Bu yazı “Günümüzde Aydınlanma: Nerede ve Nasıl?” adlı daha genişçe bir yazının üçüncü bölümü olarak okuyucuya sunulmaktadır. İlk bölümü buradan, ikinci bölümü ise buradan okuyabilirsiniz.

Karartma’ söylemlerinin yoğunluğu ve öncelikle yöneldiği toplumsal alanlar farklı ulusal alanlar da olsa; ulusal durumlara, toplumların doğayla ve insanın toplumla ilişkilerinin tarzı açısından genel olarak bakıldığında dünya mevcut durumunda aynı durumun farklılıklarının birlikteliğidir: Kapitalist bir dünya pazarı oluştuğundan bu yana, zenginlik ve yetenek üreten her zihinsel ve bedensel emek gücü küresel bir metadır,  ancak dünyanın değişik yerlerinde farklı pazarlık güçleriyle satılabilmektedir. Sivil toplum zorlayarak bazı şeyleri değiştirse de, son çözümlemede Eflatun’un “Devlet”te (1) dediği gibi “güç yönetenlerde” ve onları tanımlanmış yönetim kademelerinin dışından yönetenlerdedir ve “her yönetim kanunları işine geldiği gibi koyar”. Ahlaki durumlar; insanın olduğu gibi görünmesi veya göründüğü gibi olması durumları da farklı yoğunluk ve biçimlerde aynıdır: “İnsanlar, eğriliği, eğrilik yapmak korkusundan değil, eğriliğe uğramak korkusundan ayıplarlar.” Kurlar farklı da olsa, para her yerde aynıdır, bir yaşam aracı değil, amaçtır; insanların kendilerini başkalarıyla karşılaştırmakta kullandığı neredeyse mutlaklaşmış bir ölçüttür. Özgürlükler ‘sistem’ için ve sistemin gelişmesi için işlevsel iseler vardırlar, desteklenirler; böyle değilse kısılabilir, yok edilebilirler. Üretim için karlıysa doğa korunabilir, yine üretim için karlıysa ve ‘dar boğazlar’ nedeniyle ‘gerekliyse’ son çözümlemede doğa da tahrip edilebilir, çünkü nasıl olsa bir şekilde kendisini ‘yenileyecektir’. Ulusların ‘ruh hali’ de aynı durumun farklılıklarıdır: İnsanlardan soyutlanmış politik bir kavram olarak “ulus” kendisi için ve kendi başına yücedir, ama kendi insanlarını ve diğer ulusların insanlarını eşit yaşam koşullarına sahip olarak yüceltmesi birincisi kadar önemli değildir. Devletin yapısal sorunu da farklı yumuşaklık ve sertliklerle aynıdır: Devlet yurttaşları için vardır, ancak pratikte devletin kendisini yurttaşlarına karşı koruması için örtülü ve çıplak güçleri ve ‘refleksleri’ de olmalıdır.

Uluslararası ilişkilere küresel egemenlik ilişkileri açısından bakıldığında; küresel sermayenin ve onun politik tamamlayıcıların gayreti; aynı durumun farklılıklarını veya türevlerini farklı durumlar gibi gösterme; sözel, yazılı ve görsel olarak küresel bilgi kullanımına sokulan yorum ve bakış açıları ile farklılıklardan belirli çatışma durumları inşa etme gayretidir: Artık “tarihin sonu” geldiğinden, tarih üzerine düşünmeye gerek yoktur, olan olmuştur. “Muhteşem Doğu, Akdeniz’e uzanmış; ancak Hafız’ı seven ve tanıyan, Kalderon’un ne söylediğini bilir” (2) diyen Goethe yaşamamıştır. Asimetrik kaynak aktarımı, sömürü yaşanmamıştır, bir kısım uluslar kendi başlarına ve kendi kaynaklarıyla ve hemen hemen ve sadece kendi dinleri sayesinde uygarlaşmış, diğerleri ise uygarlaşamamıştır. Ortak bir medeniyet, ortak hiçbir şey yoktur ve ortak olan şeyleri anlamaya da gerek yoktur. İnsanlar farklı dinlere inanıyor, farklı düşünüyor/muhakeme ediyor ve dinlerinden kaynaklandığı özenle vurgulanan farklı duruş ve bakış açıları sergiliyorlarsa, medeniyetleri de farklıdır ve dinlerin farklılığından dolayı da bir “medeniyetler çatışması” vardır. Çatışan ‘kötü’ medeniyet belirli bir din coğrafyasının ürünüdür ve karakterinde zaten kendiliğinden varolan şiddet ve terörün kaynağıdır. Artık ‘Allah’ın emri’ bir küreselleşme vardır, ‘uygarlaşamamış’ uluslar veya bu ulusların bireyleri küresel dünyada eşit koşullar aramak ve aratmak yerine küreselleşmenin ‘gerekliliklerine’ uymak zorundadırlar.

