Bu yazı “Günümüzde Aydınlanma: Nerede ve Nasıl?” adlı daha genişçe bir yazının ikinci bölümü olarak okuyucuya sunulmaktadır. İlk bölümü buradan okuyabilirsiniz.

Immanuel Kant’ın, karşıtları tarafından “Berlin Aydınlanma Sinagogu” diye adlandırılan “Berlin Aylık Dergisi”nde 1783’de yayınladığı “Aydınlanma Nedir?” makalesinde, belirlediği ve diğer şeylerle ilişki kurdurduğu şey, insanların ‘ağzı olup dili olmadığı’, ‘vesayet altında olduğu’dur (“Unmündigkeit”) (1). Bu durum Kant’ta iki özelliğe işaret etmektedir:

1. Vesayet altında olmak veya bir hamiye sahip olmak düşünmekten kurtaran rahat bir durumdur: “Parasını ödeyebiliyorsam, düşünmeye ihtiyacım yoktur ve başka birileri bu zahmetli işi benim yerime yapacaktır”. Bir kitap; aklımın, mahallenin hocasının veya ‘ulema’ vicdanımın yerine geçebilir. Bir doktor benim için bir perhiz planı çıkarıyorsa, benim bu konularla uğraşmam gerekmez.

2. İnsanların büyük bir çoğunluğu ayrıca, vesayetten kurtulmak için kendi aklını kullanmaya başlama adımını atmayı tehlikeli bulmaktadırlar. Üst denetim ‘zahmetini’, “lütufkar” bir şekilde kendi üzerlerine alan ‘vasiler’, bunun böyle kalmasını sağlamaktadırlar. “İlkönce kendi ev hayvanlarını aptallaştırıp bu sessiz yaratıkların koşuldukları arabanın dışına tek bir adım dahi atmamalarını sağlamak için onları titizce korumakta, sonra onlara tek başına gittiklerinde karşılaşacakları tehlikeleri göstermektedirler.

Kant, vesayet altında olmayı, bireye ve politik topluma ilişkin bu iki özelliği ile belirledikten sonra, bu özelliğin başka türlü belirlenmişlikleri ile olumsuz bir ilişki kurmaktadır: Egemenlerin tebası adına vesayet için o dönem ilgi göstermediği sanat ve bilimin yanı sıra, aydınlanmanın ana meselesi olarak vesayetin bir başka belirlenmişliği “dini meseleler”dir: “Şimdi durumun gösterdiği gibi, insanların, toplam olarak bakıldığında, dini konularda, başkalarının sevk ve idaresi olmadan kendi akıllarını güvenli ve iyi bir şekilde kullanabilme durumunda olmaları veya bu duruma getirilmeleri konusunda pek çok şey eksiktir.” Vesayetin din ile bu olumsuz ilişkisi, aynı zamanda dini meselelerin gerçekliğinin yeniden belirlenebileceği bir olasılıklar ufkunu ortaya çıkarmaktadır. Bu olasılıklar ufkunun, Kant’ta politik özne olarak belirlenen bilim adamlarınca belirli bir pratik gerçekliğe dönüştürülebilmesinin ön koşulu “dini meselelerde insanları zorlamayan ve onlara bu meselelerde tam özgürlük vermeyi görevi sayan, …vesayeti en azından hükümet tarafında kaldıran ve herkesi vicdani her konuda kendi aklını kullanmada özgür bırakan” bir prensin (devlet başının) olmasıdır. Vicdan üzerindeki vesayetten kaynaklanan bu ‘kötü gerçeklik’, gerçek olamaz ve gerçeğe yaklaştıracak gerekli ‘iyi gerçeklik’, pratik ilgi ve eylem, politik özneler gerektirir.

Kant’ın politik özneleri üniversitelerdeki bilim adamlarıdır ve yasa koyucu olarak mutlak egemen, bilim adamlarının kendi okuyucu ve dinleyicileri ve dünya önünde akıllarını kamusal olarak kullanma, mevcut yasaları eleştirme ve daha iyilerini önerme konusunda özgürlüğünü sağlamalıdır. “İnsanlar bilinçli olarak bir çiğlik içinde tutulmadıkları sürece, kendiliklerinden giderek bu durumdan kurtulacaklardır”, ancak bu sürecin başlamasının ön koşulu onların bilinçli olarak bir çiğlik/kabalık içinde tutulduklarının kendilerine anlatılmasıdır. Kant bu anlamda, yükselen ‘ilerici burjuvazi’ ile, aklın ‘kurnazlığına’ dayanarak aydınlanmış varsayıp övdüğü monarşinin yaşam evrenlerinin ve zihinsel dokularının yarattığı sosyal ilişkilerin kesişme noktasındaki bir düşünür olarak, halkın vasisi II. Fredrich’den aydınlanmanın ön koşulu olarak özgürlüğü; yazılı ve sözlü düşünce açıklama özgürlüğünü, akademik dünyanın okuyucularına karşı “özgürlüklerin en zararsızı” olan aklın kamusal kullanım özgürlüğünü talep etmektedir. Kant’ın analizi ve bu analizden doğan talebi halen günceldir, ancak günümüzde ulusal-küresel aydınlanma için Doğu-Batı birlikteliğinin ‘diyalektik’ durumlarını ve Doğu’daki ‘diyalektik boşluk’ları da dikkate alan farklı ve daha derin analitik yaklaşımlara gereksinim vardır (2) ve insanın vesayetten kurtuluş veya özgürlük süreci olarak aydınlanma nesnel olarak daha geniş politik özneleri kapsamaktadır.

