Yaşayan en eski edebiyat ürününün ölümü yenme arzumuzla ilgili olması, muhtemelen insanlarla ilgili çarpıcı bir şeyin göstergesidir.

Gılgamış Destanı ile tanıdığımız Sümer şiir dönemi, kahramanın arkadaşının ölümü üzerine yaşadığı acıyı ve küresel sel felaketinden sağ kurtulan Utnapiştim’den (bir tür Mezopotamyalı eski Nuh)  ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek için dünyanın ucuna yaptığı yolculuğu anlatır. Yol üzerinde, ona amacının gereksizliğini göstermeye çalışan Siduri adında bilge bir kadınla karşılaşır:

“Gılgamış, bu acelen niye? Aradığın hayatı hiçbir zaman bulamayacaksın. Tanrılar insanı yarattığında ona ölümü bahşettiler ama hayatı kendi himayeleri altına aldılar.”

Bu düşünce tabii ki Gılgamış’ı denemekten alıkoymadı ve bizleri de durdurmadı. İyi haber şu ki; son zamanlarda bizler ölümü aldatmada oldukça iyiye gidiyoruz. Son yıllarda Batı ülkelerinde ortalama yaşam süresi her yıl birkaç hafta artmakta. Eğer bu artış yılda 52 haftayı geçerse, şakayla karışık “Hesaplanan Kaçış Hızı” olarak adlandırılan bir duruma ulaşırız: hayatımızın yaşayabileceğimizden daha hızlı uzadığı nokta.

Yenileyici tıp ve kök hücre teknolojisindeki gelişmeler, henüz başlangıç noktasında olsalar da, bir gün bizim ya da daha büyük ihtimalle çocuklarımızın Gılgamış’tan kaçan ölümsüzlüğü düşük olasılıkla yakalayabileceğimizi vaat eder. Yazdığım yerden birkaç metre ötede zebra balığı Teeny akvaryumunda mutlulukla yüzüyor. İsminden anlaşıldığı gibi küçük ama zebra balıklarının olağanüstü kalp, sinir ve retina dokusu yenileme kapasiteleri var. Kendimizi bu tarz yeteneklerle donatabilseydik, Siduri’nin kaderimiz olduğunu söylediği yaşlanma ve çökme sürecini etkinlikle yavaşlatabilir, durdurabilir veya tersine bile çevirebilirdik.

Tam olarak ölümsüz olmazdık; sözgelimi, kazalara ve cinayetlere maruz kalabilirdik. Fakat yaşamlarımız büyük ölçüde genişlerdi ve ölümle ilişkimiz kökten değişirdi.

Kötü haber şu ki, bunu isteyip istemeyeceğimiz kesin değil.

Gılgamış’ın arzularına karşın, ölümsüzlük edebiyatta çoğu zaman bir lanet olarak tasvir edilmiştir. Hz. İsa ile alay ettiği için ceza olarak Hz. İsa’nın ikinci gelişine kadar dünyayı yürümeye mahkûm edilen ayakkabıcı, Avrupalıların hayalinde imrenme değil, bir acıma ve uyarı figürü olarak belirir. Öyle görünüyor ki, bir noktada istemesek de ölüme ihtiyacımız olduğunu anlıyoruz.

1970lerin başında yazılmış çok tartışılan bir makalede İngiliz filozof Bernard Williams, Leoš Janáček’in Makropulos Olayı operasının yeniden anlatımını (oldukça hayali detaylarla) sunar. Hikayenin Williams versiyonunda, 42 yaşındaki Elena Makropulos yaşlanmasını durduran ve üç yüz yıl daha yaşamasını sağlayan bir iksir içer. Bu sürenin sonunda, iksiri tekrar içme seçeneği vardır; o içmemeye karar verir. Açıkça, hayattan o kadar sıkılmıştır ki ölümü kabul etmeyi tercih eder. Ve Williams’a göre, onun yerinde olsaydık hepimizin başına gelecek olan budur.

