Bu yazı “Günümüzde Aydınlanma: Nerede ve Nasıl?” adlı daha genişçe bir yazının dördüncü ve son bölümü olarak okuyucuya sunulmaktadır. İlk bölümü buradan, ikinci bölümü buradan, üçüncü bölümü ise buradan okuyabilirsiniz.

Şüphesiz ‘karartılanlar’ ilk önce pratik çıkışlı bir programla kendi ‘karartıcılarına’ karşı mücadele etmek zorundadırlar, ancak “ilk önce” bir zamanlama değil, sadece bir hedef belirlemedir. Önceliklerin yoğunluğu değişebilir. ‘Karartanlar’ örgütlü ve küresel işbirliği yapıyorlarsa, ‘karartılanların’ da örgütlü ve küresel bir işbirliğine girmeleri bir bakıma nesnel bir zorunluluktur ve bu zorunluluk ulusal-küresel diyalektiğinin pratik eylem ve söylem sorunlarına işaret etmektedir. Buradaki nesnel sorun, üretici güçlerin evrensel ilişkiler içinde mevcut olmasına karşın, bireyler açısından maddi üretim araçlarına denk düşen maddi,  zihinsel ve sosyal yeteneklerin kazanılma derecelerinin ve biçimlerinin değişik ulusal düzeylerde çok farklı olması ve bu farklılıkların, ‘karartılanlar’ tarafından, ulusal-küresel ilişkisini kavrama açısından ‘düşman’ karşıtlıklar olarak algılanmasıdır. Kişisel güç ve ilişkilerin, iş bölümü sonucunda şeysel güç ve ilişkilere dönüştüğü; yabancılaşma, yoksulluk ve yoksunluğun göreceli de olsa ‘bağımsız değişkenler’ olduğu toplum düzenlerinde; işin sahibi olarak verenler ve sahibi olmaksızın alanlar ve verme ve alma biçim ve koşullarını verenlere yatkın olarak belirleyen ‘ara yüzler’ olduğu sürece, esasta herkes her yerde, her ulusta işçi veya işçi gibidir ve daha iyi ‘verme’ koşulları için mücadele etmek zorundadır. Mesleklerden, işteki hiyerarşik konumlardan ve uzmanlık biçimlerinden doğan kazanma, karar verme ve uygulama yetkinlikleri farklı da olsa, sonuçta yaratılan artı değer ve bu değerden alınan pay kıyaslandığında aynı durumun farklılıklarının birlikteliği olarak karşımıza çıkan bu durum da, ‘karartanların’ aynı durumun farklılıklarından ayrı durumlar inşa etmeye çalıştığı alanlardan bir diğeridir ve aydınlanmanın konusudur.

Ayrıca ulus dışındaki coğrafi alanda göreceli olarak daha iyi yaşayanların, bir dönem ve halen ulus içinde daha kötü yaşayanların zararına bu yaşamı sağladığı gerçekliği de mevcuttur ve bu gerçeklik de pratik dönüşümleri farklı olabilecek bir dizi ‘ulusal’ olasılıklar/olanaklar ufkuna işaret ederek hem ‘derin aydınlanma’yı pratik ve zihinsel olarak başkalaştırmakta, hem de yeni küresel koşullarda ulusal ve ulus ötesi karartmaları birleştirerek yine ‘derin aydınlanma’ ufkuna işaret etmektedir. Bu bağlamda günümüzdeki aydınlanma pratiğinin çıkış noktalarından birisi de “ulus” ve ulusa ilişkin olanlar ekseninde yürütülmeye çalışılan tartışmalar ve bu tartışmaların zihinsel benimsetilme biçimleridir. Küreselleşme ve küreselleştirilme farklı şeylerdir. İnsan olmak gibi, ulus olmak da üretim gücü olmak, ulusal gelişmede bütünlüğü sağlamak, idari önlem ve kurallardan aynı ölçüde etkilenmek, ‘ortak vicdan’, ahlak, emek ve emeğin ekonomik, sosyal ve kültürel dönüşümlerinin adil bölüşümünü ister. İçte insanın varoluşunu somut politika ve uygulamalarla korumadan ve geliştirmeden sadece ‘dış’a karşı ulus’un varoluşunu soyut ve ideolojik olarak yükseltirseniz, insanların yaşam evrenlerindeki varoluş eksikliklerinin önemli bir bölümünün nedenlerini karartıyorsunuz demektir. Evet, “Onur sağlayan nedir? Karşı koymak!” (1) ama “ulus”, daha doğrusu ulusun farklı ilgi ve çıkar gruplarına dâhil insanları neye karşı koyacaktır? Ulus’a dönük olmayı veya ulus’u direnişin çıkış noktası olarak almaya niyetli politik hareketler ‘olumlu’ iseler, insan olamanın anlamına bitişik ve evrenseldirler. İçe dönüklerse işte, eğitim/öğretimde, ailede ve bu yaşam kesitlerinin dile vuruluşunda ulus bireylerinin ‘ezici’ çoğunluğunun onuruna, eşit yararına; soyut fırsat eşitliğinden ziyade somut fırsattan yararlanabilmiş olma eşitliğe dönük olmalıdırlar, başka türlüsüne karşı çıkılır. Bu politik hareketler dışa dönüklerse uluslararası ilişkilerde başka ulusların emeğini satarak geçinen insanlarının, yoksul ve yoksunlarının yararına da eşit ilişkiler ve takaslar tesis etme potansiyeline sahip olmalıdırlar; başka türlüsüne yine daha iyi tek bir dünya adına karşı çıkılır, çünkü başka yerlerdeki yerel sorunlar artık bizim küresel sorunlarımızdır ve bizi etkilerler.