Ulusal ve küresel durum genel olarak ve kısaca böyle ise ve bu durumu değiştirmek gerekiyorsa; o halde derin aydınlanmanın pratiği, günlük yaşamdan başlayarak hangi zihinsel ve maddi pratiklerle kurulacak, hangi politik öznelerce maddi bir güce dönüştürülecektir? ‘Gecikmiş’ bir ulus olma durumundan, sosyal bütünleşmesini kendisi ve mevcut dünya düzeni üzerine aydınlanarak tamamlamış ‘tamamlanmış’ bir ulus olma durumuna geçiş nasıl inşa edilecektir? ‘Mazlum ülkeler’ için ‘cazibe merkezi’ olabilmiş bir modernleşme projesi, ana fikrini geçmiş ve mevcut ‘kötü gerçekliklerden’ sıyırarak nasıl sürdürüp geliştirebilecek; insanın aşağılandığı, köleleştirildiği, terk edildiği, yalnızlaştırıldığı, hor görüldüğü tüm ilişkilere “hayır” diyen “insanın insana kulluğunu” kaldırıcı bir zihinsel kültüre ve toplumsal pratiğe doğru nasıl dönüştürülebilecektir?

Tüm bunlarla ne söylemek istiyoruz? Özetleyelim: Şüphesiz ‘karartılanlar’ ilk önce pratik çıkışlı bir programla ‘kendi’ karartıcılarına karşı mücadele etmek zorundadırlar. Pratik-politik özneler açısından bir eylem kılavuzu olarak aydınlanma yaklaşımı, saf değil, pratiktir; günlük dilin tahakküm ve ayrımcılığı içselleştirici kodlarını çözerek pratikteki toplumsal bilinç ve yaşam biçimlerden yola çıkar. Yaşam üzerinde yükselerek yaşamı etkileyen somut bilinç, sadece bilgi ile bilmek değildir; bakarak ve dolayısıyla görerek, algılayarak, düşünerek, hissederek ve haz alarak kavrananların bir bileşimi ve de sonuçta bireylerin işte, ailede, okulda/üniversitede ve diğer toplumsal alanlardaki ilişkiler içinde, yaşayarak ve sonuçları kendilerine veya kendi yakın çevrelerine dönük olarak ‘öğrendiklerinin’ ürünüdür. Dolayısıyla bilinç, düşünmenin/bilmenin olduğu kadar, duyusal ve duygusal ‘öğrenmelerin’ de sonucudur ve hepsinin toplumsal olarak gelişen/geliştirilen biçim ve mekanizmaları vardır. ‘Gelişen’ kavramı egemen/yaygın zihniyet ve ilişkiler içinde gelişen ortalama ve ‘edilgen’ uyum bilincine işaret ederken, ‘geliştirilen’ kavramı toplumda farklı mekanizmalar üzerinden öğrenmeye başlayan bireylerin, uyum bilinci ile çelişen değiştirici-dönüştürücü etken bilinçlerinin geliştirilme olanaklarına da işaret eder.

Biliş, duygu ve duyusallığın işleyiş biçimlerinin ve tarihsel seyir içindeki gelişim biçimlerinin aydınlatılması, bireylerin ‘aydınlanarak’ kendilerini ve kendi benzerlerini tanımalarının ve ortak kimlik tesis etmeye yönelmelerinin önemli bir ön koşuludur. Biliş, duygu ve duyusallık durumları, toplumsal somut insanın sosyal ve psikolojik birikimlerine, bu birikimlerin altındaki ‘ezilme’ ve yoksunlaşma durumuna ve kendi dışa dönük gücünün ve gerçek gereksinimlerinin farkına varmasını engelleyici içe dönük zihinsel ve psikolojik kapanmalara da işaret eder. Biliş, duygu ve duyusallığın tarihi bir bakıma ‘ezilenlerin’ uyum ve direniş biçimlerinin tarihi veya kendi denetimleri dışındaki etkenlere karşı geliştirdikleri savunma veya korunma mekanizmalarının oluşum sürecinin tarihidir. Bilme, duyu ve duygu birikimlerinde aynı zamanda ve bir ölçüde, cinsel ve etnik ayrımcılığı, sosyal adaletsizliği, yoksulluk ve yoksunluğu normalleştiren, eşitlik ve insan olma temelindeki birleştirici kimlik tesisini geciktiren ve engelleyen birikimler mevcuttur. Bu birikimler,  bedenin duruş ve kullanımı, dilin sosyal içeriği ve sesin vurgu ve tonlarıyla dışa vurulduğu için davranış kalıpları da üretmektedirler.

