”

Cioran sıra dışı zevkleri olan bir adamdı. Tanrıyı haklı çıkarmak için yaratılış kepazeliğinden şeytanı sorumlu tutan Gnostiklerin Bogomils mezhebini ve doğan çocuklar için ağlayan Trakyalıları severdi.

Bütün bunlar bariz bir soruyu akla getiriyor? Neden bir şey yapmalı? Neden kozmik hatayı, “yaratılış kepazeleğini” çoğaltmalı?

Bilindiği gibi, tembelliğin Batı kültüründe kötü bir şöhreti vardır, ama tembellik de kendi başına bir felsefi deneyim olarak ele alınabilir. Bertrand Russell tembelliği öven uzun bir deneme yazmıştır; çoğu entelektüel gibi Oscar Wilde da hiçbir şey yapmamanın dünyadaki en zor şey olduğunu öne sürmüştür.

Tembellik, hiçbir şey üzerine bir deneyimdir. Hiçlik, Budizm ve Taoizm gibi doğu kültürlerinde merkezi bir konuma sahipken, batıda sakınılan bir şeydir. Ne de olsa Batı felsefesinin en öne çıkan dallarından biri “varlık”ı konu alan ontolojidir.

Yine de, biz hiçliği kucaklamayı seçmesek de, hiçliğin kendisi bizi kucaklayabilir. Bunun nedeni yapacak bir şeyimiz olmaması, sıkılmamız veya daha sonra yapmak istememiz değil de o şeyi yapmayı manasız bulmamız olabilir. Tembelliğimizde kozmik bir anlamsızlık sezeriz, bu da şunu fark etmemize yol açar; gerçekleştirdiğimiz her eylemde aslında evrensel saçmalığa biraz daha dahil olmuş oluruz.

Belki de tembelliğin en ilgi çekici şekli hepimizin aşina olduğu erteleyiştir. Tembellik saf halde bulunması zor bir durumdur. Çünkü bir şekilde bizden kaçar, en radikal formunda ise kendine adanmışları yiyip bitirir (Oblomov ve Bartleby). Ancak ertelemek tamamen başka bir meseledir: Sadece daha ulaşılır olmakla kalmaz, aynı zamanda daha dinamiktir. Erteleyen kişi, Aziz Apillar* derecesinde hareketsiz tembelden daha dramatik bir figürdür.

Ertelemenin dramı kendine özgü doğasından gelir. Tıpkı Şirazlı mimar gibi, erteleyen kişi de doğacak olan şeyin “mükemmel” imgesine tutulmuştur; tüm o saflığın ve görkemin büyüsüne kapılmıştır. Gördüğü şey zaman tarafından bozulmamış bir bütündür, yozlaşmış dünya tarafından lekelenmemiştir. Fakat aynı zamanda erteleyen kişi bunların hepsinin geçici olduğunun farkındadır. Hakikati önceleyen mükemmelliği gördüğü andan itibaren kendisi de, “ideal”i planları yakarak koruyan mimarın aksine, bozarak dünyaya asılsız bir kopyasını getirme sürecine mahkûm olmuş olur.

Erteleyen kişi gelecek eylemlerini öngörür ve kusurluluğunun farkına varır, ama –düşmüş yaratık*, “dünya insanı” “yaratılış rezaletinin” bir parçası olduğundan, bu eylemleri yapmak zorundadır. Erteleyen kişi kişi hem öngörücü hem de bir eylem insanıdır, bu da başa gelebilecek en kötü şeydir, kişiyi ikiye bölen şey de budur.
Erteleyişin ortaya çıkardığı şey yaratılış gerginliğinin çok üstündedir: Çürümenin nesnesi olduğumuzu; Philip İncili’nin Gnostik yazarına göre, bütün ve bozulmaz olarak kalacak şeyler yaratmak yerine, sadece “yapmış olarak” o şeyi “bozulur ve ölümlü” kıldığımızı fark etmek bize dayanılmaz bir acı verir.

Belki de var oluşa düşme öncesindeki zengin sanallık üzerine daha çok düşünmeliyiz. Ne de olsa, doğru öngörü bunlar üzerine olmalıdır: şeylerin gerçek dışılığıyla ilişki kurmak, onları varoluş öncesi ve yok oluş perspektiflerinden görmek için öğrenilmiş bir alışkanlık edinmek. Böylece, maddesel dünyanın yanıltıcı görünümüne kapılmak yerine, kendimizi tüm boşlukları ve kusurlarıyla dünya var olmadan önceki o ana taşırız.

Notlar

*Aziz Apillar ile Aziz Simeon Stylites kast edilmiş. Simeon’un kırk yıl boyunca bir sütunun tepesinden ayrılmadan yaşadığı rivayet edilir.
**Hıristiyanlık’ta Adem ve Havva’nın cennetten kovulması-düşmeşi ile birlikte gelişen insan=düşmüş yaratık inancı

Şebnem Ertan’ın dergimiz için çevirdiği Bertrand Russell: “Çalışmak abartılmış bir eylemdir” isimli yazıyı okumak için: link

Yazar: Costica Bradatan
Çevirmen: Elif Doğanay
Kaynak: The New York Times 

Please complete the required fields.