Aydınlanma” sonrasındaki ‘modern’ dünyada özne olmanın özgürlük olduğu şeklindeki temel dinamik belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Hem egemen ekonomik-politik toplum, hem de eleştirel-dönüştürücü sivil toplum için ne kadar, kimin için ve nasıl bir özne olunduğu veya olunması gerektiği soruları bu temel üzerinde yükselmiştir. Kapitalizmin erken dönemlerinde yolu bir olan akıl, geç dönemlerde değişik yollar bulmuş, bu yolların ideolojik olarak birleştirilmesi sorunu, kapitalist sistemlerin meşruluğu için temel bir sorun olmuştur. Belirli tarihsel koşulların ve toplumsal ilişkilerin ürünü sayılabilecek somut toplumsal insanın doğa ve toplumla ilişki sürecinde egemen bir ideoloji olarak “araçsal aklın” ‘özgürce’ kullanımına dönüşen aydınlanma, kendi ‘metamorfozlarını’ da üretmiştir.

Dünyanın farklı yerlerinde varsıllık-yoksunluk eşik ve miktarları farklı da olsa, işaret edilen ve benimsetilenlerin esasında artı değer çalıcı tahakküm, yoksulluk, toplumsal terkedilmişlik ve yalnızlık, ve kişisel yetenek ve güçleri geliştirebilmekten yoksunluk şeklinde özetlenebilecek ‘kötü gerçekliği’, ekonomik ve politik demokrasi ve özgürlük için olanaklar/olasılıklar ufkunu ‘iyi gerçeklik’ olarak ortaya çıkarmıştır. Sermayenin esnek, hızlı ve ‘finans kapital’ olarak küreselleştiği ve emek gücünün evrenselleşerek potansiyel olarak birlikte hareket etme şansının doğduğu koşullarda, aydınlanmanın bilgi ve eylem pratiğinin, iş gücünü satarak geçinmek zorunda olanlar açısından, Kant’takinden farklı araçlara ve politik öznelere gereksinimi vardır. Küresel sermayeden ve onun politik tamamlayıcılarından doğaya ve topluma karşı “özgürlüklerin en zararsızı” olan “evrensel aklın” küresel-kamusal kullanımını talep etmek bir ahlaki sorumluluk olsa da; sorun ekonomik, sosyal ve demokratik anlamda “doğa koruyucu” ve “insan merkezli” politik yaklaşımların/örgütlenmelerin pratik yaşamda karşı alternatifler oluşturma, yaşatma ve ‘parça’ aydınlanmaların yüzeyinden özgürleştirici ve derin aydınlanmaya yönelme sorunudur. Ancak bu sorunun pratik politika açısından, aydın-halk,  politik örgüt-pratik özneler (parti-kitle), ulusal-küresel, geleneksel-modern bağlamında teorik-pratik sorunları vardır. Birincilerinin pratiğinin olası ‘kötü gerçekliği’ aydınlanmayı geciktirici veya engelleyici durumlar üretirken, aynı zamanda diğerlerinin eleştirel olarak farkına varılması gereken ‘iyi gerçekliğinin’ olasılıklar/olanaklar ufkuna da işaret etmektedir.

Dipnotlar:

(1) Bu bölümde Kant’tan yapılan alıntılar için bknz.: I. Kant: Beantwortung der Frage: Was ist Aufklärung (1783), Ehrhard Bahr (Hrg.), Philipp Reclam jun. Stuttgart, 1983, s. 9-17.

(2) Türkiye’nin modernleşme sürecindeki yenilikçi üst yapı değişimleri karşısında Reşat Nuri Güntekin’in romanları örneğinde “Anadolu Coğrafyası”ndaki dışsal koşullar-bireysel içsel dinamikler diyalektiği, insani ‘değişim’in savunma ve kabullenme mekanizmaları; bireysel moral çatışmalar, karşı koyuşların kabulleniş biçimleri ve etik değerlerin duyguda açığa çıkması vb. düzlemler için düşünce açıcı ve duygudaşlık yaratıcı şu önemli çalışmaya bakılabilir: Taylan Altuğ: “Bir Ruh Kimliği: Reşat Nuri Güntekin”, İnkilap: 2005.

Yazar: Kerim Edinsel

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.


Önceki İçerikAkademi felsefî düşünceye engel mi?
Sonraki İçerikGarcía Márquez Burada Uyudu
1969 yılında Etibank burslusu olarak yükseköğrenim için Almanya’ya giden Kerim Edinsel, Berlin Teknik Üniversitesi’nde Yüksek Kimya Mühendisliği öğrenimini tamamladı, daha sonra farklı sosyal bilim alanlarında eğitim aldı, değişik proje ve kurumlarda çalıştı ve aynı üniversitenin sosyoloji bölümünde sosyoloji, psikoloji ve pedagojinin kesiştiği bir alanda doktora yaptı. Uzun süreli yurtdışı çalışmalarından sonra Türkiye’ye dönen Prof. Dr. phil. Dipl.-Ing. Kerim Edinsel, 1996-2018 dönemlerinde Ondokuz Mayıs Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyeliği yaptı. Değişik ulusal ve uluslararası kitap ve makale yayınları, sanat yazıları, öykü ve şiirleri bulunan Kerim Edinsel, insanın toplumsal koşullar içindeki serüvenine; kendini hissetme ve ifade etme biçimlerine, sonuçta insan bilimleri ve sosyal bilimlerin hemen hemen her alanına ilgi duymaktadır.