Williams, ölümsüzlük fikrinin bizleri bir ikilemle karşı karşıya getirdiğini düşünür. Bir taraftan, sonsuza kadar tatminle veya keyifle yaptığımızı hayal edebileceğimiz bir şey yoktur. Aklımıza gelen en temel zevklerimiz bile – yemek, içmek, seks, müzik – yeterince uzun bir süre sonra son derece sıkıcı olabilirdi.

Diğer taraftan, zevkli bulduğumuz şeyler değişecek olsaydı süresi belirsiz uzatılan hayatı eğlenceli bulabilirdik. En sevdiği şey kütüphanelerde takılmak olan bir kitap kurdu, kapalı mekan insanı olduğumu (hiç de öyle değilimdir, inanamazsınız) hayal edin. Kitaplarla dolu bir yaşam, birkaç yüzyıl sonra sıkıcılaşabilir ama yüzyıllar içinde içine kapanık bir kitap kurdundan girişken bir adrenalin tutkununa dönüştüğümü düşünün. Sıra dışı sporlar o zaman beni yarım binyıl ya da daha fazla meşgul edebilir – o noktada okumanın keyfini yeniden keşfedebilirim veya yaşamımın farklı, bir başka dönemine geçebilirim.

Williams’a göre sorun şudur; bunun işe yaraması için o kadar çok değişmemiz gerekir ki üstesinden gelip gelemeyeceğimiz bile belli değildir. Kişiliğinizi ve tutkularınızı çok fazla değiştirin, şeklinde görüşü devam eder, artık var olmazsınız. Bu düşünce biçiminde, adrenalin tutkunu gerçek anlamda ben olmazdım, daha çok benim neslimden gelen biri olurdu. Demem o ki; ya sonsuz yaşam inanılmaz sıkıcı olurdu ya da onu yaşayan zaten biz olmazdık.

Bu konuda birçok filozof Williams’a karşı çıkmıştır. Örneğin; John Martin Fischer, yemek, içmek ve seks yapmak gibi “tekrar eden” zevklerden bıkacağımızın kesin olmadığını savunmuştur. Yakında çıkacak olan eserinde Roman Altshuler, nereden baktığınızın önemli olduğunu savunur: şu anda ileriye bakarken gelecek bin yıl yaşamak nahoş görünebilir, fakat şimdiden bin yıl sonra geçmiş milenyuma gayet memnun bakabilir ve diğer milenyumu bekleyeceğinize mutlu olabilirsiniz. Williams, bizim kendimizi eğlendirme kapasitemizi tamamen hafife alıyor olabilir.

Ancak, başka sorunlar olabilirdi. Herkesin sonsuza kadar yaşadığı bir toplumun ya hiç çocuğun olmadığı bir toplum (nüfus artışını önlemek için) ya da tüm kaynaklarını hızla tüketen bir toplum olduğu gerçeği var. Ya da – bu çok daha mümkün olabilir – bazı insanların, yaşam süresini uzatan tedavilere erişiminin olduğu, diğerlerinin olmadığı bir dünya olabilirdi. Sağlık malzemeleri zaten orantısız bir şekilde zenginler için harcanıyor fakat ölümsüzlük bu sorunu daha da beslerdi. Günümüzde; gelişmekte olan dünyada yaşayan birine kıyasla, tek bir gelişmiş ülke vatandaşının ömrü boyunca ne kadar çok maddi imkândan yararlanıldığını düşünün – ve şimdi de fakir insan yaşayamazken, zengin olanın nesiller boyunca yaşadığını hayal edin. Doğuştan zenginliğin etkilerini düzeltmektense ölümsüzlük, durumu çok daha kötüye götürebilir.

Belki de kötümser olmamız gereksiz. Yaşlanmayı ve ölümü yenecek kadar zekiysek, kaynak sağlama ve dağıtıcı ve nesiller arası adalet sorunlarına da kafa yorabiliriz.      

