Bir sabah size özel güçler bahşeden bir yüzük bulduğunuzu düşünün. Bu yüzük parmağınızdayken devlet başkanı olabilir, altın kasaları soyabilir ve birdenbire dünyanın en ünlü insanı olabilirsiniz. Peki bunları yapar mıydınız?

Bu düşünce deneyi Platon’un Devlet’ini okuyanlara tanıdık gelecektir. Platon’a göre ahlak felsefesinin temel meselelerinden biri, neden manevi-ahlaki erdemlerin para veya güçten önce gelmesi gerektiğini açıklamaktır. Hayali “Giges’in yüzüğü”nü kötüye kullanmak ve yanlış davranmak, maddi kazançlara değmeyecektir. Ahlak ancak bu şekilde korunabilir.

Platon’un ahlak ve yaşam biçiminden uzaklaşmayı kişisel çıkar ile ilişkilendirmesine dikkat çekmek istiyorum. Bu sebeple ahlakın kötülükle kazanılan altından daha değerli olduğunu bize anlatmaya çalışıyor. Bu şekilde düşünen yalnızca o da değil. Leviathan’da (1651) Thomas Hobbes, “adalet diye bir şey yoktur” diyen ve çıkarları için sözünden dönen “aptala” ahlak öğretme kaygısı güder. Neden erdemli olmayı kötülüğe tercih etmemiz gerektiğinden bahsederken Ahlak İlkeleri Üzerine Araştırma’da David Hume, günahın veya ihanetin servetine yüklü miktarda katkı yapacağına inandığında hata yapmaya meyleden “duyarlı düzenbaz” ile yüzleşir.

Bu durumda tarihteki bazı önemli filozofların kötülüğün altında yatan temel sebeplerden birinin kişisel çıkar olması hususunda hemfikir olduğunu söyleyebiliriz. Heyhat, ben tarihin büyük filozoflarından biri değilim. Birçoğu ahlaksız bir kimsenin istediğini alabilmek uğruna çıkarları karşısında hukuku ve geleneği ihlal edebilen kişi olduğunu farz ederken ben, bunun tam tersi olduğunu düşünüyorum. Ahlaksızlık, kendi değerlerimize karşı gelerek hukuka ve geleneğe boyun eğmeye gösterdiğimiz hevesten doğar.

Bu durumda sorun başkalarını az umursamaktan değil, çok umursamaktan kaynaklanıyor. Biraz daha açık olmak gerekirse, başkalarının gözünde nasıl olduğumuzu gereğinden fazla umursuyoruz.

Yanlış olanı seçmek çoğumuz için oldukça sıradan bir durum. Söz konusu siyasi güç gasp etmek ya da milyon dolarlar çalmak değil. İş arkadaşımızın bağnazca şakalarına içten içe sinirlendiğimiz halde gülmek veya Şükran günü yemeğinin tadı kaçmasın diye ailenize siyasi görüşünüz konusunda yalan söylemek kadar basit şeyler. Kendimizi sıkıntıya sokmak istemediğimiz için inandıklarımız ve değer verdiklerimizin aksine aynı fikirdeymiş gibi davranıyoruz. Immanuel Kant bu haddinden fazla uyumlu tutumdan “itaatkârlık” diye bahsediyor. İtaatkârlık, başkalarının değer ve bağlılıklarından çok kişinin kendi bağlılık ve değerlerini küçük düşürüyor. Buna göre itaatkâr insan Platon, Hobbes ve Hume’un basmakalıp “çıkarcı ahlaksız” imajını yansıtır. İtaatkâr kişi, İstediğini elde etmek için önüne kim çıkarsa ezip geçecek olan değil; Kant’ın sözleriyle “kendini solucanlaştıran, bu sebeple ezilip geçildiğinde şikâyet etmemesi gereken kişi”dir.

Kant’a göre temel ahlaki sorumluluğumuz, insanlara sadece bir araçmış gibi davranmamak. Geri veremeyeceğinizi bildiğiniz halde birinden borç alırken, tutamayacağınız bir söz verdiğinizde veya birini cüzdanını size vermesi için tehdit ettiğinizde bu kişilere sadece birer araç muamelesi yapmış olursunuz. Ona insan olduğu için değerli değilmiş, sadece sizin amacınıza hizmet etmek için varmış gibi davranıyorsunuzdur.

Kant sadece başkalarına değil, kendimize de araç muamelesi yapmamamız gerektiğini söylüyor. Bu kısım başkalarına karşı olan yanlışlar kadar dikkat çekmiyor olsa da, aslında bir o kadar önemli. Kuzey Carolina Üniversitesi’nde bir felsefeci olan Thomas Hill, Otonomi ve Özsaygı’da itaatkârlığın kendimizi ahlaki olarak yanlış yerde konumlandırmamızdan kaynaklandığını savunuyor. İtaatkâr kimse de başkalarını tehdit eden veya kandıran kişinin düştüğü hataya düşüyor –tüm insanların ahlaki eşitliğini inkâr etme hatasına. Yalnızca, küçük düşürdüğünüz kişi kendiniz oluyorsunuz. İtaatkârlık tutumu ise sizin de herhangi başka biriyle eşit düzeyde saygıdeğer olduğunuz gerçeğiyle örtüşmüyor.

Hala kızılcık sosunuzu huzur içinde yemek için ailenize Donald Trump hakkındaki görüşleriniz konusunda yalan söylemeyi abartılacak bir şey olarak görmüyor olabilirsiniz. Peki, öyle olsun. Ancak itaatkârlık ahlaki açıdan çok daha vahim sonuçlar doğurabiliyor.

20. yüzyılın en ünlü psikolojik deneyine bakalım: Stanley Milgram’ın itaat deneyleri. Milgram, birçok deneğin, bir araştırmacı onlara yapmalarını söylediğinde masum kurbanlara elektrik vererek (bazen sakat bırakacak hatta öldürebilecek seviyelerde) eziyet edebildiğini ortaya koyuyor. İtaatin Tehlikeleri’nde (1973) Milgram tipik deneğin kötü niyetli otoritenin buyruklarına nasıl razı olduğunu şöyle anlatıyor: “Deneyi yarıda bırakırlarsa küstah, kaba ve münasebetsiz gözükmekten korkuyorlar.” Deneklerin nezakete olan bağlılığı, temel ahlaka olan bağlılıklarına ağır basıyordu. Birçoğumuz ise Milgram deneklerine kabul etmek isteyeceğimizden çok daha fazla benziyoruz: akşam yemeğinde, sınıfta, toplantıda küstah, kaba ve münasebetsiz gözükmek istemiyoruz. Bu sebeple itirazlarımızı yutuyoruz ve kendimizin –ve başkalarının– ezilip geçilmesine müsaade ediyoruz.

İtaatkârlığın bu tehlikeli sonuçları, laboratuvar ile sınırlı kalmıyor. Milgram da aslında bu deneyi yaparken, tamamen sıradan gözüken bu kadar çok insanın, nasıl soykırım vahşetine ortak olabileceğini anlamaya çalışıyor. Yakın dönemde Abu Ghraib hapishanesinde askerler tarafından uygulanan şiddet de kısmen askerlerin sosyal uyumu ile açıklanıyor. Bu örnekler ve günlük hayatımızdan yansımalar ise üstüne fazla düşünülmemiş bir ahlaki gerçek ortaya koyuyor. Hatalarımız, genellikle başkalarına saygı duymamamızdan kaynaklanmıyor, kendimize saygı duymamamızdan kaynaklanıyor.

Yazar: Christopher Freiman
Çevirmen: Mahur Özgül
Kaynak: Aeon 

Please complete the required fields.