Çocukluk dönemi çekirdek dünyasında, her canlının yavrusunu büyütüp eğitmekle mükellef olduğu yöntemler ve uygulamalar kendi içinde farklılık gösterir. Fakat  sağlıklı ve daha bilgili bir nesil yetiştirmenin birinci koşulu olarak sayılan zaman; emekleme dönemidir.

İçsel aktarımların gerçekleşerek benlik algısının oluşmaya başladığı ve kendi değer yargılarının inkar, reddetme, karşı gelme, sahiplenme gibi sosyal tutumların sergilendiği dönemdir çocukluk evresi. Ayrıca içe kapanma, kaçınma, hayal dünyasında yaşama, onay bekleme gibi psikolojik tutumların da daha çok içselleştirildiği dönemdir. Konunun uzmanlarına göre ise yetişen bireyler için en kritik, yetiştiren ebeveynler için ise en tehlikeli dönem olarak kabul edilmektedir.

Mesela Sigmund Freud, çocukluk gelişim evrelerini oral, anal, fallik, latent ve genital olmak üzere beş kısma ayırıp haz duygusunu merkeze alırken; Alfred Adler ise gelişim evrelerinin ilk altı yıllık gelişim özelliklerinde Freud ile aynı fikirde olsa da haz fikrinde uyuşmaz. Bireyin güçlü olma arzusunu ön plana çıkaran ve diğerlerinden üstün olma fikrini erekli olma arzusu diye adlandırır. Her iki kuramcı da çeşitli argümanlar geliştirerek kendi savunuş biçimlerini desteklemiş ve günümüze tüm bu kuramları destekleyen makaleler, araştırmalar ve kitaplar bırakmışlardır.

Peki, bu insanların geliştirmiş oldukları kuramları bu denli savunmalarının arkasında gerçekte ne yatmaktadır? Her ne kadar bu soru kalıbının “Freudvari” bir psikanaliz yapısı olsa da gerçekte sormak istediğim, bu kişiler çocukluklarında neler yaşadılar veya deneyimlediler ki bu konuya sahip oldukları perspektiften bakmayı seçtiler?

Sigmund Freud (1856-1939) Yahudi bir ailede ticaretle uğraşan ve işine gereğinden fazla bağlı bir babanın, onun kendinden yirmi yaş küçük ve ikinci evliliği olan annesinin üzerine titrediği bir çocuk. Neredeyse babası yaşında iki üvey ağabeyi, dedesi olarak görebileceği kadar büyük bir babası ve onu sinirlendirip kıskançlık krizine sokan yedi tane kardeşi vardı. Bununla birlikte kendi hayal dünyasını yaratmış ve daha çok küçük yaşta büyüdüğünde olacak kişiyi sanki bilmişçesine rüyalarına ve yaşadıklarına anlamlar yükleyerek kaydetmeye başlamış bir dahi adayıydı adeta.

Alfred Adler (1870-1937) ise altı çocuklu yahudi bir ailede ortanca yani üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Adler, zayıf çelimsiz, kekemelik problemine sahiptir. Yaşadığı sağlık sıkıntılarından mütevellit komplekslerini, kendi oluşturduğu kuramlarına yansıtacak kadar yoğun bir çocukluk dönemi yaşamıştır. Gerek kardeşleri ile kurduğu sorunlu ilişkilerle gerekse okulda ve arkadaşları arasında yaşamış olduğu akademik ve sosyal başarısızlıklarla beraber geliştirmiş olduğu kuramların temelini atmış olmalı.

Psikoloji bilimi için her ne kadar inanılmaz katkılar yapmış olsalar da, bu iki bilim insanı çocukluk dönemlerine dair çok da iç acıcı bir hayat yaşamamış gibi görünmekte, her ikisi de küçük yaşlarda ani kayıplar yaşamakta, kendi iç dünyalarına yönelip kaçınmacı bir dönem geçirmekte, güçlü olmak için daha fazla telafi yolu bulmaya çabalamış gibi görünmektedir.

Aynı dönemlere dair bir üçüncü kişi daha var ki onun da çocukluk dönemine dair çok sağlıklı şeyler söylemek mümkün değil gibi.

Carl Gustav Jang (1875-1961) kendinden küçük bir kız kardeşi olan ve papaz bir baba ile ilâhiyatçı bir aileden gelen annenin içe kapanık oğludur. Hatta on yaşındayken tahtadan oyduğu beş cm’lik insan figürüyle kendi duygularını paylaştığı, ona mektuplar yazdığı bir dönem yaşamıştır Jang. Spritüel düşüncelerini, ilk örnek (arketip) ve kollektif bilinç kavramlarının temellerini bu dönemlerde atmış olmalı.

Zamanın aynı dönemlerinde yaşamış ve bir şekilde birbirleriyle yolları kesişmiş olan bu saygın ruh bilimcileri, savundukları ekollerle günümüz psikoloji bilimine inanılmaz katkılar sağlamış ve farklı ekollerin oluşmasına sebep olmuşlardır.

Eğer bu saygın bilim insanları kendi çocukluk dönemlerinde yaşamış oldukları travmatik çocukluk anılarını doğru bir şekilde yorumlayamamış olsalardı, kim bilir belki de  geliştirmiş oldukları kuramları, hatta isimlerini bile bilmiyor olacaktık günümüzde.

Zira çocukluk çağında yeterli bilgi birikimine ve hayat tecrübesine sahip olunamaması sonucu negatif kalkışmalar görülmektedir. Küsme, içe kapanma, karşı çıkma, kaçınma, içerleme gibi endemik ve bireysel davranışlar; yeterli bilginin olmaması ve iletişim kanallarının kapatılması sonucu gerçekleşir. Aynı davranışın yetişkinlerde görülmesi ise geliştirilen bilgi birikimine rağmen alışkanlıkların yanlış olduğunu bildiği halde sürdürülmesi demektir.

Kaynakça:

Jerry M. Burger (2006) Kişilik-Psikolojinin İnsan doğasına dair söyledikleri. İnan Deniz Erguvan Sarıoğlu (Çev.).İstanbul: Kaknüs Yayınları.

Yazar: Ertan Yavuz

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.