Yaşlanma ve ‘doğal’ ölüm beklentisinden vazgeçerek, kim olduğumuza ve iyi bir yaşamdan ne anladığımıza dair önemli bir şeyi kaybedip kaybetmediğimiz sorusu akıllarda kalıyor. Ekleziast’ın anlatıcısı bizlere, her şeyin bir zamanı olduğunu söyler ve Romalı filozof-şair Lucretius, kaçınılmaz ölümümüz için üzülmememizi, ancak zamanı geldiğinde “hayat ziyafetinde doymuş bir misafir gibi çekilmemizi” öğütler. Bu mecazda doygunluktan çok daha fazlası vardır. Güzel bir yemek bir hikâyeye benzer: yemeklerin hepsi ‘doğru’ zamanda gelir ve biz doğru olduğu ve böyle yapmanın kaçınılmaz olduğu hissiyle bir yemekten diğerine geçeriz. Tatlıyı en başta yemeyiz ve kahveden sonra çorba beklemeyiz.

Benzer bir şekilde, biyolojimiz de bize bir hikâye dayatır. Ergenlikten doğurganlığa, emekliliğe ve çöküşe kadar yaşamlarımızın gidişatı bizlere doğaçlama yapabileceğimiz ve üretebileceğimiz öyküsel bir çerçeve sağlar. Yaşamlarımızın yapısal sırasını  – ve onunla uyum içindeki sınırlılığı – ortadan kaldırarak kendimizi bedensel kaderimizin zincirlerinden kurtarmak yerine, ortaya anlamlı bir hayat getirmek için referans çerçevemizi yok ediyor olabiliriz. 

Jeff Malpas benzer şekilde, ölümsüz bir varoluşun gerçekten iyi bir hayat yaşamak için gereken öyküsel bütünlükten yoksun olacağını savunmuştur. İyi yaşamak için, bulunduğumuz yere nasıl geldiğimizi ve nereye gittiğimizi anlayabilmemiz gerekir. Muhtemelen, yaşamlarımızın bütünsel bir şekli olduğu hissine ihtiyacımız var. Bu görüşe göre, kendimizle ilgili güzel bir hikâye anlatabilmeliyiz. Fakat, Malpas’ın görüşüne göre; son bulmayan bir hikaye, üst üste binen bölümlerin meydana getirdiği sonsuz bir sırayla oluşan bir hikaye değildir.  Daha az Hamlet, daha çok Yaşadığımız Günler. Sonu gelmeyen bir pembe dizide yaşamak istemezsiniz, değil mi?

Peki, evet, belki de isterdiniz. Çünkü tüm bu problemlere rağmen, sonsuz yaşam hala cezbedici geliyor. Simone de Beauvoir’e göre, herkes kendi ölümünü bir kaza, yabancı bir şey olarak, tesadüfî, gereksiz görür. Tolstoy’un ölmekte olan Ivan Ilyich’i düşündürdüğü gibi, herkesin ölmesi gayet yerindedir ama benim ölmem çok şaşırtıcıdır. Sokrates, felsefeyi ölüm için bir eğitim olarak görmüştür fakat yeni teknoloji, bunun yerine felsefeyi ölüm ihtimalimizi kucaklamaya ve daha geniş bir ölçekte yaşamak için yeni olasılıklar keşfetmeye itebilir.

Ya da itmeyebilir. Eski nesillerin yaşadığından daha uzun yaşıyoruz, ancak bu zamana kadar Meseller Kitabı’nın bize vaat ettiği yetmiş yılın çok ötesine geçemedik. Soluğu kesilmiş gelecekçilerin ve transhümanistlerin tahmin ettiği müthiş uzun yaşam asla gerçekleşmeyebilir. Gerçekleşmezse ve gerçekleşene kadar, belki de kendimizi Siduri’nin Gılgamış’a verdiği öğüdün devamıyla teselli etmeliyiz:

“Sana gelince Gılgamış, karnını güzel şeylerle doyur; gece gündüz, dans et ve eğlen, mutlu ol ve neşelen. Kıyafetlerini temiz tut, kendini suya at, elini tutan küçük çocuğa değer ver ve karını sevginle mutlu et; çünkü bu da insanın kaderidir.”

Yazan: Patrick Stokes     
Çeviren: Ayça Sofu
Kaynak: newphilosopher

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 

Please complete the required fields.