‘Karşı koymak’ aynı zamanda açıkların açıkları kapattığı ‘ahlaki’ bir sistemden, içte ve dışta insan adına açıkların açıklandığı ve açanlara yüklendiği ahlaki bir sisteme geçiştir. Özgürleştirici potansiyelini yitirmiş ve ulus’a gönderme yaparak insanın eşitlikçi evrenselleşme potansiyelinin önüne, ‘kötü bir gerçeklik’, ideolojik bir duvar olarak çıkan/çıkartılan başka tür ‘olumsuz’ politik cisimlenmelerin dönemsel bir gerçekliği veya anlamı olabilir, ancak İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 1. maddesinde “bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler” şeklinde özetlenen evrensel eşitlikçi ufka işaret eden gerçek ve kalıcı bir anlamı yoktur. Bu bağlamda ulusu, onun birimlerini, örgütlerini ve ulusa gönderme yapan ideolojilerin vesilesi olan ideal tiplemelerle, bu tiplemelerin emeğini satarak yaşamak zorunda olanların günlük yaşamlarındaki tezahür biçimlerini temel alarak, emeğini satarak geçinenler yararına ve onların günlük yaşamda aşina ve sahip olduklarından yola çıkarak aydınlatmak ve uluslararası benzerlerini göstermek, günümüzde aydınlanmanın temel hedeflerinden bir diğeridir. Bir politik hareket olarak aydınlanmanın buradaki temel çıkış ve ilk başlangıç noktası ise, halkın gerçek kabul görmüş yaşamının daha çok bilinçte mi yoksa dış dünyada mı cereyan ettiği, daha çok düşünsel mi yoksa gerçek bir yaşam mı olduğudur.

Makalemizin başındaki metafora dönecek olursak: İnsan artık (potansiyel olarak) evrenseldir ve dünya nesnel olarak tümüyle görünür ve hissedilir duruma gelmiştir. Aydınlanmanın günümüzdeki parolası, “kendi aklını kullanmaktan korkma” değil, kendi aklını küresel olarak kullanmaktan korkmadır. Ancak gerçek yaşam ilişkilerinden koparılmış ‘hayal dünyalarının’ yoksulluğun ve yoksunluğun önemli bir gıda kaynağı olduğu ve kimin aklının gerçekten kendisinin aklı olduğunun şüpheli olduğu ‘bilgi’ veya medya toplumlarında, “korkma” emir kipi ‘korkutucu’ bir ‘kötü gerçekliğe’, fakat aynı zamanda da ‘cesaretlendirici’ bir olasılıklar/olanaklar ufkuna işaret etmektedir. Bu olanaklar/olasılıklar ufku ise ulusal ve uluslararası mekânlardaki yaşama dair açık veya ‘gizli’ gerçek bilgilere erişimi, aydınlanmanın pratik bir görevi olarak gündeme taşımaktadır. Eşitlikçi ve özgürlükçü aydınlanmanın, ekonomik demokrasi ile birleşerek pratik yaşama dönüşmesinin ne zaman ve nasıl olacağı ancak politik tahayyüllerle ifade edilebilse de, aydınlanma kategorik bir politik etkinlik olarak insanın aşağılandığı, köleleştirildiği, terk edildiği, hor görüldüğü ve yaşam enerjilerinin elinden alındığı her yerde ve her anda devam etmelidir. Doğrudur: İnsan insan olduğundan acıkan karnı doymalıdır ve boş laflarla karın doymayacağı için yiyecek ekmek olmalıdır. Kim olduruyorsa, insan onun yanında olmaktadır. Doğrudur: İnsanın aklı, duygu, haz ve tutku yetenekleri vardır. Kim yok ediyorsa, onun yanında olmamalıdır. ‘Çocuklar gibi’ hepsini birden istemek ise, insanın ve insanlığın esasına uygundur. Hangisine ne zaman ve ne kadar öncelik vereceği ve kimlerden ne isteyeceği konusunda insan bazen ‘pratik aklı’ icabı şaşırmış gibi gözükse de, kendi tarihsel birikimlerini; her iyileşmenin zihinsel çaba, pratik emek isteyen bir örgütlenme ve toplumsal sorumluluk ve akıllık istediğini bildiğinde ve kavradığında ise oldukça ‘akıllıdır’.

Doğrudur: Toplumlar ekonomik olarak büyümek için üretmelidirler. Ancak ekonomik büyüme ve sosyal gelişme farklı şeyler olabilirler. Sosyal gelişme toplum üzerinden bireye dönüktür. Toplumda farklı ‘öğrenme’ mekanizmaları sürdürülebilir bir şekilde varolduğu ve üretilenler büyük ölçüde üretenlere geri döndüğü sürece sosyal gelişmeden söz edilebilir. İnsan için gelişmenin anlamı; toplumsal bir varlık olarak, başka insanlarla özgür ve eşitlikçi ilişki kurma yeteneğini; bir doğa varlığı olarak duyu, duygu, haz ve tutku yeteneklerini geliştirmesidir. İnsan bu yaşamsal güçlerinin geliştirilmesini, kendi varlığının eşitlik ve özgürlüğünün savunulmasını, hangi tarihte yeterli olabileceği bilinemeyen bir ekonomik büyüme sonrasına erteleyemez. Sonuçta ‘sahip olmak’, birlikte yaşamayı sürdürebilecek yaşamsal enerji ve yeteneklerle donatılmış ‘varolmak’la bitişikse, gelişme gerçekten anlamlıdır. Hem ulusal, hem küresel.

Aydınlanma, aydınlatanları da kapsayarak sürmelidir.

Dipnot:

(1) Johann Wolfgang Goethe, a.g.e., Buch der Betrachtungen, s. 37.

Yazar: Kerim Edinsel

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.