Ancak burada da aydınlanmada ‘aklın kurnazlığı’nın kullanılmasına veya aydınlanmanın basamaklandırılmasına işaret eden başka bir pratik sorun vardır: Geniş kitleler, cinsiyetler ve etnik bireyler için bilinç ve davranış, hayatlarını sürdürebilmeleri için başkalarının merhamet ve anlayışlarına muhtaç oldukları, yaşam kaynaklarının kendileri dışında oluşu üzerine kuruluysa, kendi özellikleri ve güçleriyle birlikte politik özne olmanın sosyal adalete ve eşitliğe giden özgürlük yolu olduğu kolay yerleşebilecek bir duygu veya yaşam öğretisi değildir. Pratik hayatta ‘el altında’ olan ve alışılmış olduğu için ‘işe yarayan’ şeylerin tümüne aykırı olan öğreti ve pratikler ve bu anlamda insanın kendisi ve kendi gücü sayesinde varolduğu gerçeği, kolay kavranılabilecek şeyler değildir. Toplumsal yenilenme süreçlerinde, yaşam alanlarına ilişkin idari kural ve yöntemlerin yerleşikliği ve bireyler tarafından içselleştirmişliği üzerinden fiziksel gücü merkezileştiremeyen veya denetleyemeyen, sembolik birlik kuramayan ve bu anlamda meşruiyet kazanamayan bir devlet örgütlenmesinde bireylerin iç disiplini üzerinden toplumsal bir siyasi düzen kurmak güçtür. (3) Devletin, fiziksel ve sembolik gücü merkezileştirme ve denetleme baskısı arttıkça, gücü elinde tutan toplumsal aktörler, ‘terk etmeden kaçarak’, (4) kendilerinin denetledikleri sosyal iç mikro alanlara kayarlar ve yeni göreneklere kapanarak, güven verici geleneklerini pekiştirirler. Dışarıda (söylemlerde, toplumsal alanda) ‘istenene uygun’, içeride (ruh dünyasında, ailede) ‘kendine özgü’ bireysel yapılar ve güç tekelleri ortaya çıkar ve sorun genelde ‘özerk’ değerlerin ve mikro yapıların (örneğin cinsiyetlere ilişkin tutumların ve ailenin) ‘değişmezliği’ şeklinde karşımıza çıkar. Toplumsal yaşam alanlarında, ‘güçsüz’ bireylerin bireysel yaşam stratejileri olarak güçlüden yana olması, şikayet ve isteklerinde sürekli en güçlüyü diğer güçlülerden ayırarak ona yönelmeleri, görünür homojen toplumun ulaşılamayan heterojen art alanlarında kalarak somuttan veya çatışmadan kaçınmaları ve sosyal hareketlilik tekelini esnek sosyal rollerle hep görünemez ve kavranamaz bir ‘ara alanda’ kalarak kendileri için elde tutma çabaları, sonuçta “korkak, cesur, cahil, hâkim ve çocuk” olma (N. Hikmet), başka bir deyişle bireysel pratik bilincin ‘toplumsal oyunları’ anlaşılabilir şeylerdir. Ancak anlaşılabilir olanın düşünsel olarak ifade edilmesi ve pratik politiğe katılması gerekir.

Dipnot:

(1) Eflatun: Devlet. Çevirenler: Sebahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz. Remzi Kitabevi: 1971, s. 30, 36.

(2) Johann Wolfgang Goethe: Westöstlicher Divan, Buch der Sprüche. Insel Verlag: Frankfurt am Main, insel taschenbuch 75, 1979, s. 60.

(3) Modernleşme kuramları açısından Türkiye’ye dönük kuramsal çerçeve için bknz.: Dietrich Jung,; Wolfango Piccoli: “Yol Ayrımında Türkiye”. Kitap: İstanbul, 2003, s. 20-39 (Kuramsal Bir Kavram Olarak Modernleşme)

(4) Mâdunların (‘alt sınıfların’) merkezi gücü ‘idare etme’ teknikleri için bknz: Necmi Erdoğan: “Devleti ‘idare etmek’: Mâduniyet ve düzenbazlık”. Toplum ve Bilim 83, Kış 1999/2000, s. 8-31.

Yazar: Kerim Edinsel

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.


Önceki İçerikSanat Terapisi, Sanat Tarihi Dersi Değil!
Sonraki İçerikAyrım yapmaksızın: Şiddetin sıradanlığı üzerine
1969 yılında Etibank burslusu olarak yükseköğrenim için Almanya’ya giden Kerim Edinsel, Berlin Teknik Üniversitesi’nde Yüksek Kimya Mühendisliği öğrenimini tamamladı, daha sonra farklı sosyal bilim alanlarında eğitim aldı, değişik proje ve kurumlarda çalıştı ve aynı üniversitenin sosyoloji bölümünde sosyoloji, psikoloji ve pedagojinin kesiştiği bir alanda doktora yaptı. Uzun süreli yurtdışı çalışmalarından sonra Türkiye’ye dönen Prof. Dr. phil. Dipl.-Ing. Kerim Edinsel, 1996-2018 dönemlerinde Ondokuz Mayıs Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyeliği yaptı. Değişik ulusal ve uluslararası kitap ve makale yayınları, sanat yazıları, öykü ve şiirleri bulunan Kerim Edinsel, insanın toplumsal koşullar içindeki serüvenine; kendini hissetme ve ifade etme biçimlerine, sonuçta insan bilimleri ve sosyal bilimlerin hemen hemen her alanına ilgi duymaktadır.